EVRİMCİLERE DOĞAL SELEKSİYON HAKKINDA NET CEVAPLAR-5

 

BİLİM TEKNİK DERGİSİNİN İNSAN DAVRANIŞLARI
KÖKENİ HAKKINDAKİ YANILGILARI

Bilim ve Teknik dergisinin Nisan 2002 tarihli sayısında, "Kıskançlık" başlıklı bir yazı yayınlandı. Yazıda, kıskançlığın sözde evrimsel süreç içinde kazanılmış bir özellik olduğu öne sürülüyordu.

Evrim teorisi, insanın biyolojik kökenine dahi bilimsel bir açıklama getiremezken, evrimciler sanki evrim teorisi bilimsel bir gerçekmiş gibi, insan davranışlarını da kendi ideolojileri doğrultusunda açıklamaya çalışmaktadırlar. Aşağıda, kıskançlığın neden evrimsel bir sürecin sonucu olmadığı ve evrimcilerin insan davranışlarının kökeni hakkındaki iddialarının geçersizliği açıklanacak ve bu tür iddiaların toplum ahlakına yönelik bir tehdit olduğuna dikkat çekilecektir.

Kıskançlığın, "Evrimsel Bir Uyum"Olduğu Yanılgısı

Bilim ve Teknik dergisindeki "Kıskançlık" başlıklı yazıda, kıskançlığın evrimsel kökeni konu edilmiştir. İnsan davranışlarının kökenini evrim teorisi ile açıklamaya çalışan evrimsel psikologların iddiasına göre, kıskançlık insanlara maymunsu atalarından miras kalmıştır ve sözde evrim süreci içinde canlıların çevrelerine uyum sağlamaları ve hayatta kalmaları için bazı faydalar sağlamıştır. Evrimsel psikologlar, kıskançlığın erkeklerde ve kadınlarda farklı nedeni olduğunu, her iki nedenin de evrime katkısı olduğunu savunmaktadırlar.

Evrimcilerin bu hipotezine göre; "Erkekler 'cinsel kıskançlığa' daha eğilimlidirler. Bunun nedeni ise şudur: erkek, genlerini bir sonraki nesle ne oranda bir başarıyla aktardığından hiçbir zaman emin olamaz. Örneğin bir kadın hamile kaldığında, yavrularının genetik malzemesinde kendi genlerinin de bulunduğunu bilir. Ancak, erkekler için hep bir şüphe bulunmaktadır, çünkü yavrular gerçekte başka bir erkeğe ait olabilir. Dolayısıyla, erkeğin genlerini bir sonraki nesle aktaramama ihtimali oluşur. Bu nedenle erkekler, eşlerinin cinsel aktivitesini kontrol etmeye uyum sağlamışlardır."

Bu varsayımlar evrimci psikologların "erkekler eşlerinin cinsel sadakatlerinden endişe ederler, eşlerini cinsel açıdan kıskanırlar" görüşünü benimsemelerine neden olmuştur. Evrimci psikologlara göre "kadınların kıskançlığı ise duygusaldır, onlar erkeklerin duygusal sadakatlerini kıskanırlar. Çünkü duygusal sadakati olmayan bir erkek vaktini ve emeğini yeteri kadar kendisine ve çocuklarına ayırmayacağı için kadın yavrularını yetiştirmede güçlük çekecektir. Bu ise ona evrimsel açıdan bir dezavantaj getirecektir. Ancak duygusal kıskançlık, onun bu dezavantajı bertaraf etmesine yardım edecektir."

Evrimcilerin bu hipotezini test etmek için birçok farklı psikolog farklı deneyler ve çalışmalar yürüttüler. Ancak bu testlerin sonuçları hep belirsizdi ve evrimciler bekledikleri sonuçları elde edemediler. Son olarak, DeSteno, Balovey, Harris ve Christenfield isimli bilim adamları daha net sonuçlar alabilecekleri, farklı parametreler kullandıkları deneyler ve araştırmalar yürüttüler. Bu deneylerin sonuçları ise evrimsel psikologların öne sürdükleri varsayımlar ile çelişkili çıktı.

American Psychological Society'nin yayını olan APS Observer'da yayınlanan bir haberde, bu konuda elde edilen sonuçlar şöyle değerlendirilmektedir:

Toronto'daki APS Yıllık Konvansiyonun'da, Northeastern Üniversitesi'nden David A. DeSteno'nun başkanlığında, "Sex Differences in Jealousy: Evolution or Artifact?" (Kıskançlıkta Cinsel Farklılıklar: Evrim veya İnsan Yapımı?) başlığı altında, araştırmacılar bu konudaki evrimsel görüşle kesinlikle çelişen yeni araştırma sonuçlarını ortaya koydular... Bu araştırmaların sonuçları gösteriyorki, cinsel-duygusal kıskançlık arasındaki cinsel farklılıklar evrimleşmiş psikolojik mekanizmaların değil, ben merkezciliğin bir sonucudur.1

Bir başka deyişle kıskançlık duygusunun evrimsel bir kökeni yoktur. Bilim ve Teknik dergisinde yer alan tez, sadece evrimcilerin varsayımlarına ve hayal güçlerine dayalı, kıskançlığın kökenini evrim teorisine uydurmak için üretilen zorlama senaryolardır. Hiçbir bilimsel gözlem, deney ve araştırma ile desteklenmeyen bu iddiaların geçersizlikleri de tarafsız psikologların detaylı araştırma ve deneyleri ile gösterilmiştir.

Evrimcilerin İddiasındaki Mantıksızlık


Evrimsel psikologlar tüm insan davranışlarını evrim teorisi ile açıklama yanılgısına düşerler.

Evrimci psikologların yukarıda sözü edilen iddialarına göre, canlılar evrim süreci içinde kıskançlığın kendilerine fayda getireceğini görmüşler ve bu nedenle kıskançlığı benimsemişlerdir. Yazıda şöyle denmektedir:

Kıskançlık bize hangi uyumsal yararları sağlıyor? Bu sorunun yanıtı evrimsel psikologlara göre kısaca şöyle: Kıskançlık üreme için tehlike oluşturabilecek tüm dış etkenlerle başedebilmeyi sağlayan ve atalarımıza bu bakımdan önemli ölçüde yardım etmiş olan bir tutku.

Bu iddiaya göre, sözde hayvan olan atalarımız, kıskançlığın üremelerine fayda sağladığını görerek bu özelliği benimsemişler ve ayrıca sonraki nesillere aktarmışlardır. Yani bir maymun, söz gelimi eşini kıskandığında genlerini bir sonraki nesle aktarmayı daha fazla garantilediğini görmüş, bunun sonucunda ise kıskanç olmaya karar vermiştir. Bu özelliğini, kendi yavrularına nasıl aktaracağı ise, evrimci psikologların açıklama getirmedikleri, hatta hiç sözetmedikleri bir konudur. Bu noktada bir diğer saçmalık ise, bir hayvanın genlerini bir sonraki nesle aktarma konusunda endişe duyması ve bunun için bir yöntem belirlemesidir. Nitekim, bu hipotezin savunucularından psikolog David Buss bu mantıksızlığı fark etmiş ve şöyle demiştir:

Hiçbir erkek "karım başka biriyle cinsel ilişki kuruyor, kalıtsal babalığım tehlikeye girecek, böylece genlerim yeni kuşaklara aktarılamayacak... diye düşünmez.

Peki öyle ise bu bilinç kime aittir? Bu erkeğin genlerine mi? Yoksa "doğa" mı bu erkek için endişelenmekte ve genlerini bir sonraki nesle aktarmasını garantilemek için ona kıskançlık duygusunu aşılamaktadır? Elbette ki bunların hepsi saçmadır. Ortada bu kaygıyı taşıyacak bir bilinç yokken, böyle bir süreçten sözetmek elbette ki imkansızdır.

Ayrıca günümüzde, kıskançlık hissini en yoğun taşıyan bir insan dahi, genlerini bir sonraki nesle aktarma kaygısı taşımamaktadır. Kıskançlık, tamamen insanların karakterleri, yetiştiriliş şekilleri, içinde bulundukları çevre, sahip oldukları ahlak ile ilgili olarak geliştirilen bir özelliktir.

Görüldüğü gibi, evrimcilerin bu tür iddiaları tamamen hayal ürünü senaryolardan ve yakıştırmalardan oluşmaktadır. Bu iddiaların bilim adamı sıfatı taşıyan kişilerin ağızlarından veya kalemlerinden çıkması insanları aldatmamalıdır. Akıl ve sağduyu sahibi her insan, kıskançlığın evrimsel süreç içinde, erkek ve kadınların genlerini bir sonraki nesle aktarma kaygısının sonucunda ortaya çıkmadığını kolaylıkla görebilir.

Evrimsel Psikologlar Herşeyi Açıkladıklarını Zannederken Hiçbir Şeyi Açıklayamazlar

Evrimsel psikoloji, evrimcilerin insanların davranış biçimlerinin evrimin bir sonucu olduğunu göstermek için icat ettikleri bir alandır. Ne var ki, evrimciler insanın biyolojik kökenini dahi evrim teorisi ile açıklayamamaktadırlar. Evrim teorisi adına birçok senaryo üreten evrimci bilim adamları, evrimsel psikoloji söz konusu olduğunda çok daha inanılmaz ve mantık dışı hayal ürünlerine başvurmaktadırlar. Nitekim Bilim ve Teknik dergisinde yeralan yazı da bunun tipik bir örneğidir. Evrimciler bu hayali senaryolarla, sanki evrim insan hayatındaki her konuyu açıklayan bilimsel bir gerçekmiş gibi bir hava oluştururlar.

Chicago Üniversitesinden Jerry E. Coyne, bir evrimci olmasına rağmen evrimsel psikolojinin herşeyi açıklama iddiasını bir "büyüklük tutkusu" olarak nitelendirmiş, "Evrimsel Psikolojinin Peri Masalları" başlıklı yazısında şöyle demiştir:

Sorun şu ki, evrimsel psikoloji megalomaninin (büyüklük tutkusunun) bilimsel karşılığından sıkıntı çekiyor. Evrimsel psikoloji taraftarlarının çoğu her insan hareketinin veya hissinin - bunlara depresyon, homoseksüellik, din ve bilinç de dahil- beyinlerimize doğal seleksiyon ile konduğuna ikna oldular. 2

Genetik profesörü Gabriel Dover ise evrimcilerin her alanda hikaye anlatma kapasitesini şöyle ifade etmektedir:

Yerli yerinde hikaye anlatma problemi... çok daha derin ve geniş; evrimsel psikoloji, Darwinci tıp, dilbilim, biyolojik etik ve sosyobiyoloji gibi birçok yeni bilim dalını da içeriyor. Burada, seçilim teorisinin en kaba uyarlamalarına dayanılarak, insanın neden böyle olduğuna dair en kaba açıklamalar sunuluyor. Psikolojik yapımızın varsayılan evrimsel açıklamadan payını almayan bir yönü yok gibi görünüyor... 3

Sheffield Üniversitesinden davranışsal çevrebilimci Tim Birkhead ise evrimsel psikoloji hakkındaki bir çalışma için yaptığı eleştirisinde şöyle demektedir:

Çok fazla bir çabaya gerek kalmadan, evrimsel psikoloji gerçek bilim olmak yerine teorik bir eğlence olarak kalacak.4

Amerikan Doğa Tarihi müzesi paleoantropologlarından Ian Tattersall ise yine evrimsel psikoloji alanındaki çalışmalar için şöyle demektedir:

Sonuçta biz burada bilimin değil, bir masalcının sanatının ürününe bakıyoruz.5

Kısacası insan davranışlarını evrim teorisi ile açıklamaya çalışan her hipotez, bir masaldan farksızdır. Bu gerçeği evrimciler de bilmelerine rağmen, "evrim teorisi herşeyi açıklayacak kadar sağlam ve bilimsel bir teoridir" izlenimi verebilmek için bu masallara göz yummaktadırlar.

Evrimsel Psikolojinin Kabulü Toplum Ahlakına Yönelik Ciddi Bir Tehdittir

İnsan davranışlarının ve özelliklerinin evrim teorisi ile açıklanması yönündeki çalışmalar aslında toplum ahlakı için önemli bir tehlike oluşturmaktadır. Çünkü insanın hayvandan evrimleştiğini öne süren evrimciler, insan davranışlarını, psikolojisini, özelliklerini ve toplumları hayvanların özellikleri ile özdeşleştirerek yorumlarlar. Evrimsel psikologlara göre, her insan davranışının evrimsel bir kökeni bulunmaktadır ve hayvan olan atalarımız bu davranışı evrimsel bir fayda için benimsemişlerdir. Söz gelimi evrimsel psikologlara göre, bir insanın şiddet içeren davranışlarda bulunmasının nedeni, evrim süreci içinde maymun atalarının şiddetten fayda sağlamış olması ve bu nedenle hayatta kalmasıdır. Bu mantığa göre, şiddet doğaldır, canlıların hayatta kalmaları için gereklidir.

"TECAVÜZÜN DOĞA TARİHİ" adlı bu kitaptaki iddiaya göre tecavüz, erkek için evrimsel bir zorunluluktur. Evrimsel psikolojinin topluma zararlarını görmek açısından bu kitap tek başına yeterlidir.

Her ne kadar evimsel psikoloji yeni bir bilim dalı gibi görünse de, temelinde yatan görüşü teorinin kurucusu Darwin tarafından 19. yüzyılda özetlenmişti. The New Republic'in baş editörü, bilim, teknoloji ve felsefe yazarı Robert Wright, The Moral Animal isimli kitabında bunu şöyle belirtir:

İnsanlıktan çıkaran biyokimyasal veriye ikinci karşılık Darwin'indi- tam bir feragat. Hür iradeden vazgeçin; kimse hiçbir şey için suçlanmayı veya itibar sahibi olmayı hak etmez; hepimiz biyolojinin köleleriyizdir. Darwin notlarında şöyle yazmıştı: "Kötü ruhlu bir adamı hasta bir insan gibi görmeliyiz. Nefret edip, tiksinmektense acımak daha uygun olur".6

Darwin'in öncülüğünü yaptığı bu görüşe göre, suç işleyen bir insan aslında suçsuzdur, çünkü suç işlemek onun genlerinde vardır, bu nedenle suçlanmamalı, ceza görmemelidir. Buna göre, insanın vicdanı, iradesi, aklı bulunmamaktadır, "genlerinin kölesidir".

Evrimsel psikologların, ahlakı ve vicdanı tamamen gözardı eden, insanları gen makinası gibi gören bu görüşlerinin en çarpıcı örneği Randy Thornhill ve Craig Palmer isimli iki profesör tarafından 1999 yılında yazılan "Tecavüzün Doğa Tarihi" (A Natural History of Rape) isimli kitapta verildi. Bu evrimci yazarların iddiasına göre, tecavüz tüm diğer kötülükler gibi, evrim süreci açısından anlaşılabilirdi. Çünkü evrimsel görüşe göre erkeklerin mümkün olduğunca daha fazla kadın ile daha fazla yavru üretmeleri doğal bir evrimsel dürtü idi. Eğer erkek içinde bulunduğu toplumda bunu yapmaya istekli kadın bulamazsa, o zaman tecavüze başvurmalıydı.

Evrimsel psikologların insanı hayrete düşüren, toplum içindeki yozlaşmayı "bilimsellik kılıfı" altında körükleyen açıklamalarının bir diğeri ise, 1996 yılında gazetelerde yayınlanan bir haber üzerine geldi. Harvard Üniversitesi hukukçularından, evrim karşıtı yayınları ile tanınan Philip E. Johnson Wedge of the Truth isimli kitabında bu konuyu şöyle aktarmaktadır:

1996-1997 yıllarında gazeteler bebek cinayetleriyle ilgili şok edici iki vakayı bildiriyordu. Birinde on sekiz yaşında iki kolejli aşık bir otel odasında bebeklerini dünyaya getirdiler, onu öldürdüler ve sonra cesedi çöpe attılar. Diğerinde ise on sekiz yaşındaki genç kız, okul balosunu bırakarak banyoda doğum yaptı, bebeği ölü olarak bir çöp kutusuna attı ve dans salonuna geri döndü. İki olay da cinayet suçlamasıyla yargıya intikal etti ve geleneksel yorumlar bu olayları ahlaki çöküntüye ya da bir tür zihinsel bozukluğa bağlıyordu.

Massachussetts Enstitüsü Psikoloji kürsüsünde psikoloji profesörü olan Steven Pinker evrimci psikolojinin önde gelen destekçilerindendir. Onun daha farklı bir açıklaması vardı: Genetik bir zorunluluk. New York Times adlı gazetede yazan Pinker, bebeği doğduğu günde öldürmenin zihinsel bir hastalık olmadığını, çünkü "tarih boyunca bunun birçok kültürde uygulandığını ve kabul edildiğini" iddia etti. Ona göre bebeğin öldürülmesi evrimsel tarihimiz boyunca anneden gelen genlerimize işlenmişti. İlkel koşullar altında annelerin mevcut yavrularına yeterli bakımı sağlamak ve yeni doğan bebeklerini beslemek arasında zor bir tercih yapmaları gerekmekteydi ve buna göre "eğer bebek hasta doğduysa ve hayatta kalması pek muhtemel değil ise, o zaman eksikleri ortadan kaldırarak tekrar denemeye devam edebilirler"di... Pinker'a göre... "ilk bir iki günde beklenmedik bir bebeği öldürmek kesinlikle doğal ve doğru bir hareket olarak görünmektedir."7

Sadece kıskançlık değil, tecavüz, acımasızlık, saldırganlık gibi özelliklerin evrimin doğal bir sonucu olduğunu öne sürmek ve bu tür kötü ahlak özelliklerini gösteren insanları suçlu görmemek, toplum ahlak ve düzenini temelinden sarsacak, insanlığı olağanüstü büyük bir yıkıma götürecektir. Özellikle 20. ve 21. yüzyılda saldırganlık, bencillik, zalimlik, ahlaki dejenerasyon, savaş gibi kötülüklerin giderek yaygınlaşması ve bunların dozajının artmasının temelinde Darwinistlerin bu telkinleri yeralmaktadır. Bilimsel yayınların yanı sıra, okul kitapları, dergiler, gazeteler Darwinist telkinlerle doludur. Gelişmiş bir hayvan oldukları, yaptıkları kötülüklerin hayvan olan atalarından kendilerine miras kaldığı ve hayatta kalmak için bunlara ihtiyaçları olduğu telkin edilen insanlar, bilinçaltlarında en olmadık kötülükleri dahi meşru görebilmekte, suça eğilim gösterebilmektedirler.
Dolayısıyla evrimsel psikolojinin hem bilimsel açıdan geçerliliği bulunmamaktadır, hem de açıklamaları toplum ahlakını temelinden zedeleyecek şekildedir. Evrimci yayınlar, evrim teorisini herşeyi açıklayan sihirli bir teori gibi göstermeye çalışırken, toplum ahlak ve düzenini kötüleştirecek, bilim ve akıldan tamamen uzak iddialarda bulunmaktan kaçınmalıdırlar.

Darwin'in Eşeysel Seçilim Teorisindeki Yanılgılar

"Kıskançlık" başlıklı yazıda yer verilen konulardan bir diğeri de Darwin'in eşeysel seçilim teorisi idi. Darwin bu teorisi ile, bazı türlerde dişi ile erkeğin neden birbirlerinden farklı özelliklere sahip oldukları sorusuna cevap verdiğini sanmıştı. Yazıda da sözedildiği gibi, Darwin tavuskuşunu örnek olarak göstermiş ve neden tavuskuşlarında erkeğin gösterişli bir kuyruğu varken dişinin kuyruğunun daha gösterişsiz olduğunu sorgulamıştı. Darwin'e göre, erkek tavuskuşları dişileri ile çiftleşebilmek ve onların dikkatlerini çekebilmek için uzun ve gösterişli bir kuyruğa sahip olmuşlardı.

Evrim teorisinin her parçası gibi, eşeysel seçilim teorisi de önemli mantık bozuklukları, bilimsel yanılgılar ve çelişkilerle doludur. Burada bunların hepsine yer verilmeyecek, sadece bazıları belirtilecektir.

1. Eşeysel seçilim teorisine göre, bir tür içindeki erkek, örneğin erkek tavuskuşu çiftleşmek için bazı estetik özellikler geliştirir. Ancak estetik özellikler, tavuskuşunun tüylerinde olduğu gibi, çoğunlukla korunma, kaçma, kamuflaj gibi konularda canlıya dezavantajlar getirir. Bu durumda, erkek çiftleşmek için bir avantaj sağlamış olsa bile hayatta kalma şansı azalacağı için, evrimsel açıdan bir kazanç sağlamamış olacaktır. Bu doğal seçilim ile eşeysel seçilim arasındaki çelişkilerden biridir.

2. Eşeysel seçilim teorisinin iddiasına göre, dişi tavuskuşu olağanüstü bir estetik anlayışına sahiptir. Bu elbette ki son derece mantıksız bir iddiadır. Tavuskuşlarının tüylerinin çiftleşmede önemli bir yeri olduğu bilinmektedir. Ancak erkek tavuskuşu tüylerini açtığında, dişinin tek anladığı erkeğin çiftleşmeye hazır olduğudur. Bunun dışında estetik yönden bir değerlendirme yapma ve karar verme yetenek ve kavrayışına sahip değildir. Dişi tavuskuşu uzun kuyruk gibi bariz özellikleri tercih edebilir veya uzun ve kısa kuyruğu birbirinden ayırdedebilir. Ancak, erkek tavuskuşlarının tüylerinde kolaylıkla farkedilemeyecek kadar ince detaylar da bulunmaktadır (göz deseninin üst kısmında sap olmaması, göz deseninin yakınındaki sapın kahverengi olması ve T tüylerinin karmakarışık şekli gibi). Bu ince detaylardaki değişiklikleri ayırdedebilmek içinse olağanüstü detaylı bir gözlem gerekmektedir ve birçok insan yakından incelese dahi bu özellikler arasındaki farklılıkları ayırdedemez. Fakat dişi tavuskuşları, erkek tavuskuşlarını bu kadar yakından incelemeye asla kalkışmazlar. Dolayısıyla erkeklerin tüylerindeki farklılıkları ayırdedebilmek için bir insanınkinden çok daha iyi bir göze ihtiyaçları vardır.

Darwin'in kendisi de, erkek tavuskuşları arasında güçlükle ayırdedilebilecek olan estetik özelliklerin bir sorun olduğunu anlamıştı. Ve şöyle demişti:

Birçokları dişi bir kuşun ince gölgeleri ve mükemmel desenleri takdir etme yeteneğinin kesinlikle akıl almaz olduğunu söyleyecektir. Dişi tavuskuşunun neredeyse bir insan kadar zevk alma yeteneği olması şüphesiz fevkalade bir olaydır.8

Dişi tavuskuşunun böyle bir ayırım yapma özelliği olduğuna dair hiçbir delil bulunmamasının yanı sıra, evrimcilerin dişi bir kuştan böyle olağanüstü bir yetenek beklemeleri ise son derece şaşırtıcıdır.

3. Eşeysel seçilim teorisinin en belirgin mantıksızlıklarından biri, tavuskuşlarının muhteşem tüylerinin nasıl oluştuğu sorusunun evrimciler tarafından cevapsız kalışıdır. Erkek tavuskuşu çiftleşmek için böyle bir gereksinim duysa dahi, muhteşem tüylerin tesadüfi mutasyonlarla oluşması kesinlikle imkansızdır.

Cambridge ve Bristol Üniversitelerinden Stuart Burgess, tavuskuşlarının tüylerinin muhteşemliğini ve evrim teorisinin bu tüylerin nasıl oluştuğunu açıklayamadığını "Tavuskuşlarının tüylerinin güzelliği ve eşeysel seçilim teorisindeki problemler" başlıklı yazısında şöyle özetler:

Tavuskuşunun kuyruğu, büyük tüyleri, parlak, ışıldayan renkleri ve karışık desenleri ile olağanüstü bir güzelliğe sahiptir. Kuyruk tüylerindeki renkler, ince-film tabakası olarak isimlendirilen optik bir etki ile üretilir. Göz deseninin yüksek derecede parlaklığı ve keskinliği vardır, çünkü renk üretim mekanizması son derece yüksek seviyede en uygun tasarıma sahiptir. Eşeysel seçilim teorisine göre, tavuskuşu kuyruğu kademe kademe evrimleşmiştir, çünkü dişi tavuskuşu çiftleşmek için güzel erkekleri seçer. Ancak, eşeysel seçilim zincirinin nasıl başladığının veya dişi tavuskuşunun neden güzel özellikleri tercih ettiğinin tatmin edici bir açıklaması bulunmamaktadır. Ayrıca, tüylerin ve güzel desenlerin fiziksel yapısında indirgenemez komplekslik bulunmaktadır.9

...Allah'tan başka taptıklarınız yerden neyi yaratmışlar, bana gösterin? Yoksa onların göklerde bir ortaklığı mı var? Eğer doğru sözlüler iseniz, bundan önce bir kitap ya da bir ilim kalıntısı varsa, bana getirin. (Ahkaf Suresi,4)

Burgess'in de belirttiği gibi tavuskuşunun kuyruğundaki estetik özellikleri oluşturan yapıların birçoğu indirgenemezdir. Bu şu demektir: bir yapının fonksiyonel olması için, sahip olduğu özelliklerin aynı anda, birarada bulunması gerekir, yani evrim sürecinde aşama aşama gelişerek oluşamaz.

Darwin de tavuskuşunun tüylerindeki kusursuz tasarımı görmüş ve bu tasarımı evrim teorisi ile açıklayamayacağını kolaylıkla anlamış ve arkadaşı Asa Gray'e yazdığı 3 Nisan 1860 tarihli mektupta şöyle demişti:

...Şimdilerde ise doğadaki bazı belirgin yapılar beni çok fazla rahatsız ediyor. Örneğin bir tavuskuşunun tüylerini görmek, beni neredeyse hasta ediyor.10

Sonuç olarak, evrimciler dişi tavuskuşunun çiftleşme için gösterişli bir kuyruğu tercih ettiğini ve tavuskuşlarının muhteşem kuyruklarının bu nedenle oluştuğunu öne sürerler, ancak bu kusursuz tasarıma sahip olağanüstü güzellikteki tüylerin evrim mekanizmaları ile nasıl oluştuğunu açıklayamazlar. Bunu biraz dahi düşünecek olsalar, Darwin'in itiraf ettiği gibi "hasta olurlar." Çünkü doğadaki kusursuz tasarımları, olağanüstü komplekslikteki yapıları biraz bile düşündüklerinde boyun eğecekleri, gönülden teslim olacakları, üstün bir güç ve akla sahip olan Yaratıcımızın varlığını açıkça görmektedirler. Ne var ki, şartlanmışlıkları ve büyüklük duyguları nedeniyle bu gerçeği kabullenememekte ve bundan dolayı büyük bir rahatsızlık duymaktadırlar.

Sonuç

Bilim ve Teknik dergisindeki "Kıskançlık" başlıklı yazı, burada da incelendiği gibi hem bilimsellikten son derece uzaktır, hem akıl ve mantık dışı izahlar içermektedir, hem de toplum ahlakını zedeleyebilecek telkinlere yer vermektedir. Bilim ve Teknik dergisinin, bundan sonraki yayınlarında, söz konusu noktalara dikkat edeceğini ummaktayız.

 

NATIONAL GEOGRAPHIC'TEN YENİ BİR BALİNA MASALI

National Geographic dergisi, gezegenimizin dört bir yanını araştıran ve elde ettiği bilimsel bulguları okurlarıyla paylaşan önemli bir bilimsel dergi olma iddiasındadır. Derginin gerçekten de pek çok önemli konuda bilgi kaynağı olduğu açıktır, ama bu bilgileri okuyucularına aktarırken ideolojik bir "filtre"den geçirmekte, hatta kimi zaman bu ideoloji gereğince, bulguları çarpıtarak hayali hikayeler yayınlamaktadır.

National Geographic'in söz konusu ideolojisi Darwinizm'dir. Bu teoriyi savunmak adına, çoğu kez bilimsel bulguları ön yargılı olarak yorumlamakta, hatta bilimsel sahtekarlıklara kapı açmaktadır. Örneğin 1998 yılında National Geographic tarafından tüm dünyaya "kuşların dinozorlardan evrimleştiğinin tartışılmaz kanıtı" olarak gösterilen, ancak sonradan "el yapımı" olduğu anlaşılan Archaeoraptor fosili sahtekarlığı gibi.

Derginin bu gözü kapalı evrim propagandacılığı, bu teoriyi savunan bilim adamlarından da tepki görmektedir. ABD'deki ünlü Smithsonian Institution Doğa Tarihi Müzesinden Dr. Storrs Olson, "National Geographic, uzun zamandır sansasyonel, desteksiz ve tabloid habercilik yaparak seviyesini düşürmüş durumda" demektedir.11

National Geographic'in "sansasyonel, desteksiz ve tabloid" evrim propagandalarının bir örneği, Kasım 2001 sayısında yayınlanan "Balinaların Evrimi" haberiydi. Haberde, bir dizi fosil bulgusu sonucunda "balinaların evrimi" tezinin kanıtlandığı ileri sürülüyor, hatta Hans Thewissen adlı bir paleontologtan "balinalar evrimin iyi örneklerinden biri oldular" sözü aktarılıyordu. Tam 14 sayfa süren makalenin dört bir tarafına yerleştirilen resimler, rekonstrüksiyonlar ve şemalar, aynı iddiayı görsel olarak da okuyucuların zihnine yerleştirme amacını güdüyordu.

Oysa National Geographic'in hararetle savunduğu "balinaların evrimi" senaryosu, bilimsel kanıtlardan yoksun bir masaldan başka bir şey değildir.

Balina Atası Olarak Gösterilen Fosiller

National Geographic'in Kasım 2001 sayısının 156-159 numaralı sayfalarında yer alan "rekonstrüksiyonlar geçidi", derginin balinaların kökeni hakkındaki iddiasını özetler niteliktedir. Bir dizi canlı ard arda sıralanmakta ve bunların "balina evriminin ara formları" olduğu ileri sürülmektedir. Bu canlıların yaşadıkları jeolojik devre göre sırası, dergiye göre, şöyledir:

Pakicetus (50 milyon yıl önce > Ambulocetus (49 milyon yıl önce) > Rodhocetus (46.5 milyon yıl önce) > Procetus (45 milyon yıl önce) > Kutchicetus (43-46 milyon yıl önce) > Durodon (37 milyon yıl önce) > Basilosaurus (37 milyon yıl önce) > Aetiocetus (24-26 milyon yıl önce)

National Geographic'in şeması bundan sonra da devam etmekte, ama bilinen yunus ve balina kategorilerini içermektedir.

Bu şemanın pek çok yanıltıcı özelliği vardır. Ancak öncelikle en temel olanını açıklayalım. Şemadaki ilk iki canlı, yani Pakicetus ve Ambulocetus, National Geographic'e göre birer "yürüyen balina"dır, ama gerçekte birer kara memelisi olan bu canlıları "balina" olarak tanımlamak, tamamen hayali hatta komik bir iddiadır.

Önce Pakicetus'a bakalım.

Pakicetus inachus: "Balina Atası" İlan Edilmek İstenen Dört Ayaklı Bir Memeli

Uzun ismi Pakicetus inachus olan bu soyu tükenmiş memeliye ait fosiller, ilk kez 1983 yılında gündeme geldi. Fosili bulan P. D. Gingerich ve yardımcıları, canlının sadece kafatasını bulmuş olmalarına rağmen, hiç çekinmeden onun bir "ilkel balina" olduğunu iddia ettiler.

Paleontologlar Pakicetus'un dört ayaklı bir kara memelisi olduğu kanısındadırlar. Nature dergisinde (sayı. 412, 20 Eylül, 2001) yayınlanan iskelet yapısı (yukarıda solda), bunu açıkça göstermektedir. Bu iskelet yapısına dayanarak Carl Buell tarafından yapılan Pakicetus rekonstrüksiyon çizimi de (yukarıda sağda) gerçekçidir.

Oysa fosilin "balina" olmakla yakından-uzaktan bir ilgisi yoktu. İskeleti, bildiğimiz kurtlara benzeyen dört ayaklı bir yapıydı. Fosilin bulunduğu yer, paslanmış demir cevherlerinin de bulunduğu ve salyangoz, kaplumbağa veya timsah gibi canlıların da fosillerini barındıran bir bölgeydi; yani bir deniz yatağı değil kara parçasıydı.

Peki dört ayaklı bir kara canlısı olan bu fosil, neden "ilkel balina" olarak ilan edilmiştir ve National Geographic tarafından hala öyle sunulmaktadır? National Geographic bu soruya şu cevabı veriyor:

Diğer kara memelilerinde hepsi birarada bulunmayan, fark edilmesi zor, küçük ipuçları; azı dişlerindeki diş uçlarının düzeni, orta kulakta yer alan bir kemikteki kıvrım ve kulak kemiklerinin kafatasındaki konumu. 12

Yani sadece dişlerindeki ve kulak kemiklerindeki bazı ayrıntılar nedeniyle, bu dört ayaklı, kurt benzeri kara canlısı National Geographic tarafından "yürüyen balina" ilan edilebiliyordu. Pakicetus'un evrimci illüstratör Carl Buell tarafından yapılan rekonstrüksiyon çizimine bir göz atmak bile, bu canlıyı "yürüyen balina"13 ilan etmenin mantıksızlığını göstermektedir.

National Geographic'te sözü edilen detay özellikler, yani "azıdişlerindeki diş uçlarının düzeni, orta kulakta yer alan bir kemikteki kıvrım ve kulak kemiklerinin kafatasındaki konumu" ise, Pakicetus ile balinalar arasında bir ilişki kurmak için kanıt olamaz:

* Öncelikle, National Geographic'in "Diğer kara memelilerinde hepsi birarada bulunmayan özellikler" ifadesini kullanırken dolaylı olarak da belirttiği gibi, söz konusu özellikler başka kara memelilerinde de vardır.

* Dahası, söz konusu özelliklerin hiçbirisi, bir evrimsel akrabalık ilişkisinin delili olamaz. Canlılar arasında anatomik benzerliklerinden yola çıkılarak kurulmak istenen bu gibi teorik ilişkilerin çoğunun son derece çürük olduğunu evrimciler de kabul etmektedirler. Eğer Avustralya'da yaşayan gagalı bir memeli olan platypuslar ve ördekler soyları tükenmiş canlılar olsalardı, evrimciler aynı mantıkla (gaga benzerliğinden yola çıkarak) bunları da birbirlerinin akrabası ilan edeceklerdi. Oysa platypus bir memeli, ördek ise bir kuştur ve aralarında evrim teorisine göre de bir akrabalık kurulamaz. National Geographic'in " yürüyen balina" ilan ettiği Pakicetus da farklı anatomik özellikleri bünyesinde barındıran özgün bir cinstir. Nitekim omurgalı paleontolojisinin otoritelerinden Carroll, Pakicetus'un da dahil edilmesi gereken Mesonychid ailesinin "garip karakterlerden oluşan bir kombinasyon gösterdiğini" belirtmektedir.14 Bu tip "mozaik canlı"ların bir evrimsel ara form sayılamayacağını, Gould gibi önde gelen evrimciler de kabul etmektedir.

Kısacası, bir kara canlısı olduğu açık olan Pakicetus'u sadece kulak içi kemiklerinin ve azı dişlerinin uçları gibi yapısal özelliklerden dolayı "yürüyen balina" olarak tanımlamak, National Geographic'in "sansasyonel, desteksiz ve tabloid habercilik" geleneğinin yeni bir örneğinden başka bir şey değildir. Yaratılışçı yazar Ashby L. Camp, "The Overselling of Whale Evolution" (Balina Evriminin Abartılı Propagandası) başlıklı makalesinde, Pakicetus gibi kara memelilerinin de dahil olduğu mesonychidler sınıfının, Archaeoceteaların, yani soyu tükenmiş balinaların atası olduğu yönündeki iddianın çürüklüğünü şöyle açıklar:

Evrimcilerin mesonychidlerin, archaeocetealara dönüştüğü konusunda kendilerinden emin davranmalarının nedeni, gerçek soy bağlantısında yer alan bir tür tanımlayamamalarına rağmen, bilinen mesonychidler ve archaeocetealar arasında bazı benzerlikler olmasıdır. Ancak bu benzerlikler, özellikle de (iki grup arasındaki) büyük farklılıklar ışığında, bir ata ilişkisi iddia etmek için yeterli değildir. Bu gibi karşılaştırmaların oldukça subjektif olan doğası, şimdiye kadar pek çok farklı memeli ve hatta sürüngen grubunun balinaların atası olarak öne sürülmüş olmasından bellidir.15

Ambulocetus natans: Pençelerine Perde Geçirilen Sahte Balina

National Geographic dergisinin hayali balina evrimi şemasında Pakicetus'tan sonra gelen ikinci fosil canlı, Ambulocetus natans'tır. İlk kez 1994 yılında Science dergisinde yayınlanan bir makaleyle duyurulan bu fosil de, evrimciler tarafından zorlama yöntemiyle "balinalaştırılmak" istenen bir kara canlısıdır.

Ambulocetus natans terimi, Latince ambulate (yürümek), cetus (balina) ve natans (yüzmek) kelimelerinin birleşmesiyle oluşturulmuştur ve "yürüyen ve yüzen balina" anlamına gelir. Canlının yürüdüğü aşikardır, çünkü tüm diğer kara memelileri gibi onun da dört ayağı, hatta bu ayaklara bağlı geniş pençeleri ve arka pençelerinin ucunda toynakları vardır. Ancak canlının bir taraftan da suda yüzdüğü, daha doğrusu yaşamını hem karada hem de suda (amfibi şekilde) sürdürdüğü iddiasının, evrimcilerin ön yargıları dışında, hiçbir dayanağı yoktur.

National Geographic'in küçük hileleri: Pençelere eklenen hayali perdeler ve yüzgece benzetilen arka ayaklar

Bu konuda bilimle hayalgücü arasındaki sınırı görmek için, National Geographic'in Ambulocetus rekonstrüksiyonuna bir göz atalım. Dergide yayınlanan Ambulocetus çizimi şöyle:

* Hayvanın arka bacakları, yürümeye yarayan ayaklar olarak değil de, yüzmeye yarayan yüzgeçler gibi tasvir edilmiş. Oysa gerçekte canlının bacak kemiklerini inceleyen Carroll, bu canlının "kara üzerinde güçlü bir hareket yeteneğine sahip olduğunu" belirtir. 16

* Hayvanın ön ayaklarına "palet" görüntüsü verebilmek için perdeler çizilmiştir. Oysa eldeki Ambulocetus fosillerinden böyle bir sonuca varmak mümkün değildir. Gerçekte fosil kayıtlarında, bu gibi yumuşak dokular hemen hiçbir zaman görünmezler. Dolayısıyla canlının iskeleti dışında kalan özellikleri üzerinde yapılan rekonstrüksiyonlar hep spekülatiftir. Bu da evrimcilere geniş bir propaganda malzemesi sunar.

Ambulocetus'un üstteki çizimi üzerinde yapılana benzer evrimci rötüşlarla, her canlıyı, istenen bir başka canlıya benzer gibi göstermek mümkündür. İsterseniz bir maymun iskeletini de, bacaklarını arkaya doğru çizip "yüzgeç" gibi göstermek ve parmakları arasında perdeler çizmek suretiyle, "balinaların atası olan primat" diye sunabilirsiniz.

Ambulocetus fosili üzerinde yapılan bu çizim hilelerinin geçersizliği, yine National Geographic'in aynı sayısında yayınlanan aşağıdaki çizimden anlaşılabilir:


National Geography Turkiye, Kasım 2001, s. 162
Ambulocetus fosilinin daha gerçekçi bir görünümü: Ayaklar "yüzgeç" değil gerçekten ayak ve parmaklar arasında National Geographic'in daha önceden eklediği hayali "perde"ler yok.

National Geographic, canlının iskeletinin resmini yayınlarken, ister istemez rekonstrüksiyon resimde yaptığı "balinalaştırıcı" rötüşlardan geri adım atmak zorunda kalmış. Canlının ayak kemikleri, iskeletin açıkça gösterdiği gibi, onu kara üzerinde taşıyacak yapıda. Ayaklarında ise hayali "perde"lerden iz yok.

Yürüyen Balina Masalının Geçersizliği

Gerçekte ne Pakicetus'un ne de Ambulocetus'un balinalarla bir akrabalıkları bulunduğuna dair hiçbir kanıt yoktur. Bunlar sadece, teorilerine göre deniz memelileri için karada yaşayan bir ata bulmak zorunda olan evrimcilerin, bazı sınırlı benzerliklerden yola çıkarak belirledikleri "ata adayları"dır. Bu canlıların, kendileriyle çok yakın bir jeolojik devirde fosil kayıtlarında ortaya çıkan deniz memelileri ile ilişkileri bulunduğunu gösteren hiçbir kanıt yoktur.

National Geographic'in şemasında Pakicetus ve Ambulocetus'un ardından söz konusu deniz memelilerine geçilmekte ve Procetus, Rodhocetus gibi Archaeocetea (soyu tükenmiş balina) türleri sıralanmaktadır. Söz konusu canlılar gerçekten de suda yaşayan soyu tükenmiş memelilerdir. (Az ileride bunlara da değineceğiz.) Ancak Pakicetus ve Ambulocetus ile bu deniz memelileri arasında çok büyük anatomik farklılıklar vardır. Her ne kadar National Geographic yaptığı küçük çizim hileleri ile bu farklılıkları küçültmeye çalışmışsa da, canlıların fosilleri incelendiğinde, birbirlerine bağlanan "ara form"lar olmadıkları açıkça görülür:

* Dört ayaklı bir kara memelisi olan Ambulocetus'ta omurga, leğen (pelvis) kemiğinde bitmekte ve bu kemiğe bağlı güçlü bacak kemikleri uzanmaktadır. Bu tipik bir kara memelisi anatomisidir. Balinalarda ise omurga kuyruğa doğru kesintisiz devam eder ve leğen kemiği bulunmaz. Nitekim Ambulocetus'tan 10 milyon yıl kadar sonra yaşadığı düşünülen Basilosaurus aynen bu anatomiye sahiptir. Yani tipik bir balinadır. Tipik bir kara canlısı olan Ambulocetus ile tipik bir balina olan Basilosaurus arasında ise hiçbir "ara form" yoktur.

* Basilosaurus'un ve kaşalotun omurgalarının alt kısmında, omurgadan bağımsız küçük kemikler yer alır. National Geographic bunların "küçülmüş bacaklar" olduğu iddiasındadır. Oysa bunların bir başka fonksiyon taşıdığını ise dergi yine kendisi belirtmektedir: Söz konusu kemikler Basilosaurus'ta "çiftleşme konumunu almaya yardımcı olmakta", kaşalotta ise "üreme organlarına destek olmakta"dır.17 Zaten oldukça önemli bir fonksiyon üstlenmiş olan iskelet parçalarını, bir başka fonksiyonun "körelmiş organı" olarak tanımlamak, evrimci ön yargıdan başka bir şey değildir.

Sonuçta, deniz memelilerinin, kara memelileri ile aralarında bir "ara form" olmadan, özgün yapılarıyla ortaya çıktıkları gerçeği -National Geographic'in ısrarlı çabalarına rağmen- değişmemiştir. Ortada bir evrim zinciri yoktur. Robert Carroll, bu gerçeği istemeden ve evrimci bir dille de olsa, şöyle kabul eder: "Doğrudan balinalara uzanan bir Mesonychid çizgisi tanımlamak mümkün değildir."18

Biraz daha tarafsız bilim adamları ise, National Geographic gibi evrimci kaynakların "yürüyen balina" olarak göstermek istedikleri canlıların gerçekte balinalarla ilgisi olmayan, özgün bir canlı grubu olduğunu açıkça kabul etmektedir. Balinalar konusunda ünlü bir uzman olan Rus bilim adamı G. A. Mchedlidze, bir evrimci olmasına karşın, Pakicetus, Ambulocetus natans ve benzeri dört ayaklı "balina atası adayları"nın bu şekilde tanımlanmasına katılmamakta ve onları tamamen izole bir grup olarak tarif etmektedir.19

National Geographic'in "Düzenli" Şemasının Sorunları

Evrim teorisinin kitlelere empoze edilmesinde görsel telkinler (çizimler ve şemalar) büyük rol oynar. Ancak bunlar kimi zaman tamamen bilim dışı, kimi zaman da bilimsel bulguları taraflı yorumlayan malzemelerdir. National Geographic'in birbiri ardına dizdiği ve sözde giderek "balinalaşan" memelileri gösteren zaman çizelgesi de (s. 156-159) bu aldatıcı malzemelere örnektir.

Buraya dek, bu çizelgedeki canlıların rekonstrüksiyonları üzerine yapılan küçük aldatıcı rötuşlara değindik. Bunun yanında, canlılara verilen tarihler de National Geographic tarafından Darwinist ön yargılara göre seçilmiştir. Şemada çizilen canlıların, birbirlerini jeolojik bir sıra içinde izledikleri ileri sürülmektedir, oysa gerçekte söz konusu tarihlemeler tartışmalıdır. Asbyl L. Camp, paleontoloji kaynaklarına dayanarak konuyu şöyle açıklar:

Standart sınıflamada, Pakicetus inachus geç Ypresian dönemine dahil edilir, ama çeşitli uzmanlar bu tarihin gerçekte erken Lutetian devri olabileceğini belirtmektedirler. Eğer daha genç olan bu yaş (erken Lutetian) kabul edilirse, o zaman Pakicetus'un yaklaşık olarak, Rodhocetus ile, yine Pakistan'da bulunmuş bir erken Lutetian fosili ile çağdaş olduğu sonucu çıkacaktır. Dahası, Pakicetus ile aynı tabakada ama 120 metre yukarıda bulunan Ambulocetus'un yaşının da Pakicetus ile aynı oranda yukarı alınması gerekecektir. Bu, Ambulocetus'un Rodhocetus'tan ve muhtemelen Indocetus'tan ve hatta Protocetus'tan daha genç olduğu sonucunu doğuracaktır. 20

Kısacası, National Geographic'in hayali bir "evrim şeması" içinde ardarda dizdiği canlıların gerçekte hangi tarihlerde yaşadıkları konusunda iki farklı görüş vardır. Ve ikinci görüş kabul edildiğinde, National Geographic'in "balinaların karada yürüyen ataları" olarak gösterdiği Pakicetus ve Ambulocetus fosillerinin, gerçek balinalarla aynı yaşta, hatta daha da genç olduğu sonucu ortaya çıkmaktadır. Yani geriye hiçbir "evrim şeması" kalmamaktadır. National Geographic bu sorunu tamamen gözardı etmiş ve sadece kendi tezine uygun gelen görüşleri kullanmıştır. Bu, kuşkusuz, bir bilim yöntemi değil, propaganda yöntemidir.

Kulak ve Burun Evrimi Hikayeleri

Kara memelileri ile deniz memelileri arasında öne sürülecek bir evrim senaryosunun, bu canlı grupları arasındaki farklı kulak ve burun yapılarına açıklama getirmesi gerekir. National Geographic de kullandığı gösterişli grafikler yardımıyla bu sorunu hallettiği izlenimini vermeye çalışmıştır. Oysa bu izlenim aldatıcıdır.

Önce kulak yapısını ele alalım. Kara memelileri, biz insanlar gibi, dış dünyadaki sesleri kulak kepçeleri ile toplar, orta kulaktaki kemiklerle güçlendirir ve iç kulakta sinyallere çevirirler. Deniz memelilerinin ise kulakları yoktur. Sesleri alt çenelerindeki özel titreşim algılayıcı duyargalarla duyarlar.

National Geographic, bu ikinci duyma sisteminin ilk sistemden evrimleştiği iddiasındadır. Bunu, 161. sayfasındaki "İşitme Cihazları" başlıklı şemada ifade etmektedir. Bu şema, ilk izlenimde okuyuculara işitmenin kademeli bir şekilde evrimleştiği izlenimi verecek şekilde çizilmiştir. Oysa ortada hiçbir kademeli evrim yoktur, aksine kesin çizgilerle ayrılmış iki ayrı işitme sistemi vardır. National Geographic'in bu şemada kullandığı satırlara bir göz atmak bile bunu görmek için yeterli:

Pakicetus… bu yürüyen balina, günümüz balinalarındaki orta kulağa doğru uzanan yağ yastığından yoksun; bu da hayvanın karasal niteliklerini koruduğunu gösteren bir ipucu. Sonraki balinalarda çene kemiği, yağ yastığıyla birlikte, sesleri algılamak üzere uyum sağlamıştır.

Evrimci paleontologlar genellikle fosilleri kendi ön yargılarına uygun olarak yorumlarlar.

Pakicetus'un tipik bir kara memelisi olduğunu, onu "yürüyen balina" olarak tanımlamanın "komedi" sayıldığını belirtmiştik. National Geographic'in üstteki mantığı da aynı derecede komiktir: Zaten bir kara canlısı olan Pakicetus'u önce "yürüyen balina" ilan etmekte, sonra da "hayvan karasal niteliklerini koruyor" demektedir. Bu, bir ineği "yürüyen yarasa" olarak tanımlayıp, sonra da "henüz kanatları yok, hala karasal özelliklerini koruyor" demek gibi bir şeydir.

Bu, konunun bir yönüdür. Bizi burada ilgilendiren yönü ise, Pakicetus ile balinalar arasındaki kulak ayrımını açık-seçik ortaya koymasıdır. National Geographic'in üstteki alıntısından sonra, doğal olarak iki kulak yapısı arasında geçiş formları olup olmadığına bakmak gerekir. Pakicetus'tan sonra sırada evrimcilerin "yürüyen-yüzen balina" dedikleri, ama aslında bir kara canlısı olduğunu incelediğimiz Ambulocetus vardır. National Geographic, Ambulocetus için şu ifadeyi kullanmaktadır:

Suda yaşamaya Pakicetus'tan daha yatkın olsa da, Ambulocetus da doğrudan kulaklarıyla işitiyordu.

Yani Ambulocetus'ta da bir "balina kulağına doğru evrimleşme" durumu yoktur.

National Geographic'in şemasındaki üçüncü canlıya geldiğimizde bir anda büyük bir değişimle karşılaşırız. Yazı, üstteki alıntıdan sonra şöyle devam etmektedir:

Sesler, Basilosaurus'un orta kulağına, alt çeneden gelen titreşimler halinde iletiliyordu.

Bir başka deyişle, Basilosaurus, tipik bir balina kulağına sahiptir. Yani dış kulak kepçesiyle değil, çenesine gelen titreşimlerle etrafındaki sesleri algılayan bir canlıdır. Ve National Geographic'in evrim şemasında kendisinden önce yer alan Pakicetus ve Ambulocetus'un kulak yapısı ile, Basilosaurus'un kulak yapısı arasında hiçbir "geçiş formu" yoktur.

Nitekim konu teorik olarak incelendiğinde, böyle bir geçiş formunun yaşamış olmasının imkansız olduğu da görülür: Kendi içinde mükemmel bir duyma sisteminden, tamamen farklı bir yapıya sahip bir başka sisteme kademeli evrimle geçilmesi mümkün değildir. Çünkü ara aşamalar verimli olmayacaktır. Yavaş yavaş kulaklarıyla duyma yeteneğini yitiren, çenesiyle duyma yeteneği ise henüz gelişmemiş bir canlı avantajlı değildir.

Kaldı ki, söz konusu "gelişme"nin nasıl sağlanabileceği sorusu da evrim teorisini çıkmaza sürüklemektedir. Evrimcilerin öne sürdükleri mekanizma mutasyonlardır ve canlılara genetik bilgi ekledikleri hiçbir zaman görülmemiş olan mutasyonlar sonucunda, deniz memelilerinin son derece kompleks algı sistemlerinin ortaya çıktığını ileri sürmek, akla aykırıdır.

Benzer bir durum National Geographic'in "kayan burun" hikayesi için de geçerlidir. Dergi, Pakicetus, Rodhocetus ve günümüz gri balinasına ait üç kafatası iskeletini alt alta dizmiş ve bir "evrim süreci" oluşturduklarını ileri sürmüştür. Oysa üç fosilin, özellikle de Rodhocetus ve günümüz balinasının burun yapıları, aynı serinin ara formları olarak kabul edilemeyecek kadar farklıdır.

Dahası nefes deliklerinin burundan enseye doğru "yürümesi", söz konusu canlıların anatomisinde çok ciddi bir "yeniden dizayn" gerektirir ki, bunun rastgele mutasyonlar yoluyla sağlandığına inanmak, hayal kurmaktan başka bir şey değildir.

National Geographic'in Lamarkçı Masalları

Aslında, gerek National Geographic dergisi yazarlarının gerekse evrimci camianın büyük bir bölümünün canlıların kökeni hakkında temel bir batıl inanışları vardır ve sorun da bundan kaynaklanmaktadır. Bu batıl inanç, canlılara ihtiyaç duydukları organları, biyokimyasal yapıları veya anatomik özellikleri kazandıran adeta sihirli bir "doğa gücü" olduğu düşüncesidir.

Bunu görmek için, National Geographic'in "Balinaların Evrimi" başlıklı yazısındaki bazı ilginç pasajlara göz atalım:

...Bu civarda bulunan balinaların bazı atalarını gözümün önüne getirmeye çalıştım... Her kuşakta giderek kısalan ve çelimsizleşen arka ayaklarını kullanarak şapıdık şapıdık hareket etmeye çalışıyorlardı... Bir yandan arka bacakları, diğer yandan da, gövdelerini destekleyen kalça kemikleri giderek küçülüyordu... Boyun kısaldı, böylece gövdenin ön kısmı, suyu en az dirençle yarıp geçmeyi sağlayan boru biçiminde bir denizaltı gövdesini andırır bir şekle girerken, kollar da dümen biçimini almaya başladı. Dış kulaklara duyulan ihtiyacın azalmasıyla, bazı balinalar sudaki sesleri doğrudan altçene kemikleriyle algılayıp özel yağ yastıkları üzerinden içkulağa iletiyorlardı.

Dikkat edilirse, tüm bu anlatımlarda, evrimci zihniyet, sadece canlıların değişen ortama göre değişen ihtiyaçları olduğunu belirtmekte ve bu ihtiyacı başlı başına bir "evrim mekanizması" olarak algılamaktadır: Bu mantığa göre kendisine az ihtiyaç duyulan organlar yok olmakta, ihtiyaç duyulan yeni organlar kendi kendine ortaya çıkmaktadır!


Evrimci yazarlar 21. yy.da halen ilkel bilimin öncülerinden olan Lamarck'in masallarına itibar ederek, saygınlıklarını yitirmektedirler.

Oysa biyoloji konusunda en temel bilgilere sahip olan bir kimse bile bilir ki, ihtiyaçlarımız organlarımızı kalıtsal olarak şekillendirmez. Bu, Lamarck'ın "kazanılmış özelliklerin sonraki nesillere aktarılması" tezinin çürümesinden bu yana, yani yaklaşık 100 yıldır, bilinen kesin bir gerçektir. Ama evrimci yayınlara bakıldığında, hala Lamarck'ın teorisiyle düşünüyor gibidirler.

Eğer kendilerine itiraz ederseniz, "hayır biz Lamarkçı değiliz, kastımız, çevre şartlarının canlılar üzerinde evrimsel bir baskı oluşturduğu, bu baskı sonucunda uygun canlıların seçildiği ve böylece türün evrimleştiğidir" diyeceklerdir. Ama zaten konunun püf noktası da buradadır: Evrimcilerin "evrimsel baskı" dedikleri şey, canlılara ihtiyaca göre yeni özellikler kazandıramaz. Çünkü bu baskıya cevap vereceğini umdukları iki sözde evrim mekanizması, yani doğal seleksiyon ve mutasyonun canlılara yeni organlar kazandırma özelliği yoktur:

* Doğal seleksiyon, sadece zaten var olan özellikleri seçebilir, yeni bir özellik üretemez.

* Mutasyonlar, canlılara genetik bilgi eklemezler, sadece mevcut genetik bilgiyi tahrip ederler. Genetik bilgi ekleyen, (dolayısıyla yeni bir organ veya biyokimyasal yapı oluşturan) bir mutasyon asla gözlemlenmemiştir.

 

Bu gerçekler ışığında National Geographic'in üstteki "şapıdık şapıdık hareket eden balinalar" masalına bir kez daha bakarsak, aslında gerçekten de oldukça ilkel bir Lamarkçılık yaptıklarını görürüz. Dikkat edilirse National Geographic yazarı Douglas H. Chadwick, "her kuşakta giderek kısalan ve çelimsizleşen arka ayaklar"dan söz etmektedir. Acaba nasıl olur da "her kuşakta" bir canlı türünde morfolojik değişim, hem de belli bir yöne doğru değişim olabilir? Bunun için; o türün her kuşaktaki kimi temsilcilerinin bacaklarının kısalmasına neden olacak mutasyonlara uğraması; bu mutasyonların canlıya başka hiçbir zarar vermemesi; mutasyona uğrayan bireylerin diğerlerine göre avantajlı olup seçilmesi; bir sonraki kuşakta, ne tesadüfse yine aynı genin aynı noktasının aynı mutasyona uğraması; bunun nesiller boyu hiç değişmeden devam etmesi; tüm bunların tesadüfen kusursuz gerçekleşmesi gerekir.

Eğer National Geographic yazarları buna inanıyorlarsa, "biz sülale olarak uçmayı çok seviyoruz, oğlum da ne tesadüf bir mutasyon geçirdi ve koltuk altlarında kuş tüyünü andıran birkaç küçük yapı belirdi. Torunum da aynı mutasyondan geçecek ve tüyleri biraz artacak, bu nesiller boyu devam edecek ve sonunda sülalemiz kanatlanıp uçacak" diyen bir insana da inanabilirler. İki hikayenin saçmalık düzeyi aynıdır çünkü.

Bu durum, başta belirttiğimiz gerçeği, yani evrimcilerin, canlıların ihtiyaçlarının adeta doğadaki sihirli bir güç tarafından karşılandığına dair batıl inancını ortaya çıkarmaktadır. Gerçekte animist kültürde yer alan "doğaya bilinç atfetme" inancı, ne ilginçtir ki 21. yüzyılda "bilim" kisvesi altında karşımıza çıkmaktadır. Oysa Darwinizm'in ünlü eleştirmenlerinden biri olan Fransa'nın ünlü biyoloğu Pierre Paul Grassé'nin belirttiği gibi, "hayal kurmayı yasaklayan bir kanun yoktur, ama bilim bu işin içine dahil edilmemelidir." 21

National Geographic'te fazla sözü edilmeden empoze edilmek istenen bir başka senaryo da, söz konusu canlıların vücut yüzeyleriyle ilgilidir. Karasal canlılar oldukları kabul edilen Pakicetus ve Ambulocetus'un diğer memeliler gibi tüylü bir vücuda sahip oldukları herkesin ortak görüşüdür. Nitekim National Geographic de rekonstrüksiyonlarında her iki canlıyı sık tüylerle çizmiştir. Ancak daha sonraki canlılara (yani gerçek deniz memelilerine) geçildiğinde, birden tüyler yok olmaktadır. Bunun evrimsel açıklaması, üstte anlattığımıza benzer Lamarkçı hikayelerden farklı bir şey değildir.

Gerçek ise, söz konusu canlıların her birinin, yaşadıkları ortama göre en uygun biçimlerde tasarlanmış olduklarıdır. Bu tasarımları mutasyonlarla veya daha da basit Lamarkçı hikayelerle açıklamaya çalışmak, akıldışıdır. Canlılıktaki her tasarım gibi, söz konusu canlıların tasarımı da yaratılış için bir kanıt oluşturmaktadır.

Deniz Memelilerinin Kendi İçindeki Evrimi Senaryosunun Açmazları

Bu noktaya kadar, deniz memelilerinin kara canlılarından evrimleştiği yönündeki evrimci senaryonun geçersizliğini inceledik. Bilimsel bulgular, National Geographic'in bu senaryonun başlangıcına yerleştirdiği iki kara memelisi (Pakicetus ve Ambulocetus) ile deniz memelileri arasında hiçbir bağ bulunmadığını göstermektedir. Peki senaryonun geri kalan kısmı?

Bu konuda da evrim teorisi yine açmazdadır. Teori, bilimsel sınıflamada Archaeocetea (arkaik, yani eski balinalar) olarak bilinen soyu tükenmiş özgün deniz memelileri ile, yaşayan balina ve yunuslar arasında bir akrabalık ilişkisi kurma çabasındadır. National Geographic bu iddiayı çok basitleştirilmiş bir biçimde şemalaştırmıştır. (s. 156-159) Oysa gerçekte konunun uzmanları farklı düşünmektedirler. Evrimci paleontolog Barbara J. Stahl şöyle yazar:

Bu archaeoceteaların kıvrak formdaki vücutları ve kendilerine özgü testere dişleri, bunların muhtemelen herhangi bir modern balinanın atası olamayacağını açıkça ortaya koymaktadır.22

Deniz memelilerinin kökeni konusundaki evrimci senaryo, moleküler biyolojinin bulguları açısından da çıkmaz içindedir. Klasik evrimci senaryo, balinaların iki büyük grubunun, yani dişli balinaların (Odontoceti) ve balenli balinaların (Mysticeti) ortak bir atadan evrimleştiğini varsayar. Ama Brüksel Üniversitesi'nden Michel Milinkovitch yeni bir teoriyle bu görüşe karşı çıkmış, anatomik benzerliğe göre kurulan söz konusu varsayımın moleküler bulgular tarafından çürütüldüğünü şöyle vurgulamıştır:

Cetaceanların (balinaların) büyük grupları arasındaki evrimsel ilişkiler, morfolojik ve moleküler analizlerin çok farklı sonuçlara varması nedeniyle, daha da problemlidir. Morfolojik ve davranışsal bulgu bütünlerine bakılarak yapılan geleneksel yorumlama, ekolokasyona sahip dişli balinaların (yaklaşık 67 tür) ve filtre sistemiyle beslenen balen balinaların (10 tür) iki ayrı monofilotik (kendi içinde tek kökenden gelen) grup olduğunu varsayar... Öte yandan, DNA üzerinde yapılan filogenetik (evrimsel akrabalık) analizleri... ve amino asit karşılaştırmaları... uzun zamandır kabul edilen bu sınıflandırmayla çelişmektedir. Dişli balinaların bir grubu, yani sperm balinaları, morfolojik yönden kendilerinden oldukça uzak olan balen balinalarına diğer odontocetlerden (dişli balinalardan) daha yakın gözükmektedirler.23

Kısacası, deniz memelileri, kendilerinin yerleştirilmek istendiği hayali evrim şemalarının her birine isyan etmektedirler.

Sonuç

Deniz memelilerinin kökeni konusundaki evrimci propagandada önemli bir rol üstlenen ve National Geographic dergisinin de konu hakkındaki en önemli bilgi kaynağı durumundaki paleontolog Hans Thewissen'in iddialarının aksine, ortada gerçek kanıtlara dayanan bir evrim süreci değil, evrim teorisine göre bir şemaya oturtulmaya çalışılan ama bir türlü bu şemaya uygun gelmeyen kanıtlar vardır.

Kanıtların ön yargısız incelenmesiyle ortaya çıkan sonuç ise, tarihteki farklı canlı gruplarının, birbirlerinden bağımsız olarak, aniden ortaya çıktıklarıdır. Bu da, tüm canlıları Allah'ın yaratmış olduğu gerçeğinin bilimsel bir kanıtıdır.

Deniz memelileri konusundaki iddialı evrimci propaganda ise, bir zamanlar aynı şekilde gündeme getirilen, ama sonra geçersizliği evrimciler tarafından da itiraf edilen "at serileri"ne benzemektedir: Farklı dönemlerde yaşamış çeşitli soyu tükenmiş memeliler ard arda dizilmiş, dönemin evrimcileri bunu "sarsılmaz kanıt" olarak empoze etmişlerdir. Ama zamanla gerçek ortaya çıkmış, birbiri ardına dizilen bu canlıların birbirlerinin atası olamayacağı, farklı dönemlerde ortaya çıkmış ve sonra da soyları tükenmiş bağımsız türler olduğu anlaşılmıştır. Atın evrimi şemalarının sergilendiği "İngiliz Doğa Tarihi Müzesi"nin yöneticilerinden ünlü evrimci paleontolog Colin Patterson ise, hala müzesinin alt katında duran bu şema hakkında şunları söylemek durumunda kalmıştır:

Hayatın doğası hakkında her biri birbirinden hayali bir sürü kötü hikaye vardır. Bunun en ünlü örneğiyse, belki 50 yıl önce hazırlanmış olan ve hala alt katta duran atın evrimi sergisidir. Atın evrimi, birbirini izleyen yüzlerce bilimsel kaynak tarafından büyük bir gerçek gibi sunulmuştur. Ancak şimdi, bu tip iddiaları ortaya atan kişilerin yaptıkları tahminlerin, yalnızca spekülasyon olduklarını düşünüyorum.24

Hayatın doğası hakkındaki kötü hikayelerden biri de, National Geographic'in hararetle savunduğu "balinaların evrimi" masalıdır.

Bulunan Fosilleri "Ara Geçiş Formu" Olarak Yorumlayan Evrimcilerin Karşılaştıkları İki Problem

Bulunan fosilleri evrimin bir delili olarak yorumlayanların karşılaştıkları iki sorun vardır. Bunlardan birincisi, bir türün fosilinin diğerinin atası olup olmadığın anlamak mümkün değildir. Nature dergisinin bilim yazarı Henry Gee'ye göre "fosillerin arasını ayıran zaman aralıkları o kadar büyüktür ki, olası ata torun ilişkisi hakkında kesin bir şey söylenemez."25

Deniz memelilerinin atası olduğu iddia edilen fosiller arasında ise milyonlarca yıllık generasyon farkı vardır. İnsanlar dahi aynı türden olmalarına, ataları ile aralarındaki zaman aralığı sadece yüzlerce yıl olmasına ve elimizde yazılı kayıtlar bulunmasına rağmen, bir insanın büyük büyük büyük annesinin kim olduğunu bulabilmesi çok zordur ve kimi zaman tespit edilemez. Dolayısıyla, ara form oldukları iddia edilen fosillerin birbirleri ile ata-torun ilişkisi içinde oldukları, ancak bir varsayım olabilir.

İkinci olarak, türler arasında sadece bazı benzerliklere bakarak, aralarında ata-torun ilişkisi kurmaya çalışmakta doğru değildir. Bugün gördüğümüz farklı organizmalar arasındaki çarpıcı benzerlikler Darwin'den önce de biliniyordu ve bu benzerlikler ortak bir tasarımın ürünü olarak kabul ediliyordu. Dolayısıyla bu benzerliklere bakarak bunu evrimin bir delili olarak öne sürmek bilimsel bir sonuç değildir.

Ayrıca evrimcilerin, ara geçiş formu olduğunu iddia ettikleri canlıların, nasıl olup da suya çok iyi adapte olabilmiş bir canlıya dönüştüğünü, bunun hangi mekanizmalarla gerçekleştiğini açıklamaları gerekir.

Sadece "ön ayaklar yüzgece dönüştü, arka ayaklar kayboldu, vücuttaki tüyler yok oldu ve bildiğimiz balinanın silgimsi derisine dönüştü" demek yeterli değildir. Ön ayakların yüzgece dönüşebildiklerine veya bir kara canlısının sudaki yaşama en iyi şekilde adapte olabileceği şekilde fizyolojik değişimler göstererek vücut şeklini tamamen değiştirebileceğine dair günümüz canlılarından elimizde hiçbir delil bulunmamaktadır.

Doğada evrimcilerin iddia ettikleri dönüşümü gerçekleştirebilecek hiçbir mekanizma bulunmamaktadır.

Bir kara canlısının denizde yaşayabilmek için ihtiyacı olan adaptasyonlar dikkate alındığında, böyle bir geçiş için "imkansız" kelimesinin bile yetersiz kaldığı görülür. Böyle bir geçişte evrim süreci içinde ara basamaklardan herhangi bir tanesinin bile eksikliği, canlının yaşamasına izin vermeyecek ve evrim sürecini durduracaktır.

Deniz memelilerinin su ortamına geçerken sahip olmaları gereken adaptasyonlar şöyle sıralanabilir:

1. Suyun Korunumu: Deniz memelileri su ortamında yaşamalarına rağmen, su ihtiyaçlarını, balıklar gibi, yani tuzlu sudan faydalanarak gideremezler. Yaşamak için tatlı suya ihtiyaçları vardır. Deniz memelilerinin su kaynakları pek iyi bilinmemesine rağmen, su ihtiyaçlarının büyük kısmını, okyanustaki tuz oranının üçte biri kadar tuz içeren canlıları yiyerek sağladıkları düşünülmektedir. Bu kadar kıt su kaynaklarına sahip deniz memelileri için, suyun azami derecede korunması ve tasarruf edilmesi son derece önemlidir. İşte bu nedenle deniz memelileri, develerde görülen su koruması mekanizmalarına sahiptir. Aynı develer gibi deniz memelileri de terlemez. Böbrekler, üreyi insanlardan çok daha iyi bir şekilde konsantre ederek onlara su kazandırır. Böylece su kaybı en aza indirilmiş olur. Sudan tasarruf en küçük detaylarda bile kendini gösterir. Örneğin anne balina yavrusunu peynir kıvamındaki çok yoğun bir sütle besler. Bu süt insan sütünden on kez daha yağlıdır. Sütün bu derece yağlı olmasının birtakım kimyasal sebepleri vardır. Yağ, yavru tarafından vücuda alındıktan sonra işlenirken yan ürün olarak su açığa çıkar. Böylece anne, en az su kaybıyla yavrusunun su ihtiyacını gidermiş olur.

2. Görme ve Haberleşme: Yunusların ve balinaların gözleri farklı görmelere imkan verecek şekildedir. İnsanlardan ve diğer birçok canlıdan farklı olarak suyun altında ve üzerinde aynı mükemmellikte görebilirler.

Deniz memelilerinin gözü ile kara canlılarının gözü arasındaki farklar şaşırtıcı derecede detaylıdır. Karada gözü bekleyen tehlikeler fiziksel darbeler ve tozdur. Bu nedenle kara hayvanlarının göz kapakları vardır. Su ortamında ise en büyük tehlikeler tuz oranı, derinlere dalarken meydana gelen basınç ve deniz akıntılarının oluşturduğu hasarlardır. Akıntılarla doğrudan temas olmaması için gözler kafanın yan tarafındadır. Ayrıca derin dalışlarda gözü basınca karşı koruyan sert bir tabaka vardır. Dokuz metre derinlikten sonra denizin dibi karanlık olduğu için, su memelilerinin gözü, karanlık ortamlara uyum sağlayabilmeyi sağlayan birçok özellikle donatılmıştır. Lens mükemmel bir daire biçimindedir. Işığa hassas olan çubuk hücreleri, renklere ve detaylara duyarlı olan koni hücrelerinden daha fazladır. Dahası, gözlerde özel bir fosforlu tabaka vardır. Bu sebeple deniz memelilerinin karanlık ortamlardaki görüşleri kuvvetlidir.

Yine de deniz memelilerinin birincil algıları görme değildir. Kara memelilerinin aksine, onlar için duyma çok daha önemlidir. Görme ışık gerektirir, ama duyma için böyle bir ihtiyaç yoktur. Birçok balina ve yunus, deniz dibindeki karanlık bölgelerde bir tür doğal "sonar" sayesinde avlanır. Özellikle dişli balinalar ses dalgaları aracılığıyla "görebilir". Ses dalgaları, aynı görmede olduğu gibi, odaklanır ve bir noktaya gönderilir. Geriye dönen dalgalar, hayvanın beyninde analiz edilir ve yorumlanır. Bu yorum, hayvana karşısındaki cismin biçimini, büyüklüğünü, hızını ve konumunu açıkça belli eder. Bu canlılardaki sonik sistem inanılmaz derecede hassastır. Örneğin bir yunus suya atlayan bir kişinin "içini" de algılayabilir. Ses dalgaları yön bulmanın yanı sıra haberleşme için de kullanılır. Birbirinden yüzlerce kilometre uzaktaki iki balina ses kullanarak anlaşabilir.

Bu hayvanların haberleşmek ve yön bulmak için çıkarttıkları sesi nasıl ürettikleri sorusu hala büyük oranda cevapsızdır. Ancak bilinenler arasında, yunusun vücudundaki çok şaşırtıcı bir ayrıntı dikkat çeker: Hayvanın kafatası yapısı, beyni bile tahrip edecek kadar sürekli ve şiddetli bir biçimde yaydığı ses bombardımanından korunmak için ses yalıtımlıdır.

Şimdi tüm bunların üzerinde düşünelim. Deniz memelilerinin sahip oldukları tüm bu şaşırtıcı özellikler, evrim teorisinin yegane iki mekanizması, yani mutasyon ve doğal seleksiyon kanalıyla oluşmuş olabilirler mi? Hangi mutasyon bir yunusun bedenine sonar sistemi yerleştirebilir ve sonra da hayvanın beynini sonardan korumak için kafatasını ses yalıtımlı hale getirebilir? Hangi mutasyon, bu canlılara karanlık sularda görmelerini sağlayacak göz yapıları kazandırabilir? Hangi mutasyon, eskiden karada yaşadıkları öne sürülen bu hayvanların "suya geçiş"lerini sağlayabilir? Hangi mutasyon, bu hayvanların bedenlerine suyu en ekonomik şekilde kullanmalarını sağlayacak hassas mekanizmaları yerleştirebilir?

Yunusların sahip olduğu sonar sisteminin tesadüfi mutasyonlarla oluşması imkansızdır.

Bu soruları çoğaltmak mümkündür. Ve evrim teorisinin bunların hiçbirine verebilecek bir cevabı yoktur. Balıkların sularda "tesadüfen" oluştuklarını, sonra yine tesadüfler yardımıyla karaya çıkıp sürüngen ve memelilere evrimleştiklerini, sonra da bu memelilerin yeniden suya dönerek suda yaşam için gerekli olan özellikleri yine tesadüfen kazandıklarını öne süren, tüm bu fantastik hikayeyi yazan evrim teorisi, bu aşamaların hangisini kanıtlayabilir? Cevap her seferinde olumsuzdur. Evrim teorisi bu aşamaların gerçekleştiğini ispatlamak bir yana, bunların gerçekleşmeleri için en küçük bir ihtimalin var olduğunu bile ispatlayamamaktadır.

Kısacası, tüm diğer temel canlı gruplarında olduğu gibi, deniz memelilerinde de "evrim" iddiasını destekleyebilecek hiçbir bulgu yoktur. Bu canlıların sözde ataları olan kara memelilerinden rastlantısal mutasyonlar sonucunda evrimleşmeleri ise kesinlikle imkansızdır.

Bilimsel bulgular, tüm canlılar gibi deniz memelilerin de, sahip oldukları kompleks özelliklerle birlikte yaratıldıklarını göstermektedir. Bu, tüm canlıları yoktan var etmiş olan Yüce Allah'ın yaratma sanatıdır.

 

HÜRRİYET BİLİM DERGİSİNİN DOĞUM VE EVRİM KONUSUNDAKİ YANILGILARI

Hürriyet Bilim dergisinin 1 Nisan tarihli sayısında "İnsan neden yardımsız doğmuyor?" başlıklı bir yazı yayımlandı. İnsanın maymunsu canlılardan evrimleştiğinde ısrar eden bu yazı, aşağıda bilimsel gerçeklere aykırı yönleri ile ele alınacak, içerdiği hatalı mantıklar gözler önüne serilecektir.

Beynin Büyüklüğü Doğuma Engel Değildir

Hürriyet Bilim dergisine göre büyük beynimiz doğumu zorlaştıran bir etkendir. Buna karşılık, insanın sözde atası olan maymunsu canlılar daha küçük kafalarının sağladığı avantaj sayesinde daha kolay doğum yapabilmektedirler. Dergi, büyük bir beyine sahip olabilmek için bu zorluğa katlandığımızı, böyle riskli bir doğumu tercih ettiğimizi iddia etmiştir.

Öncelikle insan beyninin sahip olduğu büyüklüğün doğumu zorlaştırdığı iddiası tamamen yanlıştır. Kafatası esnek yapısı sayesinde doğum sırasında doğum kanalının şeklini kolayca almaktadır. Bu nedenle beynimizin doğumda bir sorun olduğu öne sürülemez. Doğum zaten dışarıdan herhangi bir müdahale olmadan başlayan ve ilerleyen bir süreçtir. Bebek anne karnında iken doğum kanalına kendi kendine kafasını sokar. Daha sonra yine bebeğin gerçekleştirdiği bir dizi hareket sayesinde, bebek doğum kanalında çıkışa doğru ilerler. Bu arada içinde bulunduğu ve tamamen kaslardan oluşan rahim kasılarak onu dışarıya doğru iter.

Gerçekte bu olayda çok hassas bir tasarım vardır ve bu da açık bir yaratılış mucizesidir. Bunu görmek için bebeğin doğum sırasında yaptığı hareketleri sırasıyla inceleyelim: Bebek önce başını öne doğru eğer. Çenesi göğsüne değmektedir. Bu annenin leğen kemiğinin içindeki doğum kanalına başını sokması demektir. İşte bu sırada doğum sancıları başlar. Rahimin her kasılmasıyla yani her doğum sancısıyla beraber bebek çıkışa biraz daha ilerler. Sonra başını sağa çevirir. Bu hareket yassı olarak devam eden doğum kanalına başının uyum sağlayacağı tek harekettir. İlerleyen dakikalarda sağa çevrili başını yukarı doğru kaldırır. Saçlı derisi artık çıkışta görünmüştür. Önce alnı, yüzü ve çenesi çıkar. Tüm kafasının çıkması ise en kolayıdır. Çünkü kafatasını oluşturan kemikler birbiriyle kaynamamıştır. Bu sayede birbirlerinin üzerinde kayarlar. Böylece kafatası doğum kanalının şeklini kolayca alır. Bu yüzden pek çok bebek doğduğunda ve yaşamının ilk haftaları boyunca yanlardan basık ve yukarı doğru uzamış mermi şeklindeki kafasıyla ilginç bir görünüme sahiptir. (Bebeklerin kafatası kemikleri doğumdan aylar sonra birbirlerine kaynamaya başlar, bu nedenle uzun süre kafalarının tepe kısmında yumuşak, kemiksiz bir bölge olur.)


Bir bebeğin doğumunun öncesinde ve sonrasında binlerce mucize meydana gelir.

Görüldüğü gibi hem anne rahminin yapısı, hem bebeğin kafatası yapısı hem de doğum sırasında gösterdiği davranışlar, birbirine tam bir uyum içindedir. Özel tasarlanmış olduğu açıkça anlaşılan bu uyum, insanın doğumunun Allah'ın kontrolündeki bir mucize olduğunu gösterir. Allah bir Kuran ayetinde doğum mucizesi için şöyle bildirmektedir:

Ey insanlar, eğer dirilişten yana bir kuşku içindeyseniz, gerçek şu ki, Biz sizi topraktan yarattık, sonra bir damla sudan, sonra bir alak'tan (embriyo), sonra yaratılış biçimi belli belirsiz bir çiğnem et parçasından; size (kudretimizi) açıkca göstermek için. Dilediğimizi, adı konulmuş bir süreye kadar rahimlerde tutuyoruz. Sonra sizi bebek olarak çıkarıyoruz... (Hac Suresi, 5)

Bu mucizevi doğum olayında, Hürriyet Bilim'in iddiasının aksine, insan beyninin büyüklüğü nedeniyle yaşanan bir sorun da yoktur. Bebeklerin kafatası kemiklerinin henüz kaynamamış olması, doğumu kolaylaştırır.

İnsan, Beynin Büyüklüğünü Seçmez

Hürriyet Bilim'in yazısındaki en tutarsız iddia ise, "insanoğlunun büyük bir beyine sahip olmayı tercih ettiği"nin ileri sürülmesidir. İnsanın bu amaçla zorlu bir doğumu yeğlediği gibi bir mantık kurulmuştur. Oysa beyin büyüklüğü isteğe bağlı değildir. İnsanın, sahip olacağı beyin üzerinde düzenleme yapması da söz konusu olamaz. Bununla beraber doğum safhaları üzerinde bebeğin ya da annenin bir tasarrufu da yoktur. Doğal seleksiyon gibi bilinçsiz süreçler de böyle bir tercihte rol oynayamaz.

Hürriyet Bilim'in Kafa Karışıklığı

Hürriyet Bilim dergisindeki yazının son derece çelişkili olan iddiası ise, maymunların doğumunun insana göre daha kolay (ve daha avantajlı) olduğunu anlatıp, sonra da buradan "maymundan insana evrim" senaryosuna malzeme bulmaya çalışmasıdır.

Oysa burada bahsedilen durum, evrim teorisine doğrudan ters düşmektedir. Bilindiği gibi evrim teorisi, farklı biyolojik yapılar içinde daha avantajlı (yaşama şansı yüksek) olanların seçileceği ve diğerlerinin eleneceği varsayımına dayanır. Darwinizm'in en temel fikridir bu. Bu durumda, eğer maymunların doğumu insanlara göre daha avantajlı ise, evrim teorisine göre insanların elenmiş olması gerekir!

Hürriyet Bilim ise, maymunların doğumunun (kafataslarının küçüklüğü nedeniyle) insana göre daha kolay ve avantajlı olduğunu anlatmakta, sonra da bunu evrim teorisine bağlamaya çalışmaktadır. Bir başka deyişle, evrim teorisinin aleyhinde olan bir delili, sanki lehinde gibi göstermeye çalışmaktadır.

Hürriyet Bilim yönetiminin, eğer konuyu ön yargısız ve akılcı olarak değerlendirirlerse, bu çelişkiyi fark edeceklerini umuyoruz. Umulur ki, bu gibi çürük mantıklarla evrim propagandası yapmaya çalışmak yerine, aklın yolunu seçer, yani insanın ve canlıların yaratılmış olduğu gerçeğini kabul ederler.

 

MİLLİYET GAZETESİNİN YANILGILARLA DOLU EVRİM HABERİ

4 Şubat 2002 tarihli Milliyet gazetesinde, "Evrimin Sonuna Geldik" başlıklı bir haber yayınlandı. İlk olarak 3 Şubat 2002 tarihinde The Observer gazetesinde "Is Human Evolution Finally Over?" (İnsanın Evrimi Sonunda Bitti mi?) başlığı ile yayınlanan bu haberde, Steve Jones isimli bir bilim adamının iddialarına yer verilmekteydi.

Haberde, Londra Üniversitesi'nden Prof. Steve Jones'un "Zayıflar biyolojik olarak elendi. İnsanoğlu gelişim sürecinde en son noktaya geldi. Batı'da evrim bitti" iddiasına yer verilmekteydi. Bilimsel bir anlam taşımayan, sadece evrim propagandası amacıyla ileri sürülen bu iddianın içerdiği çelişki ve yanılgıları açıklamakta yarar görmekteyiz.

Doğal Seleksiyon, Türleri Evrimleştirmez

Prof. Jones, habere konu olan tezinde, evrimcilerin klasik iddiasını yinelemekte ve doğal seleksiyon sonucunda zayıf olan insanların tamamen elendiklerini ve bunun sonucunda Batılı insanların evrimin en son basamağına ulaştıklarını belirtmektedir.

Charles Darwin, evrim teorisini öne sürerken, doğal seleksiyon kavramına dayanmıştı. Doğal seleksiyon, doğada zayıf veya dezavantajlı olan canlıların elenmeleri, çevre şartlarına daha uygun olanların hayatta kalarak yeni nesiller üretmeleri için kullanılan bir ifadedir. Darwin ise doğal seleksiyon denen bu mekanizmanın, türleri evrimleştirdiğini ve yeni canlı türlerinin bu şekilde oluştuğunu öne sürmüştür.

Darwin'in bu iddiası her ne kadar, 19. yüzyılın bilimsel koşullarında kolay kabul gördüyse de, zaman içinde doğal seleksiyonun canlıları evrimleştirici bir etkisi olmadığı bilimsel kanıtlarla ortaya çıktı. Evrim teorisine inanmasına rağmen, teoriyi birçok yönü ile eleştiren Jeremy Rifkin, Darwin'in Çöküşü isimli kitabında, doğal seleksiyonun evrimleştirici bir gücü olmadığının artık bilindiğini şöyle açıklamaktadır:

Doğal seleksiyon teorisi yüzyılı aşkın bir süredir biyolog meslektaşlarımız ve genelde tüm dünya tarafından yeryüzünde hayatın gelişimini açıklayan bir teori olarak hiç eleştirilmeden kabul gördü. Bilim adamları teoriyi olduğu gibi kabul edince, onun temelini oluşturan varsayımları pek dikkatli incelemediler. Eğer bu varsayımlara dikkatli bakmış olsalardı, teoriyi desteklemek için ortaya konulan aldatıcı delilleri gördükçe kendilerinden utanırlardı. Ama artık bugün, ilk defa olmak üzere, bilim adamları doğal seleksiyon görüşünü eleştirel bir incelemeye tabi tutmaya başlamışlardır. Onların bulguları hem teoriyi, hem de bizzat bilimin kendisini sarsmaktadır.26

Doğal Seleksiyon, sadece çevresine iyi uyum sağlayabilen, güçlü bireylerin hayatta kalma oranını daha da artıran bir mekanizmadır. Örneğin, karlarla kaplı bir bölgede yaşayan beyaz tavşanlar, kahverengi tavşanlara oranla daha avantajlıdırlar; çünkü daha iyi kamufle olurlar. Bu nedenle, nesilleri de daha uzun süre devam eder. Kahverengi tavşanlar ise, zaman içinde daha kolay av oldukları için, yok olur, ya da azalırlar. Ancak, bu mekanizma hiçbir zaman tavşanların başka canlılara evrimleşmesine neden olmaz. Tavşanları başka canlılara evrimleştirmek bir yana, daha önceden var olmayan bir tavşan varyasyonunun oluşmasını bile sağlamaz. (Yani beyaz veya kahverengi tavşanlar, doğal seleksiyon sayesinde ortaya çıkmış değillerdir. Onlar genetik havuz içinde zaten vardırlar, doğal seleksiyon sadece var olan bu iki farklı tipten birisinin nüfusunun artmasına neden olur.) Doğal seleksiyonun canlıların evrimini açıklayan bir mekanizma olmadığı Netcevap serisinin diğer kitaplarında detaylı olarak anlatıldığı için burada ayrıntılara girilmeyecektir. (Detaylı bilgi için bkz. Evrimcilere Net Cevap I-2-3, Harun Yahya, Araştırma Yayıncılık)

Doğal Seleksiyon ve İnsanın Hiç Gerçekleşmeyen Evrimi


İnsanlık kendisi için tehdit oluşturan birçok hastalıktan veya tehlikeden kurtulmuştur. Örneğin çok yakın bir geçmişte insanların büyük bir bölümü verem gibi hastalıklardan dolayı çok genç yaşlarda hayatını kaybederken, günümüzde verem bir ölüm nedeni olmaktan çıkmıştır. Ancak, bu tarz gelişmelerin hiçbiri, hiçbir zaman insanların evrimleşmelerine neden olmamıştır ve olmayacaktır da. İnsan, en başından beri hep insan olarak vardır ve insan olarak var olmaya devam edecektir.

Darwin, Türlerin Kökeni isimli kitabında hayvanların ve bitkilerin doğal seleksiyon yoluyla evrimleştiklerini, zayıf olan türlerin ise bu yolla elenerek yok olduklarını öne sürdükten sonra, İnsanın Türeyişi isimli kitabında aynı iddiayı insanlar için de tekrarlamıştı. Darwin'e göre, bazı insan ırkları diğerlerine göre daha üstündü; yani daha önce evrimleşmişti ve bu nedenle diğer ırklara (Darwin'in deyimi ile "aşağı olan ırklara") karşı üstün gelmişlerdi. Darwin'in üstün saydığı ırk ise, Batı toplumları idi.

İnsanlığın her geçen gün yeni bir bilimsel gelişmeye imza attığı, tıptan teknolojiye kadar her alanda büyük ilerlemeler kaydettiği gözle görülen bir gerçektir. Bu gelişmelerin sonucunda ise, insanlık kendisi için tehdit oluşturan birçok hastalıktan veya tehlikeden kurtulmuştur. Örneğin çok yakın bir geçmişte insanların büyük bir bölümü verem gibi hastalıklardan dolayı çok genç yaşlarda hayatını kaybederken, günümüzde verem bir ölüm nedeni olmaktan çıkmıştır. Benzer şekilde günümüzde tam olarak çaresi bulunamayan kanser için, yakın bir gelecekte bir çare bulunduğunda, kanser de ölüm sebebi olmaktan çıkacak ve belki insanların yaşam süreleri böylece daha da artacaktır. Ancak, bu gelişmelerin hiçbiri, hiçbir zaman insanların evrimleşmelerine neden olmamıştır ve olmayacaktır da. İnsan, en başından beri hep insan olarak vardır ve insan olarak var olmaya devam edecektir.

Dolayısıyla, Prof. Jones'un iddiası temelinde yanlıştır. Belki Prof. Jones insanlığın ulaşabileceği en son teknolojik imkana ulaştığını öne sürebilir veya bundan sonra insanların ömürlerini daha fazla uzatacak bir buluş olmayacak diye bir kehanette bulunabilir. Bunları kendince bazı verilerle de destekleyebilir. Ancak, hiçbir zaman gerçekleşmemiş olan bir sürecin, yani evrimin bittiğini iddia etmesi, temelden yanlıştır. Evrim hiçbir zaman gerçekleşmediği için, bundan sonra devam etmesi ve sona ermesi söz konusu değildir.

Evrim Teorisi, Hiçbir Delile Dayanılmadan İnanılan Bir Dindir


Thomas Huxley, kitaplarında yer alan sahte iddialarla insanları bilim adına kandırmıştır.

Evrim teorisinin hiçbir bilimsel delili yoktur. Ancak 19. yüzyılda giderek daha da güçlenen materyalist felsefeye, sadece görünüşte bilimsel olarak bir destek sağladığı için, ateist bilim adamları tarafından büyük bir şevkle benimsenmiş ve adeta bir din gibi gözü kapalı, hiç sorgulanmadan kabul edilmiştir. Evrim teorisi bir bilim değil, ideolojik nedenlerle savunulan bir dogmadır. İşte bu nedenle, bazı bilim adamları her gelişmeyi veya olayı evrimin bir delili veya göstergesi sunmaya özel gayret ederler. Böylece, sorgulamadan inandıkları bir dinin propagandasını yaptıklarına inanırlar. Milliyet gazetesindeki haber de bu niteliklere sahiptir.

Darwinizm'e getirdiği büyük eleştirilerle tanınan Evolution of Living Organisms (Canlı Organizmaların Evrimi) isimli kitabın yazarı, ünlü Fransız zoolog Prof. Pierre Paul Grassé, Darwinizm'in gerçek bir bilim olmadığını şöyle açıklar:

Gizli saklı varsayımların, ham, hatta yanlış dayanaklı sonuçlarının bazen iyi, bazen kötü kullanımıyla sahte bir bilim yaratıldı. Bu sahte bilim, biyolojinin tam kalbine kök salmakta ve temel kavramların kesinliğinin kanıtlandığını - ki kanıtlanmamıştır- samimiyetle inanan birçok biyokimyacı ve biyoloğu yanlış yöne sürüklemektedir.27

Evrim teorisinin sahte bir bilim olduğu gerçeği, 20. yüzyılın ikinci yarısındaki bilimsel gelişmelerle açığa çıkmış ve giderek daha fazla bilim adamı bunu kabul etmiştir. Örneğin İngiliz zoolog Leonard Matthews, bir evrimci olmasına rağmen, objektif bir yorumda bulunmuş ve yıllar önce, Darwin'in Türlerin Kökeni isimli kitabının baskılarından birinin önsözüne şunları yazmıştır:

Evrim gerçeği biyolojinin omurgasıdır, bu sebeple de kanıtlanmamış bir teori üzerine temellendirilmiş olmak gibi bir ayrıcalıklı konumu vardır. Öyleyse evrim teorisi bir bilim midir? Yoksa bir inanç mı?28

Kuşkusuz evrim teorisi bir inançtır, hem de batıl bir inançtır; Darwin'in teorisi, hayatın nasıl geliştiğine dair birçok insanın paylaştığı, ama hiçbir delili olmayan bir inancı temsil etmektedir. Elbette ki herkes inançlarını, teorilerini ve kişisel görüşlerini belirleme ve koruma hakkına sahiptir. Ancak evrimciler, evrim teorisinin bir inançtan da öte mutlak ve tartışılmaz bir gerçek olduğunu sanmakta ve bu nedenle evrim teorisine getirilen hiçbir eleştiriye tahammül edememektedirler. Darwin'in Türlerin Kökeni isimli kitabının bir başka baskısının önsözünü yazan böcekbilimci W. R. Thompson, evrime bu şekilde dogmatik olarak bağlı olanların bilimsellikle uyuşmayan tavırlarını şöyle eleştirmiştir:

İnsanların bilimsel olarak tanımlayamadıkları bir doktrini hep birlikte savunmaları ve bu doktrine yönelik eleştirileri bastırarak, doktrinin karşılaştığı sorunları yok sayarak onu güvence altına almaları bilim açısından anormaldir ve hoş karşılanmayacak bir durumdur.29

Jeremy Rifkin ise, evrimcilerin evrim dinine bağlılıklarını şöyle açıklar:

Bugün evrimci herşeyiyle sadık bir mümindir; doğal seleksiyonla vaftiz olmuş, müjdeyi (vahyi) yaymak ve diğer türdeşlerinin Darwin öğretilerini kabul etmeleri için tebliğe soyunmuştur.30

Sonuç

İşte her gün yeni bir evrim teorisi yorumuyla medyada boy gösteren evrimci otoriteler, söz konusu dogmatik Darwinistlerdir. Ellerinde evrim teorisi lehinde bir kanıt olmamasına rağmen, ısrarla yeni spekülasyonlar üretmekte, senaryolar yazmakta ve bunları toplumun bilinç altına kazımaya çalışmaktadırlar. Milliyet gazetesinin bu yüzeysel propagandalara daha fazla araç olmayacağını umuyoruz. Kaldı ki bugün okuyucularının büyük bir bölümü, evrim teorisinin akıl ve bilim dışı bir senaryo olduğunun, evrimcilerin ise batıl bir dine bağlandıklarının bilincindedir.

 

MSNBC.COM'DAN DOĞAL SELEKSİYONLA İLGİLİ ÇARPITMA

Doğal Seleksiyonla İlgili Çarpıtma Msnbc.com haber portalında "Natural selection gets help from humans" (Doğal seleksiyon insanlardan yardım alıyor) başlıklı bir haber yayınlandı. 4 Temmuz 2005 tarihli haberde, Himalaya dağlarında yetişen ve tıbbi tedavide kullanılan kar lotusu bitkisinin (Saussurea laniceps) bölgeyi ziyaret eden turistler tarafından giderek daha fazla toplanır olduğu, buna bağlı olarak, çiçeğin ebat olarak küçülmeye başladığının gözlemlendiği aktarılıyordu. Buna karşılık, S. Medusa isimli ikinci bir tür, fazla toplanmadığı için herhangi bir değişim ortaya koymuyordu.

Msnbc.com yazısında, bu durum, insanların farkında olmadan doğal seleksiyona sebebiyet verdiği şeklinde yorumlanıyor, konuya dair bulgularını PNAS dergisinde yayınlayan araştırmacıların bu doğrultuda ifadelerine yer veriliyordu.

Çiçek popülasyonunda iri çiçeklerin insanlar tarafından tercih edilip toplanması sonucu popülasyonun giderek daha küçük çiçeklerden meydana gelmesini doğal seleksiyonla bağdaştırmada herhangi bir yanlışlık bulunmamaktadır. Ancak Msnbc.com, konuyla ilgili yorumlarını bu kadarla sınırlandırmamakta, Charles Darwin'in evrimi doğal seleksiyonla açıkladığını iddia etmektedir, ki bu son yüz kırk yıl boyunca yapılan deney ve gözlemler yok sayılarak ortaya konan yanlış iddiadır.

Charles Darwin, döneminin ilkel bilimsel atmosferinde doğal seleksiyonun canlıların çevreye daha uyumlu varyasyonlarını seçeceği ve böylelikle onları başka canlılara evrimleştireceğini 'varsaymıştır'. Ancak gerek doğada, gerekse laboratuvar ortamında yapılan çok sayıda çalışma bu varsayımı boşa çıkarmıştır. Öyle ki, Darwin'den bu yana, doğal seleksiyonun canlıları evrimleştirdiğine dair tek bir bulgu ortaya konamamıştır. Ünlü bir evrimci olan İngiliz Doğa Tarihi Müzesi baş paleontoloğu Colin Patterson, bu gerçeği şöyle kabul etmektedir:

"Hiç kimse doğal seleksiyon mekanizmalarıyla yeni bir tür üretememiştir. Hiç kimse böyle bir şeyin yakınına bile yaklaşamamıştır. Bugün neo-Darwinizm'in en çok tartışılan konusu da budur." (Colin Patterson, "Cladistics", Brian Leek ile Röportaj, Peter Franz, 4 Mart 1982, BBC)

Himalalayalarda gerçekleşen bu değişim, Darwin'in iddia ettiği gibi canlıları başka canlılara dönüştürebilcek bir değişim değildir. Nitekim Msnbc.com yazısında Saussurea laniceps'in başka bir bitkiye dönüştüğü değil, sadece ebat olarak küçüldüğü anlatılmaktadır.

Bu küçülme, tür içinde sınırlı olan bir değişimle ilgilidir. Tür içinde gerçekleşen değişim, mevcut varyasyonların popülasyon içindeki oranlarındaki bir değişimdir, yani mevcut gen havuzu içinde gerçekleşen sınırlı bir olaydır. Bu değişimde canlının DNA'sına yeni genetik bilgi eklenmez, böylece bir başka türe doğru bir dönüşüm yaşanmaz. Bu anlatılanlar, önde gelen evrim biyologlarının çok sayıda deney ve gözlem karşısında kabul etmek zorunda kaldıkları bir gerçektir. (Daha fazla bilgi için bkz. "Mikroevrim" İtirafları )

Dolayısıyla kar lotusundaki değişimi, Charles Darwin'in evrim teorisiyle bağdaştıran bir anlatım haklı sebepleri olan bir anlatım değildir. Msnbc.com'a bilimsel bulguları Darwinizm uğruna çarpıtmaktan vazgeçmeye davet ediyoruz.

 

FEN VE TEKNOLOJİ İLKÖĞRETİM 8. SINIF DERS KİTABINDA GEÇEN DARWİNİST İDDİALARA CEVAPLAR

Fen ve Teknoloji İlköğretim 8. Sınıf Ders Kitabında Geçen Darwinist İddialara Cevaplars. 46

"Adaptasyonların evrime katkıda bulundukları" aldatmacası:

  • Adaptasyon "uyum sağlama" demektir. Bir canlının, bulunduğu çevrede daha iyi yaşamasını ve üremesini sağlayan özelliğidir.
  • Evrim teorisi, adaptasyon kavramına iddialarını kanıtlayabilmek amacıyla bir anlam daha ekler ve içinde bulunduğu koşullara adaptasyon sağlayan canlıların zaman içinde tür değiştirdiklerini iddia eder. Ancak bu bir aldatmacadır.
  • Bir canlı türü, "genetik potansiyeli" olanak verdiği ölçüde bulunduğu ortamdaki değişikliklere adapte olur. Eğer "genetik potansiyeli" bu değişikliklere adapte olmasına imkan vermiyorsa, o zaman bu tür, değişen koşullara adapte olamaz ve zaman içinde yok olur.
  • Bir canlı, bulunduğu ortama uyum sağlamadığı takdirde hiçbir zaman yeni özellikler edinip başka bir türe dönüşemez. Yaşamını kolaylaştıracak yeni bir organa veya uzva sahip olmaz. Kendi genetik bilgisi içinde küçük değişimler gösterse de her zaman aynı türün bireyi olarak kalır.
  • Dolayısıyla adaptasyonları evrime delil olarak göstermek, tıpkı doğal seleksiyon mekanizmasını evrime delil olarak göstermek gibi bir aldatmacadır.

s. 47

"Doğal seçilimin yeni türlerin ortaya çıkışını sağladığı" iddiasının geçersizliği:

  • Söz konusu ders kitabında, Lamarck'ın evrim fikrinin geçersizliğinin belirtilmesinden hemen sonra, Darwin'in evrim iddiası tanıtılmıştır. Darwin'in doğal seleksiyonla türlerin oluştuğuna dair iddiasına ise ünlü sanayi devrimi kelebekleri senaryosu örnek olarak verilmiştir.
  • Sanayi devrimi kelebekleri senaryosu bir doğal seçilim örneğidir. Fakat bu örnekte hiçbir zaman yeni bir tür oluşmamış, türlere yeni bir bilgi eklenmemiştir. Dolayısıyla bu, bir evrimleşme örneği değildir.
  • İngiltere'de endüstri devriminin başladığı sıralarda, Manchester yöresindeki ağaçların kabukları açık renklidir. Bu nedenle bu ağaçların üzerlerine konan koyu renkli güve kelebekleri, bunlarla beslenen kuşlar tarafından kolayca fark edilir ve avlanırlar. Fakat elli yıl sonra endüstri kirliliğinin sonucunda ağaçların kabukları koyulaşır ve buna bağlı olarak bu kez açık renkli güveler kuşlar tarafından sık olarak avlanmaya başlarlar. Sonuçta açık renkli kelebekler sayıca azalırken, koyu renkliler fark edilmedikleri için çoğalır.
  • Ancak bunun sözde evrim ile hiçbir ilgisi yoktur. Çünkü yaşanan doğal seleksiyon, daha önce doğada var olmayan bir türü ortaya çıkarmış değildir. Endüstri devrimi öncesinde de kelebek popülasyonu içinde siyah bireyler zaten vardır. Sadece, var olan kelebek türlerinin sayıları değişmiştir. Kelebekler "tür değişimi"ne yol açacak biçimde yeni bir organ ya da özellik edinmemişlerdir.
Darwinistler söz konusu iddiayı, sahte evrime delil olarak gösterebilmek için sahtekarlığa başvurmaktan da geri kalmamışlardır. Amatör bir biyolog olan H.B.D. Kettlewell, söz konusu iddianın evrimleşme olduğunu ispat edebilmek için ölü kelebekleri ağaç kabuklarına TUTKALLA YAPIŞTIRIP resimlerini çekmiş ve yayınlamıştır. Bunun bir sahtekarlık olduğu ise bir süre sonra bir Amerikalı biyoloji öğretmeni tarafından ortaya çıkarılmış ve pek çok Darwinist bu sahtekarlığın bir utanç vesilesi olduğunu itiraf etmek zorunda kalmıştır.
  • Sonuç olarak sanayi kelebekleri hikayesi, bir Darwinist sahtekarlıktır ve hiçbir şekilde sözde evrime delil teşkil etmemektedir. Darwinistler, bir kanıt getirmek istiyorlarsa, türlerde yeni özelliklerin geliştiğini ve türlerin birbirine dönüşümünü gösteren ara fosilleri gösterebilmelidirler. Ancak ellerinde tek bir tane bile delil yoktur. Dolayısıyla iddiaları, demagojiden öteye geçememekte, bilimsel bulgulara kesin olarak karşı gelmektedir.

 

SCIENTIFIC AMERICAN'IN 15 YANILGISI

Doğal Seleksiyon Hakkındaki Yanılgı I (Soru 2)

Scientific American editörü John Renie, 15 sorusunun ikisinde doğal seleksiyon kavramını ele almaktadır. Bunların ilkinde (soru 2) doğal seleksiyonun bir tötoloji (yani kısır döngü mantığı) olduğu yönündeki itirazı cevaplamaya çalışmaktadır. İkincisinde ise (soru 11) doğal seleksiyonun mikroevrim sağlayabileceği ancak makroevrim sağlamadığı yönündeki itiraza yanıt vermeye uğraşmaktadır.

İlk makalede Renie'nin referans verebildiği tek örnek, Peter P. Grant'in Galapagos adalarındaki ispinozlar üzerinde yaptığı ünlü gözlemlerdir. Renie, bu örneği kısaca "population shifts in the wild" (doğadaki popülasyon değişimleri) olarak tanımlamakta ve doğal seleksiyonla evrime delil saymaktadır. Oysa Peter P. Grant'in çalışmaları, Galapagos'taki ispinoz popülasyonlarının doğal şartlardaki değişimlere göre sadece "dalgalandıklarını", yani belirli bir yönde değişim geçirmediklerini göstermiştir. Dahası, 13 ayrı tür olarak tanımlanan bu ispinoz popülasyonlarının gerçekte çok daha az sayıda türe ayrıldıklarını ve bunun da ötesinde, sözkonusu farklı türlerin birbirleriyle birleşme eğiliminde olduklarını ortaya koymuştur. Bunların anlamı; doğal seleksiyonun Galapagos adalarındaki ispinoz türleri üzerinde evrim (yani belirli bir yönde gelişme ve yeni tür oluşumu) sağlamadığıdır.

Biyolog Jonathan Wells, Evrimin İkonaları adlı önemli kitabında Grant'in çalışmasını bütün detaylarıyla ele almış ve yukarıda belirttiğimiz sonucu gözler önüne sermiştir. Rennie'nin buna rağmen hala ve ısrarla Grant'in Galapagos gözlemlerine atıfta bulunması, tek kelimeyle çaresizlik ifadesidir.

Doğal Seleksiyon Hakkındaki Yanılgı II (Soru 11)

Rennie'nin doğal seleksiyon hakkındaki ikinci soruda (soru 11'de) yaptığı küçük kaçamak da ilgi çekicidir. Soru şudur:

"Doğal seleksiyon mikroevrimi açıklayabilir, ama yeni türlerin ve daha üst yaşam kategorilerinin kökenini açıklayamaz."

Rennie'nin bu soruya verdiği cevap ise, Ernst Mayr'ın bilim dünyasının gündemine getirdiği "allopatrik türleşme" kavramına dayanmaktadır.

Buradaki yanılgıyı göstermek için, öncelikle sözkonusu "allopatrik türleşme" kavramını ve bunun temeli olan "coğrafi izolasyon"u belirtmek gerekir: Bilindiği gibi her canlı türü içinde, genetik varyasyondan kaynaklanan farklılıklar vardır. Eğer bu türe ait canlıların arasına coğrafi bir engel girerse, yani birbirlerinden "izole" olurlarsa, o zaman birbirinden kopmuş olan bu iki grubun içinde büyük olasılıkla farklı varyasyonlar ağır basmaya başlar. Aynı türe ait olmalarına rağmen, aralarında belirgin morfolojik farklar bulunan bu gibi varyasyonlara "alt tür" adı verilir.

Rennie'nin bahsettiği Türleşme iddiası buradan sonra devreye girer. Bazen, coğrafi izolasyon yoluyla birbirlerinden kopmuş olan A ve B varyasyonları, bir şekilde yeniden biraraya getirildiklerinde, birbirleri ile çiftleşmezler. Çiftleşmedikleri için de, modern biyolojinin "tür" tanımlamasına göre, "alt tür" olmaktan çıkıp, "ayrı türler" haline gelmiş olurlar. Buna "türleşme" (speciation) adı verilir.

Ancak burada iki önemli nokta vardır:

1) Birbirlerinden izole olmuş olan A ve B varyasyonları, biraraya geldiklerinde çiftleşmiyor olabilirler. Ama bu olgu çoğu zaman "çiftleşme davranışı"ndan kaynaklanır. Dolayısıyla aslında genetik bilgi açısından hala aynı türe aittirler. (Nitekim bu nedenle "tür" kavramı biyolojide tartışma konusu olmaya devam etmektedir.)

2) Asıl önemli nokta ise, söz konusu "türleşme"nin, bir genetik bilgi artışı değil, aksine genetik bilgi kaybı anlamına gelmesidir. Ayrışmanın nedeni, varyasyonlardan birinin veya her ikisinin yeni bir genetik bilgi edinmiş olmaları değildir. Böyle bir genetik bilgi eklenmesi yoktur.

Aksine, daha önceden farklı genetik bilgileri aynı anda barındıran popülasyon yerine, şimdi genetik bilgi yönünden daha fakirleşmiş iki popülasyon vardır.

Dolayısıyla Rennie'nin evrim örneği olarak gösterdiği söz konusu "türleşme"nin evrim teorisini destekler hiçbir yönü yoktur. Çünkü evrim teorisi, canlı türlerinin hepsinin basitten komplekse doğru rastlantılar yoluyla türediği iddiasındadır. Dolayısıyla bu teorinin dikkate alınabilmesi için, ortaya "genetik bilgiyi artırıcı mekanizmalar" koyabilmesi gerekir. Bu konuyu açıkladıktan sonra, Scientific American editörü Rennie'nin ikinci bir yanılgısına (daha doğrusu yanıltmasına) gelelim.

Dikkat ederseniz, Rennie, 11 no.lu "yaratlışçı" soruyu; "Doğal seleksiyon mikroevrimi açıklayabilir, ama yeni türlerin ve daha üst yaşam kategorilerinin kökenini açıklayamaz." Diye sormaktadır. Yani soruda, hem türlerin, hem de, "daha üst yaşam kategorilerinin" kökeninden söz etmektedir.

Oysa cevapta sadece türlerin kökeninden bahis vardır! (O da yukarıda açıkladığımız gibi geçersiz bir açıklamadır.) Rennie, türden daha üst kategoriler olan cins, aile, takım, sınıf veya filum gibi kategorilerin kökeninden hiç söz etmemekte, bu konuda bir açıklama yapmamaktadır.

Bu üslup, büyük olasılıkla dikkatsiz okuyucuları ikna etmeye yöneliktir: Sadece "15 Soru"yu okuyup, altındaki uzun (ama boş) cevapları okumaktan sıkılan okuyucular, Rennie'nin tüm bu sorulara gerçekten cevap verdiğini sanacaklardır.

Darwinizm'in savunucularının bu gibi yöntemlere başvurmaları, teorinin ne denli büyük bir çıkmaz içinde olduğunu bize bir kez daha göstermektedir.

Rennie'nin doğal seleksiyon konusunda yazdığı son açıklama ise, doğal seleksiyon dışında da evrim mekanizmaları olabileceği yönündedir.

Bu konuda verdiği tek örnek, evrimcilerin mitokondrinin kökeni konusunda uzun süredir dile getirdikleri bir spekülasyondan ibarettir. Kendisi bir spekülasyon olan evrim teorisini desteklemek için kanıta değil de spekülasyona başvurmak, kuşkusuz ancak evrimcilerin umutsuzluğunun bir göstergesi olabilir.

 

1- Avidan Milevsky, "Gender Differences in Jealously Revisited", APS Observer, Volume 14, number 6, Temmuz/Ağustos 2001

2- Jerry Coyne, "The fairy tales of evolutionary psychology.", The New Republic, 4 Mart, 2000

3- Gabriel Dover, "Dear Mr Darwin: Letters on the Evolution of Life and Human Nature" [1999], University of California Press, Berkeley CA, 2000, s. 45

4- Jerry A. Coyne, "Of Vice and Men: The fairy tales of evolutionary psychology," The New Republic (April 3, 2000)

5- Jerry A. Coyne, "Of Vice and Men: The fairy tales of evolutionary psychology," The New Republic (April 3, 2000)

6- Rober Wright, The Moral Animal, Vintage Books, New York, 1995, s. 353)

7- Phillip E. Johnson, The Wedge of Truth, Splitting the Foundations of Naturalism, InterVarsity Press, Downers Grove, Illinois 2000, s. 111

8- Charles Darwin, The Descent of Man, John Murray, London1888, s. 412

9- Stuart Burgess, "The beauty of the peacock tail and the problems with the theory of sexual selection", Technical Journal, 15(2):94-102, 2001

10- Norman Macbeth, Darwin Retried: An Appeal to Reason, Boston: Gambit, 1971, s. 101

11- Tim Friend, "Dinosaur-bird link smashed in fossil flap", USA Today, 01/25/00

12- National Geographic, "Balinaların Evrimi", Kasım 2001, s. 159

13- National Geographic, "Balinaların Evrimi", Kasım 2001, s. 161

14- Robert L. Carroll, Patterns and Process of Vertebrate Evolution, Cambridge University Press, 1998, s. 329

15- Ashby L. Camp, The Overselling of Whale Evolution", Creation Matters, a newsletter published by the Creation Research Society, May/June 1998

16- Robert L. Carroll, Patterns and Process of Vertebrate Evolution, Cambridge University Press, 1998, s. 333

17- National Geographic, "Balinaların Evrimi", Kasım 2001, s. 163

18- Robert L. Carroll, Patterns and Processes of Vertebrate Evolution, Cambridge University Press, 1998, 329

19- G. A. Mchedlidze, General Features of the Paleobiological Evolution of Cetacea, Rusça'dan Tercüme (Rotterdam: A.A. Balkema, 1986, s. 91

20- Ashby L. Camp, The Overselling of Whale Evolution", Creation Matters, a newsletter published by the Creation Research Society, May/June 1998

21- Pierre-P Grassé, Evolution of Living Organisms, New York: Academic Press, 1977, s. 103

22- B.J. Stahl, Vertebrate History: Problems in Evolution, Dover Publications, Inc., 1985, p. 489

23- Michel C. Milinkovitch, "Molecular phylogeny of cetaceans prompts revision of morphological transformations," Trends in Ecology and Evolution 10 (August 1995):328-334

24- Colin Patterson, Harper's, Şubat 1984, s. 60

25- Jeremy Rifkin, Darwin'in Çöküşü, Ufuk Kitapları, İstanbul, 2001, s. 115

26- Pierre P. Grasse, Evolution of Living Organisms, Academic Press, New York, 1977, s. 202

27- Introduction to Origins of Species, J. M. Dent & Sons, London, 1971, s. xi

28 - Introduction to Origins of Species, E. P. Dutton, New York, 1956

29 - Jeremy Rifkin, Darwin'in Çöküşü, Ufuk Kitapları, İstanbul, 2001, s. 92