EVRİMCİLERE DOĞAL SELEKSİYON HAKKINDA NET CEVAPLAR-4

 

EVRENSEL GAZETESİNİN VE
VEYSEL ATAYMAN'IN YANILGILARI

Evrim teorisini savunmak adına büyük gaflar ve mantıksal çelişkiler sergileyen yazar ve mütercim Veysel Atayman'ın yeni bir makalesi, Evrensel gazetesinin Pazar ekinde (24 Haziran 2001) yayınlandı. "Tarih ve Evrim Üzerine Medyatik Tartışmalar" adlı söz konusu makalede kullanılan üslup, bir kez daha evrim teorisinin, ona inananları akılcı düşünmekten uzaklaştıran bir dogma olduğunu gösteriyordu. Bu yazıda, söz konusu makalesiyi ve aynı dergide yer alan diğer iki evrimci yazıyı ele alacak, bunlardaki bilimsel yanılgıları ve mantıksal tutarsızlıkları göstereceğiz.

EVRENSEL YAZARLARININ EVRİMİ "OLGU" OLARAK TANIMLAMALARINDAKİ TUTARSIZLIK

24 Haziran 2001 tarihli Evrensel gazetesinin ekinde yazısı yer alan Veysel Atayman, evrim teorisini savunmak için büyük gaflar sergilemiştir

Sayın Atayman'ın makalesinde ilk dikkat çeken cümleler, yazının spotuna yerleştirilmiş olan şu ilginç iddiadır:

Evrim, çoktan bir olgu. Gen, DNA olguysa, o da olgu. Çünkü evrim demek gen demek bir bakıma. Genin oluşması süreci, evrimin oluşması süreçleri ile örtüşüyor.

Aynı iddia, Evrensel gazetesinin "Evrim ve Tartışma" başlıklı giriş yazısında da dile getirilmekte, yazının sahibi, "evrimin tartışılmaz bir olgu" olduğu tezini tekrar etmektedir.

Bu cümleleri okuyan ve bilimsel yöntem, bilim felsefesi hakkında bilgi sahibi olan herkes, her iki yazarın da büyük bir çarpıtma yaptığını fark edebilir.

Bunu açıklamak için, önce "olgu" ne demektir, buna bakalım.

Bilimsel anlamda "olgular", duyularımızla ve araçlarımızla algıladığımız, tespit ettiğimiz somut, maddi gerçeklerdir. Ağacın büyümesi bir olgudur, Güneş'in doğup-batması bir olgudur, DNA da bir olgudur. Çünkü gözümüzü açıp baktığımızda ağaçları ve Güneş'i görürüz, DNA'yı ise gelişmiş mikroskoplarla görebiliriz. Olgular somut olarak ortada oldukları için bir tartışma konusu da olmazlar; örneğin hiç kimse DNA'nın var olup olmadığını tartışmamaktadır.


Bakteriler son derece kompleks yapılara sahip varlıklardır. Bu nedenle, evrimcilerin iddia ettikleri gibi cansız maddelerin şuursuz ve tesadüfi birleşimleri ile meydana gelmeleri imkansızdır.

Evrim ise bir "olgu" değildir ve -Evrensel yazarları gibi kavram kargaşasına düşmüş kişiler bir kenara bırakılırsa-kimse de böyle bir iddiada bulunmamaktadır. Çünkü "evrim" adı verilen sürecin (yani cansız maddeden önce tesadüfen canlı bir hücre meydana getirecek, sonra da yine tesadüfler sonucunda bu tek hücreden milyonlanlarca kompleks canlı türü türetecek bir sürecin) yaşandığına dair hiçbir gözlem yoktur. Dünyada hiç kimse cansız maddenin bir bakteri meydana getirdiğini görmemiştir. Aynı şekilde, dünyada hiç kimse, bir maymunun "evrim" geçirip "insanlaşmaya" başladığını da görmemiştir. Evrim teorisinin tüm diğer senaryoları da bu şekilde "gözlem dışı"dır.

Dolayısıyla, evrime "olgu" demek, ya bilim kavramları hakkındaki bir bilgisizlikten ya da ucuz bir propagandadan ibaret olabilir.

Nitekim "evrim" kavramı bilim literatüründe "teori" olarak tanımlanır. Çünkü evrim, mevcut olguların nasıl ortaya çıktıklarına dair ileri sürülen bir açıklamadır.

Bir teorinin bilimsel değerini ölçmek için "kanıt"lara bakılır. Evrim teorisi ile ilgili kanıtlara baktığımızda ise, kanıtların hepsinin gerçekte bu teorinin aleyhinde olduğunu görürüz. Fosil kayıtları, doğa tarihinde bir evrim yaşanmadığını, aksine farklı canlı gruplarının birbirlerinden bağımsız olarak ve aniden ortaya çıktıklarını göstermektedir. Biyokimyasal araştırmalar, canlıların ileri sürülen "evrim mekanizmaları" ile açıklanamayacak kompleks yapılara sahip olduğunu ortaya koymaktadır. "Evrim mekanizması" olarak ileri sürülen mutasyonların herhangi bir canlının genetik bilgisini geliştirdiğine (yani "evrim" sağladığına) dair hiçbir örnek yoktur. Diğer sözde "evrim mekanizması" olan doğal seleksiyonun hiçbir evrimleştirici (yeni canlı türleri oluşturan) etkisi gözlemlenmemiştir. (Ayrıntılı bilgi için bkz. Harun Yahya, Hayatın Gerçek Kökeni, İstanbul, 2000)

Dolayısıyla evrim teorisi, bilimsel kanıtlardan tamamen yoksun bir teoridir. Bu nedenle kimileri evrimi "kanıtlardan yoksun hipotez (varsayım)" olarak tarif eder. Bir başka ifadeyle, evrim, gerçekleştiğine dair hiçbir kanıtı bulunmayan, ama bir kısım insanların felsefi nedenlerle inanmaya devam ettikleri bir varsayımdır. Bu varsayıma o kadar şiddetli inanmaktadırlar ki, bunu bir "dogma" haline getirmişlerdir.

 

BİLİM VE ÜTOPYA DERGİSİNİN İNSAN
BEYNİ VE BİLİNCİ HAKKINDAKİ
DARWINİST - MATERYALİST YANILGILARI

Bilim ve Ütopya dergisinin Haziran 2001 sayısının büyük bir bölümü "beyin" konusuna ayrılmıştı. Genel olarak farklı kitaplardan yapılan alıntılarla hazırlanan dergide, beynin evrimi, bilinç ve zihnin kökeni gibi konulara yer veriliyor, daha doğrusu bu konularda farklı kişiler tarafından ortaya atılan farklı spekülasyonlar aktarılıyordu. Bu yazıda, dergide yer alan spekülasyonların bilimsel bir nitelik taşımadıkları gösterilecek ve Bilim ve Ütopya dergisinin bilimsel ve mantıksal yanılgıları ele alınacaktır.

MATERYALİSTLERİN, "BİLİNCİN MADDEYE İNDİRGENEBİLECEĞİ" İDDİASI BÜYÜK BİR YANILGIDIR

Bilim ve Ütopya dergisinin yayın yönetmeni Ender Helvacıoğlu'nun, derginin söz konusu sayısında, "Aklın Doğasının Keşfi" başlıklı bir yazısı yayınlandı. Ender Helvacıoğlu yazısında özetle şöyle diyordu:

Materyalist filozoflar, öteden beri, idealistlere ve dincilere karşı, "akıl", "düşünce", "bilinç", "zihin" gibi olguların beynin faaliyetinin ürünleri olduğunu öngörmüşlerdi. Ama ne de olsa bu bir felsefeydi...

Sayın Helvacıoğlu sözlerinde bu materyalist felsefenin artık bilimsel olarak kanıtlandığını ileri sürüyor ve "Artık biliyoruz ki, "akıl" dediğimiz şey beynin varoluş tarzından başka birşey değildir." iddiasında bulunuyordu. Helvacıoğlu bu "hayalindeki keşif"ten dolayı "çocuklar gibi şen olduğunu" da sözlerine ekliyordu.

Ne var ki, bu iddiada yer alan materyalist yanılgıları destekleyecek hiçbir bilimsel delil bulunmamaktadır. Materyalistlerin, bilinç ve akıl ile ilgili iddiaları bilimsel desteği olmayan bir felsefeden ibarettir. Derginin, Haziran sayısının neredeyse yarısını ayırdığı beyin konusunda yayınladığı yazılar ise, bazı materyalistlerin hayal ürünlerinden, konu üzerindeki spekülasyonlarından başka birşey değildir.

Materyalistlere göre, insanın sahip olduğu tüm duygular, sevinçler, üzüntüler, heyecanlar, beynin içindeki nöronlar (sinir hücreleri) ve bunlar arasındaki kimyasal reaksiyonlardan ibarettir. Bir başka materyalist Francis Crick, bu materyalist iddiayı şöyle özetler:

Sevinçleriniz, üzüntüleriniz, hatıralarınız ve tutkularınız, kişiliğinizle ilgili hisleriniz ve iradeniz, aslında çok sayıda sinir hücresinin ve onlara bağlı moleküllerin birarada gerçekleştirdiği hareketlerden başka birşey değildir.1

Oysa bu, ne bilimsel ne de mantıksal açıdan savunulabilecek bir iddia değildir. Materyalistlerin insan ruhuna ait özelliklere böyle bir açıklama getirmelerini zorunlu kılan, onların maddeci ön yargılarıdır. Maddenin ötesinde bir varlığın mevcut olduğu gerçeğini kabul etmemek için, akıl ve mantıkla bağdaşmayan iddialara boyun eğmektedirler.

Bilim yazarı John Horgan, söz konusu materyalist düşünceye (indirgemecilik) bağlı olmasına karşın Francis Crick'in iddiasının kabul edilemez olduğunu da şöyle itiraf eder:

Bir bakıma Crick haklı. Biz nöron paketinden başka birşey değiliz. Aynı zamanda, ne tuhaftır ki nörolojinin yetersiz olduğu anlaşıldı. Aklı nöronlarla açıklamak, aklı kuark ve elektronlarla açıklamaktan daha fazla bir kavrayış ve fayda getirmedi. Birçok alternatif indirgemecilik (reductionism) var. "Biz özel gen paketinden başka birşey değiliz". "Biz doğal seleksiyonla şekillenen adaptasyonlardan başka birşey değiliz". "Biz farklı konular için ayrılmış bilgisayar makinalarından başka birşey değiliz". Crick'in iddiasına benzeyen bu duyuruların hepsi savunulabilir, ancak hepsi yetersizdir.2

Işık mikroskobu ile çekilmiş olan bu resimde, beyindeki sinir hücrelerinin 500 kez büyütülmüş hali görülmektedir. Materyalistler, büyük bir mantıksızlık örneği olarak, bu sinir hücrelerinin düşünebildiğini, sevindiğini, tad aldığını, heyecanlandığını, kararlar alarak ülkeler yönettiklerini, sanat eserleri meydana getirdiklerini öne sürerler

Bu açıklamaların elbette hepsi yetersiz, hatta mantıksızdır. En koyu materyalistler dahi bu gerçeğin çok iyi farkındadırlar aslında. Nitekim, Darwinizm'in en ateşli savunucularından Thomas Huxley, "Bilinç gibi bu kadar olağanüstü birşey nasıl olup da sinir dokularının birbiriyle etkileşiminden meydana gelmiştir? Bu Alaaddin'in lambasını oğuşturduğunda içinden Cin'in çıkması kadar açıklanamazdır." diyerek, bilincin nöronlar arası iletişimle açıklanamayacağını ifade etmiştir.3

Huxley'den günümüze, insan bilincinin nöronlarla açıklanamaz olduğu gerçeği değişmemiştir. Ancak bunun nedeni, bilim adamlarının yetersiz buluşlar yapmaları değildir. Aksine, nöroloji konusunda 20. yüzyılın özellikle sonlarında çok büyük buluşlar ve atılımlar gerçekleşmiştir. Ancak bunlar, insan bilincinin asla maddeye indirgenemeyeceğini, maddenin ötesinde bir gerçeğin aranması gerektiğini ortaya koyan çalışmalardır. Nitekim, Bilim ve Ütopya'nın kendi yazarlarından Dr. Tuğrul Atasoy, bu gerçeği yine Bilim ve Ütopya dergisinin Ağustos 1999 tarihli sayısında itiraf etmiştir:

Bilincin tam bir tanımını bugün için yapamıyoruz. Onu ancak bileşkenlerini tanımlamak yoluyla tanımlamaya çalışıyoruz. Yine de biliyoruz ki bilinç her zaman bileşenlerinin toplamından fazlasıdır...

Almanya'nın önde gelen Darwinist ve materyalist yazarlarından biri olan Hoimar Von Ditfurth ise, kabul ettikleri yöntem ile bilincin açıklanamayacağını şöyle itiraf eder:

İzlediğimiz doğa tarihi ve genetik gelişme yolu üzerinde, bilincin, ruhun, zekanın ve duygunun ne olduklarına ilişkin bir yanıt veremeyeceğimiz gün gibi aşikardır.

Çünkü psişik-bilinçsel boyut, en azından bu dünyada, şu anda, evrimin gelip gelebildiği en üst boyuttur. Dolayısıyla da evrimin öteki aşama ve basamaklarına, gene bilincimiz yardımıyla, dıştan, onların üstüne yükselerek bakabildiğimiz halde, bilincin (ruhun) kendisine böyle bir yaklaşım yapabilme olanağından yoksunuz. Çünkü elimizde bilincin kendisinden daha gelişmiş bir üst merci bulunmamaktadır.4

Amerikalı felsefe ve matematik doktoru William A. Dembski, Converting Matter into Mind (Maddeyi Zihne Çevirmek) adlı bir makalesinde, insan beynindeki nöronların biyokimyasal işleyişinin anlaşıldığını ve bunun hangi zihinsel faaliyetlerle ilgili olduğunun tespit edildiğini, ama karar vermek, istemek, akıl yürütmek gibi özelliklerin "maddeye indirgenemediğini" ve bilinci araştıran uzmanların bu indirgemeciliğin hatasını gördüğünü şöyle yazar:

Felsefecilerin genel olarak "planlamalı yaklaşımlar" (propositional attitude) adını verdikleri amaçlar ve istekler boyutuna gelindiğinde, bilinç bilimcilerinin bu olguyu nörolojik düzeyde anlamak ümidinden zaten vazgeçmiş oldukları görülür... Materyalizme olan bağlılık sürse de, insan aklını nöron düzeyinde açıklama ümidi artık ciddi bir düşünce değildir...5

Bilincin maddeci dünya görüşü ile açıklanması, bilim ne kadar ilerlerse ilerlesin mümkün değildir, çünkü beyin hakında ne kadar detay ortaya çıkarsa, zihnin maddeye indirgenemeyeceği de o kadar ortaya çıkmaktadır. Materyalistler, insan bilincini gerçekten kavramak istiyorlarsa, önyargılarını ve saplantılarını bırakarak düşünmeli ve araştırmalıdırlar. Nitekim Dr. Atasoy aynı yazısında bunu yine şöyle itiraf etmiştir:

Pekala tüm bunlardan sonra bilinç nedir? Yazının başında da belirttiğimiz gibi, tam ve doğru bir yanıta henüz ulaşabilmiş değiliz. Bu tanımın yapılabilmesi ya da hiç olmaz ise onu daha iyi anlayabilmemiz için, bugün için kabul edilen paradigmaların değişmesi ile oluşacak olan bilimsel devrimlere ihtiyacımız var gibi gözükmektedir.

Kuşkusuz bilincin ne olduğunu anlayabilmek için gereken bu bilimsel devrim, materyalist dogmanın tamamen terk edilmesi ve materyalist bilim adamlarının bu dogmanın kalıplarına sıkışmadan özgürce düşünebilmesidir. Çünkü bilincin gerçek manasını madde ile açıklamak mümkün değildir. Bilinç, insanın ruhuna ait bir özelliktir.

MATERYALİSTLERE SORULAR

İnsanların düşüncelerinin, muhakeme, yargı yeteneklerinin, karar alma mekanizmalarının, sevinçlerinin, heyecanlarının, hayal kırıklıklarının beyinlerindeki nöronların birbirleriyle etkileşimi olduğunu öne sürmek son derece mantıksız bir iddiadır. Konuyu biraz kapsamlı düşünen materyalistler de bunun farkındadırlar. Ünlü materyalist Karl Lashley, insan bilincinin maddeye indirgenebileceğini uzun yıllar savunmasına rağmen, kariyerinin sonlarına doğru şu yorumu yapmıştır:

Zihin-beden ilişkisi ister gerçek bir metafizik konu veya ister sistematik bir aldanış olarak ele alınsın, bu konu psikologlar ve insan sorunuyla ilgilenen nörologlar için bir sorun olmaya devam etmektedir... Nasıl olur da beyin, bir fiziko-kimsayal sistem olarak, birşeyi algılayabilir veya bilebilir; ya da bunu yaptığına dair bir aldanış geliştirebilir?6

Aşağıdaki sorular, maddeci yaklaşımın çıkmazını gözler önüne sermek açısından önemlidir:

Materyalist bir bilim adamı madem kendisine ait olduğunu sandığı düşüncelerinin, nöronlarının bir etkileşimi olduğunu kabul ediyor, öyle ise onun düşünceleri neden önemli olsun? Bu düşünceler nihayetinde -kendi iddiasına göre- proteinlerden oluşan sinir hücrelerinin bir ürünü değil midir?

Düşüncelerin, heyecan ve duyguların nöronların bir ürünü olduğunu söylemek, tüm bunların aslında nöronları meydana getiren şuursuz atomların, hatta kuarkların, elektronların ürünü olduğunu iddia etmek ile aynı değil midir?

Şuursuz atomlar, sevinmeyi, acıyı, heyecanı, müzikten zevk almayı, lezzeti, dostluğu, sohbet zevkini bilebilirler mi?

Şuursuz atomlar Darwinist ve materyalist olup, biraraya gelip Bilim ve Ütopya dergisini çıkartabilirler mi?

Şuursuz atomlar, elektron mikroskobunun altında kendilerini veya kendilerinin biraraya gelip oluşturduğu sinir hücrelerini inceleyip, bu incelemelerinden bilimsel sonuçlar çıkartabilirler mi?

Madem tüm fikirler şuursuz atomların bir ürünü, öyle ise materyalist bilim adamları Karl Marx'a, Friedrich Engels'e ya da Charles Darwin'e değil, onların nöronlarına ya da nöronlarını meydana getiren atomlarına mı hayrandırlar?

Söz konusu bilim adamları tüm hayatlarını, Marx'ın ve Darwin'in nöronlarının peşinden koşmaya mı adamışlardır? Bir insanın, kendi iddialarına göre nöronların ürettiği fikirlere bu kadar körü körüne bağlanmasını nasıl açıklayabilirler?

Materyalistler, bu sorular üzerinde samimi olarak düşündüğünde kendilerinin de, diğer tüm insanların da nöron yumağından veya atom yığınından çok daha farklı varlıklar olduğunu kavrayacaklardır. İnsan, Allah'ın kendisine verdiği ruha sahip, bu ruh ile düşünebilen, sevinebilen, heyecanlanabilen, fikirler üreten, onur, saygı, sevgi, dostluk, vefa, samimiyet, dürüstlük gibi kavramları bilen bir varlıktır. Nöronlar düşünemezler, karar veremezler, sevgi şefkat hislerini bilemezler.

Bunu, tüm materyalistler de tek başlarına kaldıklarında, samimi olarak düşündüklerinde bilmekte ve kabul etmektedirler. Ancak maddeci ön yargılarını, bilimselliğin ve aklın gereği sanma yanılgısında oldukları için, bu gerçeği kabullenmemektedirler. Oysa, materyalizmi savunmak uğruna içine düştükleri durum ve kabul ettikleri akıl dışı mantıklar, onların saygınlıklarına çok daha büyük bir zarar vermektedir. "Düşüncelerimiz atomlarımızın, sadece nöronlarımızın ürünüdür" diyen bir insanın, düşlerini gerçek zanneden veya akıl almaz masallar uydurup sonra bunlara kendisi inanan bir insandan hiçbir farkı yoktur.

MATERYALİSTLERİN BİR TÜRLÜ KAVRAYAMADIKLARI GERÇEK: BİLİM İLE DİN UYUM İÇİNDEDİR

Darwinist materyalistlerin değiştirmedikleri en önemli yanılgılardan biri, din ile bilimin çeliştiği iddiasıdır.

Özellikle 19. yüzyıldan bu yana materyalistler, insanları kendilerince dinden uzaklaştırmak için, dinin bilimle çeliştiği yalanına sık sık başvurmuşlardır. Söz konusu yazıda da aynı yönteme başvurulmuş ve şöyle denmiştir:

Dinsel düşünüşe göre ise, bilinmeyenler her zaman "Tanrı'nın toprakları" olmuştur. Bilim ise Tanrı'nın topraklarını fethede fethede yoluna devam etmiştir ve ediyor.

Bu cümledeki en önemli yanılgılarından biri şudur: Hak dine göre sadece bilinmeyenler değil, bilinen ve bilinmeyen, yerin, göğün ve ikisinin arasında bulunan, evrenin her köşesinde var olan herşey, her varlık, her olay Allah'ın hakimiyetinde, Allah'ın ilminin ve bilgisinin dahilinde, sonsuz kudretinin altındadır. Buna söz konusu yazıyı yazan kişinin kendisi de, peşinden koştuğu 19. yüzyıl felsefecileri de ve Allah'ın karşısında olduğunu zannettiği bilim de dahildir.

Yazıda yer alan ikinci yanılgı ise şudur: bir bilinmeyenin bilim tarafından bilinir hale getirilmesi onu dine karşı bir duruma getirmez. Bugüne kadar bilimin hiçbir buluşu dinle çelişmemiştir. (Dinden kastımız, Allah'ın son vahyi olan ve hiçbir bozulmaya uğramamış olan Kuran ile bildirilen İslam dinidir). Darwinist-materyalistler de bugüne kadar bu iddialarına hiçbir delil getirememişlerdir çünkü böyle bir delil yoktur. Aksine Big Bang'den insan genomu projesi sonuçlarına, evrenin genişlemesinden paleontolojik bulgulara kadar bilimin birçok alanında yapılan buluşlar, Kuran ayetleri ile tamamen mutabıktır.

Bu, maddeci görüşe sahip olmayan, özgür düşünen bir insan için son derece anlaşılır ve açık bir gerçektir. Çünkü bilim, Allah'ın yarattığı varlık, sistem ve kanunları inceleyen, araştıran bir olgudur. Allah'ın yarattıklarını inceleyen birinin, Allah'ın yarattığı dine muhalif birşey bulamayacağı açıktır. Materyalistler ise, yaratılışın delillerinden biri olan "tasarım" mantığını bir türlü anlayamamakta veya anlamaya yanaşmamaktadırlar. Canlılar veya doğa incelendikçe, bunların işleyişi keşfedildikçe, elde edilen sonuçların yaratılışa aykırı olacağını sanmaktadırlar. Oysa kompleks bir sistem ne kadar iyi tanınırsa, onun sahip olduğu kusursuz yaratılış ve bu yaratılışın sahibinin kudreti de o kadar iyi anlaşılır. Dolayısıyla, doğanın ve canlıların işleyişinin keşfedilmesi de yaratılışın yeni delillerini gözler önüne sermekte, Allah'ın yaratışındaki mükemmelliği bir kez daha göstermektedir.

Eğer doğanın ve canlıların nasıl işlediğini bilmemekten, yani cehaletten kaynaklanan bir görüş varsa, bu, asıl olarak, Darwinist-materyalist felsefedir. Darwinizm, 19. yüzyılda canlıların kompleks yapısı bilinmediği için hayatı rastlantılarla açıklama iddiasını makul gösterebilmiştir. Oysa hayatın detayları, özellikle de hücre içindeki kompleks yaratılış keşfedildiğinde, Darwinizm'in rastlantı iddiası çaresiz kalmıştır. Amerikalı biyokimya profesörü Michael J, Behe'nin ifadesiyle, Darwin zamanında içeriği bilinmeyen bir "kara kutu" olan canlı hücresinin açılması, "tasarım"ı ispatlamış ve "tesadüf" iddiasını yıkmıştır.7

BEYNİN EVRİM İDDİASI BÜYÜK BİR YANILGIDIR

Bilim ve Ütopya dergisinin söz konusu sayısında, farklı yazarların kitaplarından alıntılar yapılarak, beynin sözde evrimine yer verilmiştir. Bu yazılar genelde birbirinin tekrarı olduğu için, yazılarda yer alan yanılgılara genel olarak yer verilecektir.

Dergide yer alan yazılarda, beynin sözde evrimi ile ilgili farklı kişilerin farklı speküasyonları, felsefi argümanları ve hayali senaryoları yer almaktadır. Hiçbir bilimsel delille desteklenmeyen bu iddiaların ortak noktası, insan beyninin ve bilincinin, canlıların tüm diğer organları gibi, daha ilkel bir organdan tesadüfler sonucunda gelişerek oluştuğu iddiasıdır.

Evrimciler, insan beyninin, yassı solucanların başlarında bulunan ganglia (sinir düğümleri) gruplarının evrimleşmesi ile meydana geldiğini öne sürerler. Evrimcilerin hayali "beyin evriminin ağacı" gangliadan başlar ve insan beynine kadar giderek büyüyen canlı türlerinin beyinlerinin sıralanması ile devam eder.

Evrimcilerin bu iddiaları birçok açıdan bilimsel temelden yoksun ve hayalidir. Herşeyden önce, evrimciler, ilkel veya basit gördükleri yassı solucanlardaki ganglianın, hatta bu gangliayı oluşturan sinir hücreleri kümeleri içinde yer alan tek bir sinir hücresinin dahi tesadüfen nasıl oluştuğunu açıklayamamaktadır. Durum böyle iken, 100 milyar sinir hücresinden oluşan insan beyninin tesadüfen oluşumunu, bu hücreler arasındaki olağanüstü kompleks bağlantıların organizasyonunu nasıl açıklayabileceklerdir? Dahası, iddia edilen bu "ilkel beyin"den mutasyonlar sonucunda nasıl olup da tesadüfen daha kompleks beyinlerin oluşabileceği, rastgele mutasyonların nasıl olup da bir canlının beynini daha gelişmiş hale getirebileceği sorusu yine cevapsızdır. Dünya üzerinde böyle bir mutasyon hiçbir zaman gözlemlenmediği gibi, teorik olarak nasıl gerçekleşmiş olabileceği dahi gösterilememektedir.

İNSAN BEYNİ "İNDİRGENEMEZ KOMPLEKS" BİR ORGANDIR

20. yüzyılın en önemli gelişmelerinden biri insan beyninin son derece kompleks bir yapıya ve organizasyona sahip olduğunun anlaşılmasıdır. Beynin bu kompleks yapısı ise, evrimcilerin, beynin kademe kademe, tesadüfen gelişen olaylarla, maddenin kendi kendini organize etmesiyle oluştuğu iddialarının ne kadar geçersiz ve imkansız olduğunu ortaya koymuştur.

Beynin en önemli özelliklerinden biri, sayıları 100 milyarı bulan sinir hücresine sahip olmasıdır. Evrim teorisi, daha önce de belirtildiği gibi bu 100 milyar hücreden yalnızca bir tanesinin dahi tesadüf, fizik kanunları ve zaman kombinasyonu ile nasıl oluştuğunu açıklayamazken, bu hücrenin nasıl tesadüfen çoğaldığını, bunların nasıl tesadüfler sonucu kendi aralarında organize olup, yaklaşık 100 milyar sinir hücresinden ve bunların arasındaki trilyarlarca bağlantıdan oluşan ve dünyanın en kompleks yapılarından biri olan beyin ve sinir sistemini oluşturduğunu da açıklamak durumundadır..


Beyin, 100 milyar sinir hücresinden ve bu hücreler arasındaki trilyarlarca bağlantıdan oluşan son derece kompleks bir organdır. Kusursuz bir organizasyon ve yapıya sahip böyle bir organın tesadüfen oluştuğunu iddia eden evrimciler için, beynin evrimi konusu büyük bir çıkmazdır.

Bu kompleks sistemin özelliklerinden bazılarına değinmek, evrim teorisinin neden beynin tesadüfler sonucunda oluştuğunu açıklayamadığını göstermeye yetecektir.

Beyindeki nöronlar (sinir hücreleri), aralarında "sinaps" denilen bağlantı noktaları sayesinde iletişim kurarlar. Her bir nöronda 10 bin sinaps bulunmaktadır. Bu, bir nöron aynı anda 10 bin farklı nöronla iletişim kurabilir demektir. Burada küçük bir kıyas yapalım. Dünyada, mevcut telefon santralleri sayesinde, insanlar arasında aynı anda yüz milyonlarca telefon görüşmesi yapılabilir. Buna karşın tek bir insan beyninin içindeki sinapsların sayısının 1 katrilyon olduğu tahmin edilmektedir. (Bu 1.000.000.000.000.000 haberleşme demektir.)8

Günümüz teknolojisinin ürünü olan aletlerle karşılaştırıldığında da beyindeki sistemin tartışılmaz bir üstünlüğünün olduğu görülecektir. Örneğin bilgisayarların beynini çip denilen kompleks yapılar oluşturur. Bu çip denilen yapıların içinde transistör denilen ve sinir hücresine denk gelen yapılar bulunur. Her bir transistörün 3 girişi, 3 çıkışı yani toplam 6 bağlantısı varken, beyindeki sinir hücrelerinin her birinin 10.000 adet bağlantısı vardır. İnsanın gün içinde gerçekleştirdiği faaliyetleri düşünecek olursak, hiç duraksama olmadan hepsini aynı anda yapabilmesinin sebebi işte bu bağlantılardaki kusursuzluktur.

İnsan beyninin sahip olduğu kapasite de günümüz teknolojisi ile karşılaştırıldığında, büyük bir üstünlüğe sahip olduğu görülmektedir. Örneğin dünyanın en hızlı işlem yapan bilgisayarları ortalama, olarak saniyede 109 işlem yapabilmektedir. Beynin hızı ise aynı işlem için 1015'tir. (saniyede 10.000.000.000.000.000 hızında) Dahası bilgisayar hafızasının kapasitesi 1011 bit'ken beyninki 1014'tür. Aradaki bu fark beynin kapasitesinin, 1000 adet bilgisayarın toplam kapasitesi kadar olduğunu göstermektedir.9

Evrim teorisinin geçersizliğini ortaya koyan çalışmaları ile tanınan moleküler biyolog Prof. Michael Denton, en iyi mühendislerin, en komplike teknikleri kullansalar dahi beyne biraz benzeyen bir objeyi biraraya getirebilmelerinin "sonsuz zaman alacağını" söyleyerek, insan beynindeki bu üstün yaratılışın varlığını belirtmektedir.10

Konu hakkında fazla bilgisi olmayan bir insanın karşısına evrimcilerin "hayali beynin evrimi şeması"nı koyduğunuzda, bu insan fazla da düşünmüyorsa, bu şema onu kandırabilir. Birkaç sinir hücresinin zaman içinde, daha kompleks bir sinir hücresi yumağı haline, sonra da küçük bir beyine ve en sonunda daha da büyüyen bir beyine doğru dönüştüğünü ve bu sırayla giden bir şema ile beynin yavaş yavaş evrimleştiğine inanabilir. Ancak beynin yapısı hakkında çok az bir bilgi sahibi olan ve Darwinist-materyalist dogmalardan bağımsız düşünebilen bir insan, bu hayali şemanın anlamsızlığını derhal anlayacaktır. Çünkü, yukarıda çok kısa olarak değinilen beynin özellikleri, beynin, "tesadüf" kavramını anlamsız kılan, son derece olağanüstü bir yapıya sahip olduğunu ortaya koymaktadır.

Tesadüflerin, hayranlık uyandıracak bir iletişim ağı kuracak şekilde sinir hücrelerini organize etmeleri kesinlikle imkansızdır. Bu, 20. yüzyılın en büyük gelişmelerinden biri olan internet teknolojisinden çok daha kompleks ve harika bir sistemdir. Peki nasıl olur da, internet teknolojisinin veya en basit bir telefon santralinin dahi tesadüfen oluşamayacağını, bunun mühendislik, tasarım, bilgi, bilinç, akıl ve teknoloji gerektirdiğini bilen insanlar, beyindeki çok daha olağanüstü sistemin tesadüfen oluştuğunu iddia edebilmektedirler?

Evrimciler bu sorunun cevabını veremediklerine göre, farklı canlı türlerinin beyinlerini küçükten büyüğe doğru dizmelerinin, bilimsel ve mantıksal açıdan hiçbir geçerli yönü kalmamaktadır.

FOSİL KAYITLARI, "BEYNİN EVRİMİ" İDDİASINI YALANLIYOR

Evrim teorisine göre türler, tesadüfen gelişen küçük ve aşamalı değişimlerle birbirlerinden evrimleşirler. Evrimcilerin bu iddialarına göre, fosil kayıtlarına bakıldığında, canlı türlerinin yer katmanlarında belli bir sıralamada bulunmaları ve bu sıralamada canlı türlerinin bir öncekinden çok küçük değişiklikler içermeleri gerekir. Yani, örneğin bir üst yer katmanında ortaya çıkan bir tür, bir önceki katmanda bulunan bir türden çok az bir değişikliğe sahip olmalıdır. Ancak, evrimcilerin bu önermeleri, hiçbir konuda fosil kayıtları tarafından desteklenmemektedir. Bu durum beynin evrimi iddiası için de geçerlidir. Fosil kayıtları incelendiğinde, farklı canlı türlerine ait beyinlerin, evrimcilerin iddia ettikleri gibi küçük değişikliklerle birbirini izlediği görülmemektedir. Özellikle memelilere ait beyinler, bir önce var olan türlere ait beyinlerden çok daha farklı ve kompleks yapılarıyla fosil kayıtlarında "aniden" belirmektedir.

Bilim ve Ütopya dergisi, materyalistler ve evrimciler için en büyük çıkmaz olan beynin ve bilincin nasıl var olduğu konusuna derginin bir sayısının büyük bir bölümünü ayırmış ve kendi çelişkilerini kendi elleriyle ortaya koymuştur.

Aynı durum insanın beyninin ortaya çıkışında da gözlenmektedir. Nitekim, Bilim ve Ütopya dergisinde yer alan, Alan Woods ve Ted Grant tarafından yazılan Aklın İsyanı isimli kitaptan alınan ve "Beynin Tarihi" başlığı ile yayınlanan makalede evrimci bilim yazarı Roger Lewin'in şu ifadesine yer verilmektedir:

"Beynin tarihi, değişim patlamalarıyla kesintiye uğrayan uzun durgunluk dönemlerinden oluşur".

Beynin gelişiminde ani bir "sıçrama" olması, klasik evrimci senaryo ile bağdaşmamaktadır. Çünkü evrimci senaryoya göre, tesadüfler bir organı veya bir yapıyı çok küçük kademelerle değiştirmelidirler. Bazı evrimciler ise, fosil kayıtlarında, sadece beynin ortaya çıkışı konusunda değil, tüm canlı türlerinin ortaya çıkışı konusunda istisnasız olarak "aniden belirme" görüldüğü için, "büyük sıçramaları" kabul etmek zorunda kalmışlardır. Ancak bu da bir mucize beklemek demektir. Çünkü, sadece görmelerini veya duymalarını sağlayan bir beyne sahip canlılar varken, bir anda ortaya çıkan canlıların beynin cerebral cortex bölümüne sahip oldukları görülmektedir. Beynin bu bölümü ise hafıza, birleştirme, neden arama gibi yüksek zihinsel fonksiyonların gerçekleştiği bir bölümdür. Böyle kompleks bir yapının aniden meydana gelmesi ancak mucize ile açıklanabilir ki, bu da tesadüf değil bilinçli bir yaratılıştır.

Sonuç olarak, beyin tesadüfler sonucunda oluşamayacak kadar kompleks bir sisteme sahiptir ve fosil kayıtlarında da canlılardaki kompleks beyin yapılarının aniden ortaya çıktığı, yani yaratıldığı görülmektedir. Nitekim, önde gelen evrimci bilim adamlarından biri olan antropolog Richard Leakey, kendisine böylesine kompleks bir organın, sözde ilkel insanda neden ve nasıl oluştuğu sorulduğunda, yanıtı "en ufak bir fikrim yok" olmuştur.11

Bu açıklamalardan da anlaşıldığı gibi, Bilim ve Ütopya dergisinde beynin sözde evrimi ile ilgili anlatılanlar, materyalist-Darwinist dogma adına uydurulmuş masallardan başka bir şey değildir.

BEYNİN HAYALİ EVRİMİ İLE İLGİLİ FARKLI SENARYOLAR

Evrimcilerin, beynin evrimi hakkındaki hayali senaryolarından birinin konusunu da, "beynin evriminin itici gücü neydi?" sorusu oluşturur. Her evrimci, kendi uğraşı veya ilgi alanı içinde bu soruya farklı cevaplar verir. Bilim ve Ütopya dergisinde de bu spekülatif tartışmaya önemli bir yer ayrılmıştır.


Stephen Jay Gould

Örneğin Stephen Jay Gould'un, Darwin ve Sonrası isimli kitabından alınan yazıda, California Üniversitesi'nden psikolog Harry Jerrison'un iddiasına yer verilmektedir. Jerrison, dinozorların hüküm sürdüğü bir dünyada hayatta kalmaya çalışan küçük varlıkların "mecburiyetten" beyinlerini evrimleştirdiklerini iddia etmektedir.12

Marksizm'in fikir babalarından Engels ise, "emek sonucunda iki ayaklı olan canlının beynini de geliştirdiğini" öne sürmüştür.

Dergide kitaplarından alıntı yapılan Steven Mithen gibi evrimciler de insanın önce iki ayaklı olduğunu, bunun ellerini özgürleştirdiğini ve bunun sonucunda beyninin geliştiğini öne sürmektedirler.

İngiliz antropolog G. E. Smith ise "İnsanı maymunluktan çıkarıp insan yapan, dik durmaya başlaması ya da eklemli dil bulması değil, beyninin aşamalı olarak olgunlaşması ve zihinsel yapısının yavaş yavaş oluşmasıdır; dik duruşa geçiş ve konuşmanın gelişmesi rastlantısal olgulardır." der.13

Bir başka grup evrimci ise önce beynin geliştiğini, beyin geliştikten sonra dik duruşun geliştiğini öne sürer.

Bu konudaki spekülasyon örneklerini çoğaltmak mümkündür. Ancak bunların hiçbiri bilimsel bir delile dayanmamaktadır. Nitekim Stephen Jay Gould da bunu şöyle itiraf etmektedir:

Peki Oken ve Haeckel'in karşı çıkmasına karşın, beynin önceliği fikri niçin böylesine güçlü bir şekilde yerleşmiştir? Kesin olan bunun kanıtlarla hiçbir ilişkisinin olmadığıdır, çünkü iki görüşten herhangi birini destekleyecek hiçbir dolaysız kanıt yoktur... Ancak hiçbir kanıta dayanmayan tartışmalar bilim tarihinin en aydınlatıcı tartışmaları arasındadır, çünkü olgusal kısıtlamaların yokluğunda, düşünceyi bütün olarak etkileyen (ve bilim adamlarının durmadan inkar ettiği) kültürel yargılar apaçık ortaya çıkar.14

Evrimciler, farklı canlılara ait, farklı büyüklüklerdeki beyinleri art arda dizerek, beynin evrimi konusunu açıkladıklarını zannederler. Oysa, beyin indirgenemez kompleksliğe sahip bir organdır ve bu nedenle beynin oluşumu evrimciler tarafından açıklanamamaktadır.

Gould'un aynı zamanda bir itiraf niteliği taşıyan bu sözleri, son derece önemli bir tespittir. Evrim teorisinin tarihi, bu tür "kanıt yokluğunu" fırsat bilmekten kaynaklanan, materyalist önyargılara dayalı spekülasyonlarla doludur. Evrimciler, teorilerini destekleyecek kanıt olmadığı için, "kültürel yargılarıyla", yani materyalist felsefeye olan inançlarıyla hareket etmektedirler. Bilim ve Ütopya dergisinde yer alan makalelerde beynin evrimi konusunun ele alınış şekli de bunun bir örneğidir.

BEYNİ KAZI ALANINA BENZETEN MACLEAN'IN İDDİASININ GEÇERSİZLİĞİ

Dergide yayınlanan yazılardan biri de Prof. Dr. Aşkın Karadayı'nın "Dr. Paul MacLean ve Üçlü Beyin" başlıklı yazısıydı. Prof. Karadayı yazısında, Paul MacLean'in "beyini bir kazı alanına" benzettiği ve "beyni oluşturan üç bölümün, aslında beynin evrimini gösteren katmanlar olduğunu" iddia ettiği teorisini anlatıyordu.

 

Bilim ve Ütopya dergisinde, MacLean gibi kişilerin ortaya attıkları, hiçbir bilimsel ve akılcı temeli olmayan iddialara yer veriliyordu.

MacLean'e göre, beynin farklı fonksiyonlara sahip üç bölümü, yeni memeli beyni, eski memeli beyni (limbik sistem) ve sürüngen beyni olarak tanımlanmalıdır. Beyni bir kazı alanı olarak tanımlayan MacLean'in bu varsayımı, herhangi bir bilimsel kanıta dayanmayan bir spekülasyondan başka birşey değildir. Yukarıda da belirtildiği gibi, kanıt olmadığında, herkes kendi kültürü, bakış açısı, felsefesi veya ilgisi yönünde teori üretebilmekte ve sonra da bunları "bilimsel" tezler gibi sunmakta sakınca görmemektedir.

Tekrar belirtmek gerekir ki, MacLean'in bu iddiasının da hiçbir bilimsel ve akılcı temeli yoktur. İnsan beyninin üç temel bölümü olduğu doğrudur. Ancak, bu bölümlerin her birinin evrimin ayrı bir devresini simgelediği iddiası son derece yüzeysel bir yakıştırmadan başka birşey değildir.

PROF.ERKSİN GÜLEÇ'İN MAKALESİNDEKİ YANILGILAR

Prof. Erksin Güleç tarafından yazılan Beynin Evrimi başlıklı makalede ise evrim senaryosu dahilinde beynin neden ve nasıl büyüyebileceği hakkında ilginç yorumlar yapılmıştır. Söz konusu yazıda "insan beyninin gelişmesini hazırlayan temel öğe dik yürümeye uyumdur" denerek dayanaksız bir iddia daha öne sürülmektedir ki, bu söz konusu iddiaya göre beynin evriminin temel nedenidir. Burada pozitif etki olarak, ağır kas baskısının kalkması öne sürülmüştür. "Dişlerin küçülmesi, çiğneme kaslarının azalmasına neden olmuş, bu da beynin gelişmesi için pozitif etki oluşturmuştur" denerek son derece mantıksız bir örneğe devam edilmiştir. Anatomi bilgisi olan herkes çok iyi bilir ki, beyin kafatasının içindedir, çiğnemeye ait ve kafayı dengede tutan kaslar ise kafatasının dışında yer alır. Buna göre boyun ve çiğneme kaslarının, beyin eğer gelişecekse, onu engelleyecek bir ilişkisi öne sürülemez.

Dergide yer alan ve Prof. Erksin Güleç tarafından hazırlanan Beynin Evrimi başlıklı yazıda da, bilimsel temeli olmayan birçok ilginç yorumlar yapılmıştı.

Yazıda en çok yer ayırılan konu ise, endocast kalıp çıkarma tekniğidir. Endocast, kafatası içinin kalıbı demektir ve bu kalıplardan yola çıkarak, o kafatasının sahibinin beyni hakkında bazı yorumlar yapılmaktadır. Ancak bu son derece yetersiz bir tekniktir ve yazıda da, "beyin hakkında bilgi edindikleri tek yöntem olan endocast kalıp çıkarma tekniğinin sorunlarla dolu sağlıksız sonuçlar verdiği " itiraf edilmekte ve şöyle denmektedir: "Endocastları elde edebileceğimiz fosil kafatasları genellikle deforme olmuşlardır ve eksik parçaları vardır. Bu da aynı özelliğe ait çok farklı yorumların yapılmasına neden olur. Endocast yüzeyine bakarak beynin iç organizasyonu genellikle yapılamaz."

Bu itiraflar, endocastlara dayanarak yapılabilecek yorumların ne kadar hayali olacağını ortaya koymaktadır. Bir fosil kafatasına bakarak, beyindeki konuşma merkezinin yerini tespit etmek kesinlikle imkasızdır. Konuşmanın gerçekleştiği Broca bölgesi hakkındaki bu belirsizlik de yazıda kabul etmektedir: "Bu bölgenin fonksiyonunun evrimini endocastlara bakarak söylemek gerçekçi olmaz. İnsan beyninde bu sulcusların varlığı ve yeri çok değişkendir. Ayrıca dil fonksiyon alanlarının yeri konusunda da bir tutarsızlık mevcuttur." Dilin evrimi hakkındaki tüm hayali senaryoları değerlendiren yazıda, evrimcilerin dilin evrimi masalına ilham kaynağı olan endocastlar hakkındaki son yorumu ise "Ancak endocastlar bu işin ispatlanması için yeterli değildir." olmuştur.

İNSANIN, DENİZ SALYANGOZU İLE BENZER ÖZELLİKLERE SAHİP OLMASI YARATILIŞ İLE ÇELİŞMEZ

Bilim ve Ütopya dergisinde yeralan Beynin Tarihi başlıklı makalede, insanlarda bellek oluşumu için gerekli olan temel hücre mekanizmalarının salyangozlarda da mevcut olduğu ve bunun "insanı tüm diğer hayvanlardan ayrı ve uzak, bir tür eşsiz yaratık olarak sunan idealist görüşe bir cevap" olduğu ileri sürülmektedir.

Canlılar arasındaki benzerlikleri evrim delili gibi sunmak, evrimcilerin sık sık başvurdukları yanıltıcı iddialardan biridir. Oysa, canlı türleri arasındaki bazı genetik, fizyolojik  veya anatomik benzerlikler, hiçbir zaman yaratılış (makalede kullanılan "idealist görüş" ifadesi ile yaratılış inancı kastedilmektedir) inancı ile çelişmemektedir. Aksine, bunların hepsi canlıların ortak bir yaratılışın ürünü olduklarının göstergesidir. Aynı dünya üzerinde yaşayan, aynı havayı soluyan, aynı suyla beslenen, aynı moleküler temele (karbon temelli organik moleküllere) sahip olan canlıların ortak bir biyokimyayla yaratılmış olması son derece makuldür. İnsanı diğer canlılardan üstün kılan, ayrı bir yere koyan etken ise, onun hücreleri, atomları, sıvıları değil, sahip olduğu bilinci, yani ruhudur. Bir salyangozun sinir hücreleri, insanın sinir hücreleri ile bazı benzerliklere sahip olabilir, ancak bir salyangoz hiçbir zaman bir bilince, ruha ve akla sahip olamaz. Karar verme, muhakeme etme, sevinme, üzülme, heyecanlanma, dost edinme gibi özellikler ne salyangozlarda ne de başka hayvanlarda görülemez.

BİLİMİN ÇOKTAN ÇÖPE ATTIĞI LAMARCKÇI GÖRÜŞLER BİLİM VE ÜTOPYA DERGİSİNİN SATIR ARALARINDA

Bilim ve Ütopya dergisinde yayınlanan Darwinist materyalist görüşün hakim olduğu makaleler incelendiğinde, satır aralarında, 150 yıl önce terk edilmiş, Lamarkist düşüncenin kalıntısı olan ifadelere sıkça rastlanmaktadır.

Fransız biyolog Lamarck, canlıların yaşamları sırasında kazandıkları özellikleri bir sonraki nesle aktardıklarını ve böylece evrimleştiklerini öne sürmüştü. Örneğin bu iddiaya göre zürafalar, ceylan benzeri hayvanlardan türemişlerdi. Yüksek ağaçların yapraklarını yemek için çabalarken nesilden nesile boyunları uzamıştı. Ancak 20. yüzyılın başlarında genetik kanunlarının bulunması ile bu görüşün gerçekte batıl bir inanç olduğu anlaşıldı. Lamarkçı düşünceden etkilenen Darwinizm de bu gelişmeden büyük bir darbe aldı ve evrimciler, yeni bilimsel bulgular ışığında evrim teorisini şekillendirmeye çalıştılar. Ne var ki, bugün hala evrimcilerin çoğu, her ne kadar Lamarkçı görüşü savunmadıklarını öne sürseler de, anlatımlarında Lamarkçı görüşlere yer vermektedirler.

Bu görüşlerden biri, evrimci psikolog Harry Jerrison'un ifadelerinde yer almaktadır. Jerrison'ın iddiasına göre;  dinozorların hüküm sürdüğü bir dünyada yaşam mücadelesi veren küçük memeliler, büyük beyinlerini, "özel işlevsel gereklilikleri yerine getirmek" için evrimleştirmişlerdir. Yani yaşam koşulları nedeniyle büyük bir beyine ihtiyaç duyan bu canlılar, beyinlerini evrimleştirebilmişlerdir. Bu iddiaya göre, "ihtiyaç duymak", bir organın fiziksel değişimine sebep olabilmiştir!

Buna benzer bir başka iddia ise -yukarıda da belirttiğimiz gibi- Engels'e aittir ve hala evrimciler tarafından da desteklenmektedir. Engels'in Lamarkçı senaryosu şöyledir:

Bu maymunlar, belki de özellikle yaşayış biçimleri dolayısıyla ağaçlara tırmanırken ellerine ve ayaklarına farklı fonksiyonlar kazandırarak düz yerde yürürken ellerini kullanma alışkanlığını yavaş yavaş bırakmaya, dik biçimde bir yürüyüş kazanmaya başladılar. Böylece maymundan insana geçiş için en önemli adım atılmış oldu.

Asıl adım atılmıştı; el özgür hale gelmişti ve artık durmadan yeni beceriler kazanabiliyordu. Böylece kazanılan daha büyük esneklik kuşaktan kuşağa geçiyor ve artıyordu. O halde el, iş organı olmakla kalmaz, aynı zamanda onun ürünüdür.

Engels bu makaleyi 1876 yılında kaleme almıştı. Dolayısıyla genetik biliminden habersizdi ve Lamarkçı görüşü benimsemesi, o dönemin bilgisizliği içinde belki mazur görülebilirdi. Ancak, 21. yüzyılda, Lamark'ın hurafesinin çökmesinden ve çevre şartlarının genetiği etkilemediğinin anlaşılmasından 100 sene sonra, Engels'in 1876 yılında öne sürdüğü Lamarkçı görüşleri "günümüzün bilimsel verileriyle doğrulanmıştır" diyerek okuyucuya sunmak, Bilim ve Ütopya dergisinin, "bilimsel skandalı"ndan başka birşey değildir.

Acaba günümüzde bilimin hangi alanı, "ağaçlara tırmanan maymunların ellerine ve ayaklarına bazı fonksiyonlar kazandırdıklarını, sonra da kazandıkları bu fonksiyonları bir sonraki kuşağa aktardıkları"nı kanıtlamıştır? 100 yıldır çok iyi bilinmektedir ki, bir canlının duruşu, iki ayaklı veya dört ayaklı oluşu ve bunun gibi özellikleri genetik yapısında yer alan bilgilere bağlıdır. Bir canlı istediği hareketi yapsın, istediği kadar uğraşsın yine de bu tür özelliklerini değiştiremez. Değiştirdiğini varsaysak bile, bu değişiklik genlerinde olmadığı sürece bunu bir sonraki nesle aktaramaz. Lamarkist görüşün 100 yıl önce terk edilmesinin ve bilimin çöplüğüne atılmasının nedeni de budur. Ancak evrimciler hala satır aralarında, canlıların dik durmaya, ellerini özgürleştirmeye veya korunmaya ihtiyaç duyduklarını ve bu ihtiyacın sonucu olarak birtakım özelliklerini değiştirerek evrimleştiklerini iddia ederler.

Bu, evrimcilerin, bilime ve bilimsel delillere rağmen, körü körüne, ezbere, düşünmeden, tutucu ve bağnaz bir şekilde evrim savunuculuğu yaptıklarının göstergelerinden sadece bir tanesidir.

SONUÇ

Bilim ve Ütopya dergisinin Haziran 2001 sayısı, beyin ve bilinç konusunda anlatılan hurafeler, bilim dışı masallar ve spekülatif açıklamalarla doludur. Günümüzde, maddeci yaklaşım hızla terk edilmekte, insanlar materyalist dogmadan bağımsız olarak hür düşünebilmekte ve gerçekleri görebilmektedir. Artık insanların büyük bir bölümü, "bilincin beynin bir salgısı" olduğu gibi materyalist masallara inanmamaktadır. Bilim ve Ütopya dergisi bu gelişmeleri fark etmediği, materyalist ve Darwinist tutuculuğundan vazgeçmediği sürece, çağın gerisinde ve bilim ve akıl dışı görüşlerin içinde boğulmuş olarak kalmaya devam edecektir.

 

TEMPO DERGİSİ EVRİM SAVUNUCULUĞU YAPARAK YANILIYOR - 2

Tempo Dergisi Evrim Savunuculuğu Yaparak Yanılıyor 2Tempo dergisinin evrim teorisine ayırmış olduğu 2009 Nisan sayısında yer alan haberlerden bir diğeri, Nil Karaibrahimgil ile yapılan röportaj idi. Söz konusu röportajda Mazhar Alanson'un da fikirlerine yer veriliyor ve Sayın Alanson Allah'ın Yüce Varlığını oldukça güzel cümlelerle açıklayarak evrim teorisinin geçersizliğini açıkça dile getiriyordu. Fakat Nil Karaibrahimgil'in sözlerinden, evrim konusunda yanıldığı bazı noktalar olduğu anlaşılıyordu. Söz konusu noktalar şu şekilde özetlenebilir:

Darwinizm'in "bilim" olduğu yanılgısı:

Darwinist diktatörlüğün etkisinde kalmış pek çok kişide olduğu gibi, Karaibrahimgil de, Darwinistlerin uzun zamandır verdiği yanlış telkine kapılmış gibi görünmektedir. Bu yanlış telkin, Darwinizm'in bir "bilim" olduğu aldatmacasıdır.

Darwinizm, bilim adına ortaya atılmış bir kitle aldatmacası, bir pagan dinidir ve bu yönüyle elbette Darwinizm bir inançtır. Darwinizm'in bilim olabilmesi için, iddialarını bilimsel olarak kanıtlamış olması gerekir. Oysa BİLİM KESİN DELİLLERLE DARWİNİZM'İ ÇÜRÜTMÜŞTÜR.

Darwinizm'in 21. Yüzyılda gelmiş olduğu durum şudur:

  • Darwinizm'in doğru olması için trilyonlarca ara fosil olması gerekir, fakat bulunan 100 milyon fosilin içinde TEK BİR TANE BİLE ARA FOSİL YOKTUR.
  • Darwinizm'in iddiasına göre tesadüfen hayali bir "ilk hücre"nin oluşmuş olması gerekir. Ama hücrenin tek bir PROTEİNİN BİLE TESADÜFEN MEYDANA GELMESİ İMKANSIZDIR.
  • Mutasyonların canlıları evrimleştirebilmesi gerekir, ama MUTASYONLARIN %99'UNUN ZARARLI, %1’NİN ETKİSİZ OLDUĞU KANITLANMIŞTIR.
  • Doğal seleksiyonun evrimleştirebilmesi gerekir. Fakat DOĞAL SELEKSİYON YOLUYLA BİR CANLININ YENİ ÖZELLİKLER KAZANAMAYACAĞI bugün tartışılamaz bilimsel bir gerçektir.
  • Eğer Darwinizm bilimsel ise, Darwinist bilim adamlarının sahtekarlıklara başvurmamaları gerekir. Fakat evrim tarihi, oldukça şaşırtıcı sahtekarlıklarla doludur.
  • Eğer Darwinizm bilimsel ise, Darwinistlerin tüm fosilleri ortaya çıkarmaları ve bunları yüz akı ile sergilemeleri gerekir. Fakat DARWİNİSTLER YER ALTINDAN ÇIKAN 100 MİLYON FOSİLİ SAKLAMIŞLARDIR. Evrim sergilerinde var olan tek şey ise sahtekarlık ürünü olan çizimler ve posterlerdir.
  • Eğer Darwinizm bilimsel ise, Darwinistlerin 540 milyon yıllık muhteşem Kambriyen fosillerini de insanlardan gizlememeleri gerekir. Fakat bu fosiller TAM 70 YIL BOYUNCA SAKLANMIŞTIR.
  • Eğer Darwinizm bilimsel ise insanın hayali evrimine delil gösterilen kafataslarının bilimsel olarak sahte olduğunu, tamamının ya soyu tükenmiş maymunlara ya da insanlara ait olduğunu itiraf edebilmeleri gerekmektedir. Ancak birkaç Darwinist dışında bunu açıkça söyleyememektedirler.

Dolayısıyla Nil Karaibrahimgil yanılmaktadır. Bilimin tüm dalları, Darwinizm'i kesin olarak reddetmiştir. Darwin'in günümüzden 150 yıl önce söylediği söz gerçekleşmiş, TEK BİR ARA FOSİL OLMAMASI KARŞISINDA teorisi kesin olarak çöküşe uğramıştır.

Evrim ile Allah inancının çelişmediği yanılgısı

Karaibrahimgil, bilim ile Allah inancının çelişmediğini belirterek doğru bir çıkarımda bulunmuştur. Bilimin her bulgusu Kuran'da haber verilen gerçekleri gösterir. Fakat Karaibrahimgil'in düştüğü yanılgı, bilimin Darwinizm'e işaret ettiği ve bunun da Allah inancı ile çelişmediği yönündeki düşüncedir. Darwinizm, Allah inancını inkar edebilmek için ortaya atılmış bir pagan dinidir. Darwinizm'in çöküşünün sarsıntısı ve paniği içinde olan bazı Darwinistler tarafından, taraftar toplamak amacıyla, son dönemlerde din ile evrimin çelişmediği iddiası ortaya atılmıştır. Oysa bu büyük bir aldatmacadır. Evrim inancı, her şeyin tesadüflerle var olduğunu iddia eden, toplumlara inançsızlığı, çatışmayı, amaçsızlığı getirmeye çalışan, insanları ahiret inancından uzaklaştıran putperest bir dindir. Böyle bir dinin Allah inancı ile bağdaşması imkansızdır.

Sonuç:

Darwinist diktatörlük, yıllarca aldatmacalar kullanarak insanları kandırmıştır. Ara fosil yokken var telkini yapmış, insanlara sahtekarlıkları gerçekmiş gibi göstermiştir.

Bilimsel deliller ve fosiller gizlenmiş olduğu için, pek çok kişi bu aldatmacanın tuzağına düşmüştür. Fakat artık bilimsel gerçekler ve en önemlisi evrimi kesin olarak inkar eden 100 milyon fosil deşifre edilmiş olduğundan, insanların üzerindeki bu büyü etkisi bir anda dağılmıştır. İnsanların kitleler halinde Darwinizm'i reddetmelerinin, Allah inancına yönelmelerinin sebebi işte budur.

Karaibrahimgil'in de evrim ile ilgili düşünceleri muhtemelen geçmiş dönemden kalma bir yanılgıdır. Nil Karaibrahimgil'e, Darwinizm'i yıkan bilimsel gerçekleri incelemesini ve bu bilimsel gerçeklere göre bilimsel bir değerlendirmede bulunmasını tavsiye ediyoruz.

 

BİLİM VE TEKNİK DERGİSİNDEN EVRİMCİ MANTIKSIZLIKLAR: "VÜCUDU YENİDEN TASARLAMA" YANILGISI

Bilim ve Teknik dergisi Nisan 2001 tarihli sayısında, Scientific American dergisinden tercüme ettiği bir makale yayınladı. "Uzun Yaşamak İçin Evrimleşmiş Olsaydık..." başlıklı makale, insanın vücudunun sözde nasıl daha iyi tasarlanabileceğine dair "tezler" içeriyordu.

Aslında bu tezlerin her birinin ayrı bir mantıksızlık olduğu biraz dikkatle incelendiğinde hemen anlaşılıyordu. Örneğin tezlerin sahibi olan evrimciler, "insanın nefes borusunun ağzına açılması, bu boruya bazen su kaçmasına sebep olmaktadır" diye düşünmüşler ve sözde "daha iyi" bir tasarım öne sürmüşlerdi: Nefes borusu ağıza değil de, daha yukarıdaki buruna doğru açılmalıydı... Ancak bu tasarımın bir sorunu vardı: Eğer böyle olsa, insan ne konuşabilir ne de ağzıyla nefes alabilirdi!

Bilim ve Teknik'in kaynağı olan Scientific American dergisi, "bu tasarım biraz rötuş gerektirecek, çünkü ağızdan nefes almayı ve konuşma yeteneğini engelleyecek" (the design would need refining, though, because it would disrupt breathing through the mouth and the ability to speak) diyerek bu mantıksızlığı itiraf etmişti aslında. Bilim ve Teknik dergisi yazarı ise, kendince bir çıkarım yapıp, "engellemek" anlamına gelen "disrupt" kelimesini "etkilemek" diye çevirmiş ve böylece ortadaki mantıksızlığı biraz kamufle etmek istemişti.

Ancak yazıdaki mantıksızlıkların gizlenebilecek bir yönü yoktu.

YAŞLANMAK, ÖZEL YARATILMIŞ BİR SÜREÇTİR


Bilim ve Teknik dergisinde yayınlanan makalede insan vücudunun sözde nasıl daha iyi tasarlanacağına dair, bilimsellikle bağdaşmayan akıl ve mantık dışı tezler yer alıyor.

Bilim ve Teknik'teki söz konusu makalenin temel mantığı, yazıda geçen "evrimin bize kazandırdığı özelliklerin uzun bir yaşama elverişli bir beden sağlamaması" ifadesinden anlaşılabilir. Yani buradaki evrimci iddia, insan bedeninin çok uzun yaşamaya yönelik bir tasarıma sahip olmadığı ve yine yazıda geçen asılsız ifadeyle "yaşlandıkça ortaya çıkan defoların" evrime bir delil oluşturduğu şeklindedir.
Oysa bu iddianın hiçbir bilimsel ve akılcı temeli yoktur. İnsan bedeninde yaşlandıkça kusurlar ve hastalıklar oluşması, Bilim ve Teknik dergisi yazarlarının sandıkları gibi, "evrim lehinde, yaratılış aleyhinde" bir delil değildir. Çünkü yaratılmış olan bir beden, yine yaratılış amacına uygun olarak, özellikle yaşlanmaya, kusurlar ve hastalıklarla karşılaşmaya başlar.

Nitekim Kuran'a göre insanın eksikliklerinin önemli bir hikmeti budur. Bir ayette "Allah (ağır yükleri) sizden hafifletmek ister: (Çünkü) insan zayıf olarak yaratılmıştır" (Nisa Suresi, 28) buyrulur ve insanın zaafları hatırlatılır. Bir başka ayette ise, insanın yaşlanmasının Allah'ın belirlediği bir plan dahilinde olduğu bildirilmektedir:

Allah sizi yarattı, sonra sizi öldürüyor, sizden kimi de, bildikten sonra birşey bilmesin diye, ömrün en aşağı ucuna (yaşlılığa) geri çevrilir. Şüphesiz, Allah bilendir, herşeye güç yetirendir. (Nahl Suresi, 70)

Yaratılış, insanın hiç hastalanmayacak, hiç yaşlanmayacak, hiç kusur ve eksiklik göstermeyecek bir bedenle yaratıldığı anlamına gelmemektedir ki, yaşlılık, hastalık ve kusurlar "evrim lehinde" bir delil olsun. Aksine bunlar, özel yaratılmış süreçlerdir.

Bilim ve Teknik dergisinde yayınlanan makalede, son derece hayali ve çocuksu iddialar ortaya atılmıştır. Sözde "daha iyi duymak için" çizilen maymun benzeri kulak yapısı dahi, ortaya atılan tezin ciddiyetsizliğini anlamak açısından yeterlidir.

Evrimciler, teorileri lehinde bir iddia öne sürmek istiyorlarsa herşeyden önce canlıların tesadüfen ortaya çıktıkları iddialarına bir kanıt bulmak zorundadırlar. Örneğin insanın solunum sisteminin, beslenme sisteminin, duyma sisteminin, kemik yapısının, eklemlerinin, boşaltım sisteminin nasıl olup da "evrim mekanizmalarıyla" (mutasyonla ve doğal seleksiyonla) tesadüfen ortaya çıktığını açıklamalıdırlar. Bunu ise elbette yapamamaktadırlar, çünkü bu organ ve sistemler, "indirgenemez komplekslik" özelliğine sahip olan yapılardır. Yani bu yapıların tüm parçaları aynı anda, eksiksiz olarak birarada olmalıdır, aksi takdirde işlev görmeleri mümkün değildir.

Örneğin gözün görebilmesi, yaklaşık 40 ayrı parçanın aynı anda ve eksiksiz olarak birarada olması sayesindedir. Her biri birbirinden mükemmel olan bu parçaların evrim mekanizmalarıyla aşama aşama gelişmeleri ise imkansızdır.

Bu gerçek, "eğer birbirini takip eden çok sayıda küçük değişiklikle kompleks bir organın oluşmasının imkansız olduğu gösterilse, teorim kesinlikle yıkılmış olacaktır" diyen Darwin'in endişe ettiği gibi, evrim teorisini temelinden yıkmıştır.15

Evrimciler ise bu çöküşü gizlemek için propaganda yöntemlerine sığınmışlardır. Bilim ve Teknik'in, Scientific American'dan aktardığı çocuksu çizimler, bu propaganda yöntemlerinin bir örneğidir. Çizimlerin her birinde, insan vücudunun bir kısmı ele alınmış ve "şu şekilde olsa daha iyi olurdu" gibi, tamamen spekülasyondan oluşan ve cehalet dışında bir temeli bulunmayan iddialar öne sürülmüştür.

Her biri ayrı bir mantıksızlık örneği olan bu iddiaların biri, girişte belirttiğimiz "nefes borusunun buruna bağlanması" tezidir. Diğerleri ise şöyle sıralanabilir:

DAHA KISA BİR BOY, YENİ KABURGALAR, DAHA KALIN OMURLAR, DAHA BÜYÜK KASLAR, YAĞLAR VE KEMİKLER:

Bilim ve Teknik'teki yazıda, başlıkta tarif edilen şekildeki bir insanın "daha sağlam" olacağı öne sürülmüştür. Oysa bu yapıdaki bir insanın değil hareket etmesi, yatağından kalkabilmesi bile mümkün değildir. Son derece hantal bir yapıya sahip olacak bu bedenin "daha iyi bir tasarım" olduğunu öne sürmek, şaşırtıcı bir mantıksızlık örneğidir.

DİZ KAPAĞI OLMAYAN DİZ EKLEMİ:

Evrimcilerin "daha sağlam" olacağını iddia ettikleri bu yeni tasarıma sahip olan bir insan değil yürümek, yatağından dahi kalkamayacak durumda olurdu. retina tabakası

Bilim ve Teknik'teki evrimci iddiaların bir diğeri, diz kapağının kaldırıldığı "yeni diz eklemi tasarımı"dır. "Geriye doğru bükülebilen diz dizaynı" diye ortaya atılan bu çizimin anatomik açıdan ciddiye alınabilecek hiçbir yönü yoktur. Çünkü diz kapağı olmayan bir diz fonksiyonel olamaz. Bacağın ön yüzünde bulunan kasların tutunabileceği tek yer olması nedeniyle, hareketli bir kemik olan diz kapağının varlığı şarttır. Aksi takdirde insanın yürümesi, ayakta durması, hatta ayağını yataktan aşağı indirmeye çalışması bile mümkün olamaz. Bu "tez", yazıyı hazırlayan ve yayınlayan evrimcilerin tıbbi bilgisizliğinden başka hiçbir anlam taşımamaktadır.

RETİNANIN MÜKEMMEL TASARIMI

Bilim ve Teknik'teki makalede öne sürülen bir diğer tez, insan gözünün tasarımıyla ilgilidir. Yazıda, gözdeki nöronların birleşerek optik sinir halinde retinayı terk etmesi "kötü bir tasarım" olarak gösterilmiş, nöronların retinanın içinden her noktada arkaya doğru geçirilmesinin ise daha iyi olacağı iddia edilmiştir.

Bu yorum da, yine tam bir bilgisizlik ve yüzeysel düşünce örneğidir.

Bunu anlamak için retinanın yapısını iyi bilmek gerekir. Retinada, ışığı algılayıp elektrik sinyaline çeviren fotoreseptör hücreler arka tarafa, yani retinal epitele ve koroidal kan odacıklarına doğru bakarlar. Bu yerleşim, görüntüyü beyne ileten sinirlerin, ışık ile fotoreseptörler arasında kalmasını gerektirir.


Gözün onlarca parçasından biri olan retina kusursuz bir tasarıma sahiptir. Bu tasarımdaki en ufak bir değişiklik, insanın görme yeteneğinin zayıflaması veya tamamen kaybolmasıyla sonuçlanır.

Evrimciler bir süredir bu tasarımı gündeme getirmekte ve "verimsiz" olduğunu ileri sürmektedirler. Oysa bu iddiaların tek kaynağının bilimsel cehalet olduğu ortaya çıkmıştır. Bu konuyu ilk kez gündeme getiren kişi, dünyada Darwinizm'in ve ateizmin bir numaralı temsilcisi olarak bilinen İngiliz zoolog Richard Dawkins'tir. Dawkins, retina hücrelerinin ön tarafa, yani ışık yönüne doğru dönük olmasının daha verimli olacağını ileri sürmüş, gözün mevcut tasarımının "hatalı" olduğunu iddia etmiş ve bunu yaratılışa karşı bir delil gibi göstermiştir. Oysa gözün yapısının daha yakından incelenmesi, Dawkins'in iddiasının tamamen aldatmaca ve göz boyama olduğunu ortaya koymuştur. Gözdeki fotoreseptör hücrelerin ışığa doğru değil de, arkadaki retina tabakasına dönük olmalarının nedeni, bu hücrelerin yoğun oksijen ihtiyacının karşılanmasıdır. Işığı sürekli olarak kimyasal enerjiye çeviren bu hücreler, insan vücudunda en çok oksijen tüketen hücrelerdir. (Oksijen tüketimleri kalp kaslarındaki hücrelerin 3 katıdır.) Bu yüksek oksijen ihtiyacını karşılamak için, fotoreseptör hücrelerin hemen arkasında çok yoğun bir damar tabakası bulunmaktadır ve bu tabaka bu hücreleri beslemektedir. Araştırmalar bu hücrelerin, Dawkins'in iddia ettiği gibi "ışığa doğru" yönelmeleri durumunda, oksijensiz kalacaklarını ve görev yapamayacaklarını ortaya koymuştur.16

Bilim ve Teknik dergisindeki makalede gözün tasarımı hakkında ileri sürülen iddia ise, Dawkins'in çürümüş iddiasının yeni bir versiyonu niteliğindedir. Bu kez de evrimciler, hücre sinirlerinin retina tabakasını tek bir noktadan (kör noktadan) değil, ayrı ayrı terk etmelerinin daha iyi bir "tasarım" olacağı iddiasındadırlar. Oysa bu da son derece hatalı bir varsayımdır.

Eğer söz konusu tasarım gerçekleşmiş olsa, bu takdirde fotoreseptörlerin arasından geçmeye çalışan nöronlar, görme keskinliğini tamamen azaltacaktır. Her nöronun görme yeteneği azalacak ve sonuçta insanın görme yeteneği kısıtlanacaktır. İnsan gözünün mevcut tasarımında ise, sinirler sadece tek bir noktadaki (kör noktadaki) görüşü engellemekte, bu da zaten beyin tarafından görüntünün doldurulması yoluyla telafi edilmektedir.

Kısacası insan retinası bu şekilde derinlemesine incelendiğinde, mevcut tasarımının, olabilecek en ideal tasarım olduğu anlaşılmaktadır. Evrimcilerin, gözün kökeni hakkında hiçbir açıklama öne süremezken, gözün tasarımını kendilerince eleştirmeye kalkmaları ve bunu yaparken de bu şekilde komik duruma düşmeleri, evrim teorisinin çöküşünün ilginç bir ifadesidir.

BOŞALTIM SİSTEMİ: BİR BAŞKA KUSURSUZ TASARIM


Cumhuriyet Bilim Teknik dergisinde yayınlanan ve sadece evrim propagandası amacı taşıyan bu yazıda, günümüzde evrimcilerin dahi kabul etmedikleri, hiçbir bilimsel delili olmayan evrimci iddialar ard arda sıralanmıştır.

Bilim ve Teknik'teki makalede "hatalı tasarım örneği" gibi gösterilen bir diğer organ, boşaltım sisteminin en önemli parçası olan mesanedir.

Boşaltım sistemi gerçekte bir tasarım harikasıdır. Böbrekten her dakika damla damla üretilen atık sıvı, bir rezervuar niteliğindeki mesanede biriktirilmektedir. Böylece günlük faaliyetlerimize ara vermeden devam edebiliriz. Mesanenin sahip olduğu esneyebilen kastan duvarları sayesinde, yalnızca kapasitesi dolduğunda uyarılırız. Böylece sfinkter adı verilen kasın isteğimiz doğrultusunda gevşemesi boşaltım için yeterli olur. Bu tasarımın rahatımız hedeflenerek yaratılmış olduğu çok açıktır.

Bilim ve Teknik dergisindeki "alternatif vücut" çizimlerinde ise, boşaltım sistemimize yeni bir ekleme yapılamamış, sadece var olan bağlar ya da kaslar kalınlaştırılmıştır. Boşaltım sistemi o denli mükemmeldir ki, evrimciler bu sistem hakkında öne sürecek hayali bir düzenleme dahi bulamamışlardır.

Prostat bezinin yerinin değiştirilmesi "tezi" ise yine mantıksızdır. Bu bezin yeri farklı olsaydı, fonksiyonları olumsuz yönde zayıflatacaktı. Prostat bezinin içerdiği milyonlarca salgı bezi hücresi, testesteron hormonu ile birlikte spermlerin içinde yüzebilecekleri bazik sıvıyı üretmek ve tüm üretranın nemlendirilmesinden sorumludur. Bu görevini ise ürettiği salgıları çevrelediği üretraya devamlı bırakarak yerine getirir. Testislerden kanallarla kendine ulaştırılan spermleri uygun sıvılarla birleştirip hemen üretraya bırakması ise insan soyunun devamı için zorunlu bir fonksiyondur. Bu nedenle prostatın üretra ile devamlı yakın temasta olması gerekmektedir.

SONUÇ

Evrimcilerin insan vücudunun tasarımı hakkında son 100 yıldır öne sürdükleri iddialar alt alta sıralansa, kalın bir "bilimsel hurafeler" kitabı oluşurdu. Öne sürdükleri iddiaların birer bilgisizlik ürünü olduğu ise her defasında ortaya çıkmıştır. 20. yüzyılın başında insan vücudundaki pek çok organı "işe yaramayan körelmiş organlar" diye tanıtmışlar, oysa bu organların önemli işlevleri bir bir keşfedilmiştir. DNA'nın büyük bölümünü "Junk DNA" (Hurda DNA) ilan etmişler, bu iddia da son genetik bulgularla çürümüştür. Scientific American'da yayınlanan ve Bilim ve Teknik dergisi yazarlarının büyük bir hevesle tercüme edip, yayınladıkları makale ise, bu bilimsel hurafeler zincirinin yeni bir halkası olmuştur. Makalede çizilen hayali insanın, eğer gerçekten var olsa, ne gibi sorunlarla karşılacağı ve ne gibi hastalık ve kusurlarla muhatap olacağı meçhuldür.

Bunu, bu akıl dışı teoriyi ortaya atanlar da bilmekte ve zaten umursamamaktadırlar. Tek yaptıkları şey, biraz hayalgücü çalıştırıp fantaziler üretmek olmuştur. Örneğin insan kulağının yerine, "daha iyi duymayı sağlayacak sivri ve büyük kulaklar" hayal etmişlerdir. Bunun gibi başkası da, "daha da iyi duymayı sağlayacak fil kulakları" hayal edebilir. Ya da bir başkası "uçmamızı sağlayacak kanatlar" öne sürebilir. Amaç bilim değil de hayal kurmak olunca, öne sürülemeyecek teori yoktur.

Ancak dikkat edilirse, tüm bunlar evrim teorisinin ne kadar büyük bir çöküş içinde olduğunu belgelemektedir. Hiçbir evrimci, insan organlarının nasıl var olduğunu açıklamaya yanaşmamaktadır. Tek yaptıkları şey, evrim adına hayal kurmaktan ibarettir. Çünkü zaten evrimin kendisi bir hayaldir. Gerçek ise yaratılıştır. Tüm canlıları ve insanoğlunu, "Yaratıcıların en güzeli" olan Yüce Allah yaratmıştır:

Sonra o su damlasını bir alak (embriyo) olarak yarattık; ardından o alak'ı (hücre topluluğu) bir çiğnem et parçası olarak yarattık; daha sonra o çiğnem et parçasını kemik olarak yarattık; böylece kemiklere de et giydirdik; sonra bir başka yaratışla onu inşa ettik. Yaratıcıların en güzeli olan Allah, ne yücedir. (Müminun Suresi, 14)

 

1- John Horgan, The Undiscovered Mind: How the Human Brain Defies Replication, Medication, and Explanation (New York:Free Press, 1999), s. 258-259

2- John Horgan, The Undiscovered Mind: How the Human Brain Defies Replication, Medication, and Explanation (New York:Free Press, 1999), s. 258-259

3- John Horgan, The Undiscovered Mind: How the Human Brain Defies Replication, Medication, and Explanation (New York:Free Press, 1999), s. 229

4- Hoimar Von Ditfurth, Dinozorların Sessiz Gecesi 3, Alan Yayıncılık, Kasım 1996, İstanbul, Çev: Veysel Atayman, s.12- 13

5- William A. Dembski, Converting Matter into Mind, 1998, www.arn.org

6- William A. Dembski Converting Matter into Mind, 1998, www.arn.org

7- Michael J, Behe, Darwin'in Kara Kutusu, Aksoy Yayıncılık, 1998

8- J.P. Changeux, P. Ricoeur, What Makes Us Think?, Princeton University Press, 2000, s. 78

9- D. Meredith, Metamagical Themes, Basic Books, N.Y., 1985

10- Michael Denton, Evolution: A Theory In Crisis, London: Burnett Books, 1985, s. 330

11- Anthony Smith, İnsan Beyni ve Yaşamı, İnkılap Kitabevi, Ankara, s. 21

12- Ever since Darwin, Reflactions in Natural History, W.W.Norton Company, USA:192, s. 188

13- Ever since Darwin, Reflactions in Natural History, W.W.Norton Company,USA:192, s. 208

14- Ever since Darwin, Reflactions in Natural History, W.W.Norton Company,USA:192, s. 210

15- Charles Darwin, The Origin of Species: A Facsimile of the First Edition, Harvard University Press, 1964, s. 189

16- Michael J. Denton, "The Inverted Retina: Maladaptation or Pre-adaptation?", Origins & Design, 19:2; George Ayoub, "On the Design of the Vertebrate Retina" Origins & Design 17:1