EVRİMCİLERE DOĞAL SELEKSİYON HAKKINDA NET CEVAPLAR-3

 

BİLİM VE TEKNİK ŞUBAT 2002 SAYISINDAKİ YANILGILAR

ilim ve Teknik dergisinin, evrim teorisini savunma amaçlı yazılarının bazı örnekleri, Şubat 2002 sayısında da yayınlandı. Bunlardan biri, Özge Balkız imzalı "Penceremdeki Dinozor Nereden Geldi?" başlıklı yazı idi. Bu yazı, kuşların sürüngenlerden evrimleştiği iddiasının genel bir özeti niteliğindeydi.

Bilim ve Teknik dergisinin bu konudaki asıl sorunu, evrim teorisiyle ilgili yazılarının hemen hepsinde, bu teorinin kanıtlanmış bir gerçek gibi sunulması ve teorinin karşısındaki itiraz, eleştiri ve aleyhteki kanıtların tamamen görmezden gelinmesidir. Bir başka deyişle, dergi, evrim teorisinin aleyhindeki delillerle yüzleşmemekte, sanki bunlar yokmuş gibi davranmaktadır.

Yazıların hiçbirinde gerçekçilik yoktur; bahsedilen konular her yönüyle incelenip analiz edilmemektedir.

Tarif ettiğimiz bu durumun bazı örneklerini, Bilim ve Teknik'in Şubat 2002 sayısındaki "Penceremdeki Dinozor Nereden Geldi?" başlıklı yazıda görebiliriz. Yazıda kuşların kökeni hakkında 50 yılı aşkın bir süredir öne sürülen çeşitli spekülasyonlar aktarılmış, ama tek bir kez bile anlatılan bu spekülasyonların gerçekten de mümkün olup olmadığı sorgulanmamıştır. Yazıdaki bazı pasajları şöyle ele alabiliriz:


Bilim ve Teknik dergisinin Şubat 2002 sayısında yayınlanan "Penceremdeki Dinozor Nereden Geldi?" başlıklı yazı, evrimcilerin ön yargıları üzerine kurulan senaryolarının tipik bir örneğini oluşturuyordu.

Kuş-Dinozor Evrimi Senaryosunu Kanıtlanmış Bir Gerçek Sanma Yanılgısı

Bilim ve Teknik'te yer alan yazının başlarında şu yorum yapılmaktadır: "Kuşların dinozorlardan evrimleştiği bilinse de, hangi dinozor grubundan evrimleştikleri tam olarak bilinmiyor."

Burada "kuşların dinozorlardan evrimleştiğinin bilindiği " öne sürülürken, sanki tüm bilim dünyasınca bilinen ve kabul edilen, somut delillere dayalı bir tezden söz ediliyor gibi yazılmıştır. Oysa gerçekte kuşların dinozorlardan evrimleştiği iddiası, evrim teorisini savunan pek çok paleontolog veya anatomist tarafından karşı çıkılan bir spekülasyondan ibarettir. Söz gelimi dünyanın en ünlü ornitologlarından (kuş bilimcilerinden) ikisi, Alan Feduccia ve Larry Martin bunun tamamen yanlış bir senaryo olduğu kanısındadırlar. Bu durum, bilinmeyen bir sır da değildir; ABD'deki üniversitelerde okutulan Developmental Biology adlı ders kitabında şunlar yazılıdır:

Kuşların dinozor olduklarına tüm biyologlar inanmıyorlar... Bu grup bilim adamları, dinozorlar ve kuşlar arasındaki farklılıkları vurguluyorlar ve bu farklılıkların çok büyük olduğunu ve dolayısıyla kuşların kendilerinden önceki dinozorlardan evrimleşmiş olamayacağını savunuyorlar. Örneğin Alan Feduccia ve Larry Martin, kuşların bilinen herhangi bir dinozor grubundan evrimleşmiş olamayacağı görüşündeler. Bazı çok önemli kladistik (soy ilişkisi) bilgilerine karşı çıkıyorlar ve kendi iddialarını gelişimsel biyoloji ve biyomekanik ile destekliyorlar.1

Durum bu iken Bilim ve Teknik'te konuya "Kuşların dinozorlardan evrimleştiği bilinse de" diye girilmesi, bir Marksistin sosyal bir konuya "tüm insanlık tarihinin bir sınıf mücadelesi olduğu bilinse de" diye girmesi gibidir. Yani dogmatik, ön yargılı ve tek yanlı bir yaklaşımdır.

Uçan Sürüngenler ile Kuşlar Arasında İlişki Kurma Yanılgısı

Aynı makalenin devamında ise şunlar yazılıdır: "Kuşları diğer canlı gruplarından eşsiz kılan en önemli özellikleri, tüyleri ve uçabilme yetenekleri. Bu özelliklerin onlara dinozorlardan geçtiği düşüncesiyse, fosil bulgularınca doğrulanıyor. Uçabilme özelliğinin, tüyleri olmayan ancak pullu derileriyle uçabilen dinozorlarda bulunduğu biliniyor. Dinozorların pullu deriden tüylü kollara evrimleşmeleri konusunda farklı düşünceler var."

Burada sözü edilen iki farklı canlı grubu arasında, yani uçan sürüngenler (Pterosaurlar) ve kuşlar arasında evrimsel bir ilişki olduğu sanılmaktadır; oysa böyle bir ilişki hiçbir evrimci otorite tarafından öne sürülmez. Uçan sürüngenler ile kuşların kanat yapıları birbirinden çok farklıdır ve nitekim hiçbir evrimci de bunların arasında bir akrabalık olduğunu savunmamaktadır.

Uçan sürüngenler, ya da bir diğer ifadeyle uçan dinozorlar, bilim adamları tarafından Pterosaur olarak adlandırılan soyu tükenmiş bir canlı grubudur. Bunların kökeni, evrim teorisi açısından büyük bir çıkmazdır, çünkü fosil kayıtlarında kendilerine özgü yapılarıyla birlikte aniden ortaya çıkmaktadırlar. Omurgalı paleontolojisi alanında dünyanın en önde gelen birkaç isminden biri olan Carroll, bir evrimci olmasına karşın bu konuda "Triasik Devir'de ortaya çıkan tüm uçan sürüngenler (Pterosaurlar) uçuş için çok özelleşmiş yapıya sahiptir... Atalarının ne olduğu konusunda ve uçuşlarının kökeninin ilk aşamaları hakkında ise hiçbir bulgu yoktur" itirafında bulunur.2

Uçan sürüngenlerin kanat yapıları ise çok ilginçtir: Uçan sürüngenlerin kanatları üzerinde diğer sürüngenlerin ön ayaklarında olduğu gibi beş tane parmakları vardır. Ancak dördüncü parmak, diğer parmaklardan ortalama yirmi kat daha uzundur ve kanat da bu parmağın altında uzanır. Eğer uçan sürüngenler kara sürüngenlerinden evrimleşmiş olsalardı, söz konusu dördüncü parmağın da yavaş yavaş, kademe kademe uzamış olması gerekirdi. Ama buna dair hiçbir fosil kanıtı olmadığı gibi, böyle bir uzamanın doğal seleksiyon-mutasyon mekanizmaları ile açıklanması da mümkün değildir; çünkü ara geçiş aşamaları canlının ellerini fonksiyonsuz hale getireceği ama uçma da sağlamayacağı için avantajsız olacaktır.

Bilim ve Teknik'teki yazıda bu konuda yapılan en büyük gaf ise, uçan sürüngenlerin varlığının, sürüngen-kuş evrimi iddiasına bir delil gösterilmesidir. Kanat yapıları tamamen farklı olan bu canlı gruplarını evrimsel bir akrabalığın kanıtı gibi sunmak, büyük bir hatadır. Bir insan, sineklerin veya yarasaların da kanatlı olmalarından yola çıkarak, bu canlı grupları ve kuşlar arasında evrimsel bir ilişki öne sürdüğünde ne kadar büyük bir bilgisizlik sergilerse, burada da aynı derecede vahim bir bilgi ve yargı hatası vardır.

Richard Hinchliffe'nin araştırma ve gözlemleri, ünlü bilim dergisi Science'ın 1997 yılındaki bir sayısında şöyle yayınlanmıştır:

Theropodlarla kuş kemikleri arasındaki homoloji, "dinozor-kökeni" hipotezi ile ilgili diğer bazı problemleri akla getirmektedir. Bunlardan bazıları şunlardır:

(i) Archaeopteryx kanadı ile kıyaslandığında, (vücut büyüklüğüne göre) theropodun çok daha küçük olan önkolu. Bu tip küçük kollar oldukça büyük bir dinozorun yerden yukarıya doğru havalanması için ikna edici bir ön-kanat değildirler.

(ii) Theropodlardaki bilek kemiği, sadece dört türde bulunmaktadır. Theropodların çoğu, çok daha fazla sayıda bilek kemiğine ait parçalara sahiptir. Bunun Archaeopteryx ile benzerlik oluşturması çok zordur.

(iii) Zamanlama ile ilgili bir paradoks ise, pek çok theropod dinozorun ve özellikle de kuşa benzeyen dromaesaur'ların fosil kayıtlarında Archaeopteryx'den daha sonra bulunmalarıdır

Archaeopteryx ve Kuşların Kökeni Hakkındaki Yanılgılar

Bilim ve Teknik dergisindeki "Penceremdeki Dinozor Nereden Geldi?" başlıklı yazının genelinde ise, kuşların theropod (iki ayaklı) dinozorlardan evrimleştiği ve Archaeopteryx isimli soyu tükenmiş kuş türüne ait fosillerin de "ara form" özelliği taşıdığı şeklindeki klasik evrimci iddialar tekrarlanmıştır.

Archaeopteryx hakkındaki evrimci senaryonun geçersizliği, günümüzde pek çok bulgu ile kanıtlanmış durumdadır. Her ne kadar Archaeopteryx'in bazı dinozorlar ile benzer özelliklere sahip olduğu öne sürülmüş ise de, bu benzetmelerin gerçekçi olmadığı, fosilin bir kuşa ait olduğu, zaman içinde fosilin anatomik özellikleri üzerinde yapılan daha detaylı incelemelerle ortaya çıkmıştır.

Örneğin önceleri çene kemiğinin dinozorlara benzediği iddia edilmiş olsa da, bilgisayar tomografisi kullanılarak Haubitz ve ekibi tarafından yapılan incelemelerde Archaeopteryx'in çene yapısının dinozorlarla değil, günümüz kuşları ile aynı olduğu görülmüştür. 3

Larry Martin ve ekibi ise, Archaeopteryx'in ne dişlerinin ne de bilek kemiklerinin theropod dinozorlarından gelemeyeceğini göstermiştir. Dişler diğer dişli kuşlarla aynı özelliklere sahiptir ve bilek kemikleri ise dinozorlarınki ile hiçbir homoloji göstermemektedir.4

Archaeopteryx'in iskelet yapısının ise onun öne eğik durmasına neden olduğu ve bunun da dinozorlara ait bir özellik olduğu iddiası ise bilim adamları tarafından doğrulanmamaktadır. A.D. Walker bu yorumun yanlış olduğunu ve Archaeopteryx'in iskelet yapısının aynı kuşlarda olduğu gibi canlının geriye doğru durmasını sağladığını açıklamıştır.5

Dahası Archaeopteryx'in uzuvları da theropod dinozorları ile hiçbir homoloji göstermemektedir.6

A.D. Walker, Archaeopteryx'in kulak bölgesini de incelemiş ve kulak yapısının da günümüz kuşları ile aynı olduğunu belirtmiştir.7

Wales Üniversitesi Biyoloji Bilimleri Enstitüsünden J. Richard Hinchliffe ise, embriyolar üzerinde modern izotopik teknik kullanarak kuşların ellerinin II, III ve IV. parmaklardan oluşurken, theropod dinozorlarının I, II ve III. parmaklardan oluştuğunu saptamıştır. Bu ise Archaeopteryx-dinozor bağlantısını savunanlar için büyük bir problemdir.8

Richard Hinchliffe'nin araştırma ve gözlemleri, ünlü bilim dergisi Science'ın 1997 yılındaki bir sayısında şöyle yayınlanmıştır:

Theropodlarla kuş kemikleri arasındaki homoloji, "dinozor-kökeni" hipotezi ile ilgili diğer bazı problemleri akla getirmektedir. Bunlardan bazıları şunlardır:

(i) Archaeopteryx kanadı ile kıyaslandığında, (vücut büyüklüğüne göre) theropodun çok daha küçük olan önkolu. Bu tip küçük kollar oldukça büyük bir dinozorun yerden yukarıya doğru havalanması için ikna edici bir ön-kanat değildirler.

(ii) Theropodlardaki bilek kemiği, sadece dört türde bulunmaktadır. Theropodların çoğu, çok daha fazla sayıda bilek kemiğine ait parçalara sahiptir. Bunun Archaeopteryx ile benzerlik oluşturması çok zordur.

(iii) Zamanlama ile ilgili bir paradoks ise, pek çok theropod dinozorun ve özellikle de kuşa benzeyen dromaesaur'ların fosil kayıtlarında Archaeopteryx'den daha sonra bulunmalarıdır.9

Hinchliffe'nin belirttiği "zamanlama uyumsuzluğu", Archaeopteryx hakkındaki evrimci iddialara en öldürücü darbeyi indiren gerçeklerden biridir. Amerikalı biyolog Jonathan Wells de 2000 yılında yayınlanan Icons of Evolution (Evrimin İkonaları) adlı kitabında, Archaeopteryx'in evrim adına adeta bir "ikona" (kutsal sembol) haline getirildiğini, oysa delillerin bu canlının "kuşların ilkel atası" olmadığını açıkça gösterdiğini vurgular. Wells'e göre bunun göstergelerinden biri, Archaeopteryx'in atası olarak gösterilen theropod (iki ayaklı) dinozorların, aslında Archaeopteryx'ten daha genç olmalarıdır: "Yerde koşan koşan iki ayaklı dinozorlar, Archaeopteryx'in teorik atalarından beklenebilecek bazı özelliklere sahiptirler, ama (fosil kayıtlarında) Archaeopteryx'ten daha sonra ortaya çıkarlar."10

Görüldüğü gibi bilimsel bulgular, Archaeopteryx'in dinozorlarla kuşlar arasında bir ara geçiş canlısı olamayacağını ortaya koymakta, bazı evrimcilerin bu konuda öne sürdükleri iddiaların geçerli olmadığını göstermektedir.

Tüylü Dinozorlar Efsanesi ve Archaeopteryx'in Mükemmel Tüyleri

Bilim ve Teknik dergisindeki "Penceremdeki Dinozor Nereden Geldi?" başlıklı yazıda sergilenen bir diğer yanılgı, kuş tüylerinin kökeni hakkındadır. Makalede, geçmişte "tüylü dinozorlar" yaşadığı ileri sürülmekte (bunun fosil kayıtları tarafından kanıtlandığı iddia edilmekte), sonra da bu canlıların "tüylerinin" kuş tüylerine dönüştüğü ileri sürülmektedir. Ancak bu iddialar birkaç farklı yönden geçersizdir:

* Geçmişte "tüylü dizonorlar" yaşadığı iddiası, kanıtlanmış bir bilgi değil, üzerinde çok tartışılan bir varsayımdır. Son 10 yıl içinde bazı farklı fosil canlıların "tüylü dinozor" olduğu iddia edilmiştir, ama bu iddiaların bazıları tamamen çürümüştür, bazıları da halen tartışmalıdır. İleri "tüylü dinozor"lardan birinin (Archaeoraptor) tamamen bir fosil sahtekarlığı olduğu ortaya çıkmıştır ve Bilim ve Teknik'te yer alan yazıda da kabul etmektedir. 1996 yılında büyük bir medya propagandası ile gündeme getirilen Sinosauropteryx fosilinin gerçekte kuş tüyüne benzer hiçbir yapıya sahip olmadığı ise 1997 yılında yapılan incelemelerle anlaşılmıştır.11 Öne sürülen diğer hiçbir "tüylü dinozor" adayı kesin değildir. Bu canlıların fosillerinde bazı "tüyümsü" yapılara rastlansa da, bunların gerçekte tüy mü yoksa klasik sürüngen pullarının uzantıları mı olduğu kesin olarak belirlenebilmiş değildir. Feduccia gibi otoriteler bu yapıların "kolajen fiberleri" olduğunu ve tüy olarak kabul edilmesinin büyük hata olacağını savunmaktadırlar.12

Bilinen en eski kuş olan Archaeopteryx, günümüzün uçucu kuşlarıyla farksız bir tüy yapısına sahiptir.

* Eğer "tüylü dizonorlar" gerçekten var olmuş olsalar bile bu durum sürüngen-kuş evrimi iddiasına dayanak oluşturmaz, çünkü sözü edilen canlıların hiçbirinde, kuş tüylerine benzerlik taşıyan bir yapı yoktur. Türkçe'de deri üzerindeki her türlü kılcal yapıya "tüy" dendiği için bu konuda bir zihin karışıklığı doğabilir. Gerçekte kuş tüyleri, son derece özgün bir yapıya ve son derece kompleks bir yaratılışa sahiptir. Bu yaratılışın yanı sıra, kuş tüylerinin biyokimyasal yapısı da çok özgündür. Connecticut Üniversitesi'nde fizyoloji ve nörobiyoloji profesörü olan A.H. Brush'a göre "kuş tüylerinin protein yapısı diğer omurgalıların hiçbirinde görülmeyen, tümüyle özgün" bir yapıdır.13

* Bilinen en eski kuş olan Archaeopteryx, günümüzün uçucu kuşlarıyla farksız bir tüy yapısına sahiptir. Archaeopteryx 150 milyon yıl önce yaşamıştır. "tüylü dinozor" olduğu ileri sürülen canlıların fosillerinin hepsi ise, Archaeopteryx'ten daha gençtir. Yani evrimcilerin "kuşların atası olan tüylü dinozorlar" olarak göstermeye çalıştıkları canlıların hepsinden daha önce, mükemmel bir kuş tüyü yapısına sahip olan bir canlı (Archaeopteryx) zaten yaşamıştır. Dünyanın omurgalı paleontolojisi konusundaki en büyük otoritelerinden biri olan Robert Carroll, Patterns and Processes of Vertebrate Evolution adlı kitabında bu konuda evrim teorisinin açmazda olduğunu kabul eder. Çünkü Carroll'un belirttiği gibi, Archaeopteryx'in tüyleri günümüzün uçan kuşlarıyla tamamen aynı yapıdadır ve dolayısıyla uçuş tüylerinin yapısı 150 milyon yıldır hiç değişmemiştir.14

Dahası, bu tüylerin Archaeopteryx'te nasıl ortaya çıktığı evrimci bir yaklaşımla açıklanamamaktadır, çünkü Carroll'un ifadesiyle "bu tüylerin Archaeopteryx'teki büyük boyuta ulaşıncaya dek uçuş aparatı olarak nasıl bir işlev göreceklerini anlamak pek mümkün değildir."15

Archaeoraptor, göründüğü kadarıyla bir Dromaeosaur kuyruğunun bir kuş fosiline yapıştırılmasından oluşuyor. (Solda)

Evrimciler Piltdown Adamı fosilinde yaptıkları sahtekarlığın bir benzerini, Archaeoraptor fosiliyle de tekrarladılar. Ünlü bilim dergisi New Scientist'de bu bilim sahtekarlığına "Piltdown Kuşu" başlığı ile yer verildi. Söz konusu haberde, bir ara-geçiş formu olarak sunulan Archaeoraptor'un, bir dinazor türü olan Dromaeosaur'un kuyruğuna bir kuş fosilinin yapıştırılmasıyla elde edildiğinden ve bunun bilim adına yapılmış bir sahtekarlık olduğundan bahsedilmektedir.

Kısacası, bilinen ilk kuş olan Archaeopteryx, bugünkü uçan kuşlardan farksız bir uçuş sistemiyle aniden yeryüzünde ortaya çıkmıştır. Archaeopteryx'in atası olduğu ileri sürülebilecek hiçbir canlı da yoktur. Bu durum, bir kez daha, canlıların bir evrim süreciyle ortaya çıkmadıklarını, birbirlerinden bağımsız şekilde "yaratıldıklarını" göstermektedir.

Pencerede "Dinozor" Yoktur

Burada kısaca özetlediğimiz kanıtlar, Bilim ve Teknik dergisinin ısrarla savunduğu "kuşlar dinozorlardan evrimleşti" tezinin bilimsel dayanağı olmayan bir hayal ürünü olduğunu göstermektedir. Bu tezin bu kadar ısrarla gündeme getirilmesi, evrim teorisini topluma kabul ettirmeye yönelik bir propagandanın sonucudur. Son derece bilimsellikten uzak iddialarla, hatta fosil sahtekarlıklarıyla yürütülen bu iddianın ciddiyetsizliğini, konu hakkında uzman olan evrimci bilim adamları dahi kabul etmektedirler.

Ön yargılardan sıyrılan her insan görecektir ki, dinozorları, kuşları ve diğer tüm canlılar yoktan var eden Yüce Allah'tır. Evreni ve tüm yaşamı yaratan Allah bize bilim yoluyla bu gerçeğin apaçık kanıtlarını sunmaktadır. Rabbimiz bir ayetinde şöyle buyurur:

Sizin için yerde olanların tümünü yaratan O'dur. Sonra göğe yönelip (istiva edip) de onları yedi gök olarak düzenleyen O'dur. Ve O, herşeyi bilendir. (Bakara Suresi, 29)

BİLİM VE TEKNİK DERGİSİNİN
"EVRİM TARTIŞMALARI"NDAKİ YANILGILARI

Bilim ve Teknik'in Çürük Dayanakları: Jerry Coyne ve Allen Orr'un İtirazları

Prof. Michael Behe'nin Darwin'in Kara Kutusu adlı kitabında yeralan ve evrim teorisinin geçersizliğini ispatlayan kavramlardan biri, canlılarda görülen indirgenemez kompleks sistemlerdir. İndirgenemez komplekslik kısaca, canlı sistemlerde yer alan kanın pıhtılaşması, bakteri kamçısı, hücre içi haberleşme sistemi gibi birçok yapının, birçok farklı parçalardan oluştuğunu ve bu parçalardan birinin eksikliği durumunda bu sistemlerin atıl durumda olacağını, işe yaramayacağını anlatan bir terimdir. Evrim teorisi ise aşamalı bir gelişim olduğunu, dolayısıyla bir sistemin farklı parçalarının aşamalı olarak, doğal seleksiyon yoluyla meydana geldiğini öne sürer. Ancak, sözü edilen kompleks sistemler bu şekilde açıklanamaz, çünkü ara aşamalar hiçbir fonksiyona sahip olmadığı için "doğal seleksiyon" vasıtasıyla seçilemez. Dolayısıyla canlılardaki indirgenemez komplekslik, Darwinizm'i geçersiz kılmakta ve canlılığın yaratılış ürünü olduğunu göstermektedir.


Prof. Michael Behe'nin Darwin'in Kara Kutusu isimli kitabı.

Bilim ve Teknik dergisi editörü Sayın Gürdilek ise, "Evrim Tartışmaları" başlıklı yazısında, bazı evrimci bilim adamlarının Behe'nin açıklamalarına getirdikleri bazı eleştirilere yer vermiştir.

Sayın Gürdilek'in dayanak aldığı iki evrimci, Jerry Coyne ve Allen Orr'dur. Bu iki bilim adamı, Behe'nin tezine karşı çıkan yazılar kaleme almışlardır. Bu yazıların cevabı ise yine Behe tarafından verilmiştir. Behe, bu konuyla ilgili cevabında şunları yazmaktadır:

Profesör Orr, indirgenemez komplekslik kavramı hakkında yanlış bir görüşe sahip... Darwin'in Kara Kutusu'nda indirgenemez kompleksliği şöyle tanımladım: "İyi uyumlu ve temel fonksiyon için birbiriyle etkileşim içindeki pek çok parçadan oluşan ve bu parçaların herhangi birinin eksiltilmesinin sistemin fonksiyonunun durmasına neden olacağı bir sistem." Orr ise bu terimi yüzeysel bir şekilde kullanmakta ve "eğer bir parça çıkarırsan, organizma ölür" şeklinde anlamaktadır...

Orr, benim bazı sistemlerin doğal seleksiyonla evrimleşmiş olabileceği, ama bazıları için bunun mümkün olmadığı şeklindeki düşüncemi "çok şaşırtıcı" bulmakta. Bunu kitabımın 205-208. sayfalarında açıklamıştım. Kısacası, bazı sistemler diğerlerinden daha komplekstir ve dolayısıyla daha indirgenemezdir... Aslında, her sistemin detaylarını incelediğinizde, benim yaptığım gibi, Darwinizm'in zorlukları pek çok yerde ortaya çıkar...

Görünen odur ki, Orr, (yaşama getirilecek) açıklamanın özünün, evrimcilerin kavramlar üzerine kondurdukları etiketleri bilmeyle olacağını sanmaktadır. Oysa önemli olan, bu kavramların gerçekten hayatın nasıl oluştuğunu açıklayıp açıklamadıklarıdır.16

Bilim ve Teknik'teki makalede, Profesör Jerry A. Coyne'un canlılarda görülen yaratılış delillerine karşı getirdiği bir itiraz, çok güçlü bir argüman gibi aktarılmaktadır: Coyne, "herşeyi açıklayamayacağımıza göre, her zaman tasarım için bir kanıt bulunabilecektir" demektedir. Ancak evrimcilerin "açıklayabildiği" bir sistem yoktur. Behe, bu gerçeği şöyle açıklar:

Coyne, eğer bir biyokimyasal sistem doğal seleksiyonla açıklanırsa, yaratılışı savunanların bir diğer sisteme atlayacaklarından ve bu nedenle bu teorinin yanlışlanamaz olduğundan yakınmaktadır. Eğer Darwinistler herhangi bir kompleks biyokimyasal sistemi açıklayabilmiş olsalardı, bu yakınmanın bir haklılık payı olabilirdi... Oysaki bugüne kadar (doğal seleksiyon) kompleksliğe sahip fonksiyonel sistemlerin hiçbirinin kökenini açıklamayı başaramamıştır.17

Gürdilek, Bilim ve Teknik'teki makalesinde, Coyne'un bir itirazını daha aktarmaktadır: "Coyne, küçük parçaların birbirlerine eklenerek en sonunda işlev kazanmadıklarını öne sürmekte ve "daha başka süreçlerle paylaşılan, bazen işe yaramayan, atıl, kopya genlerden, ya da eski işlevlerini çoktan yitirmiş fosil parçalardan da oluşuyor. Demek ki daha önce 'evrilmiş' yapıtaşları da söz konusu" demektedir."

Oysa bu "açıklama" da temelsiz bir spekülasyondan başka bir şey değildir ve evrimcilerin sorununu çözmemektedir. Behe, Coyne ve Orr gibi evrimciler tarafından teorisine karşı yöneltilen bu yüzeysel itirazı şöyle açıklar:

Orr, bir fare kapanının (Behe'nin indirgenemez kompleksliği açıklamak için kullandığı örnek) parçalarının başka bir şey olarak oluşmaya başlamış ve sonradan şu anki yapılarına dönüşmüş olabileceklerini söylemektedir. Bu gibi argümanları Darwin'in Kara Kutusu'nun 66. sayfasında cevaplandırdım.

Özetle, bu yaklaşımın (evrimcilere) kazandırdığı bir şey yoktur. Parçaların sonraki bir aşamada yine birbirlerine uyumlu hale getirilmeleri gerekecektir ve yine tüm parçalar gerektiği şekilde ayarlanmadan sistem çalışmayacaktır. Bu, bilinçli bir düzenleme gerektirmektedir.18

Sonuçta, evrimcilerin canlıların yapısında görülen tasarım delillerine karşı getirebildikleri tutarlı bir itiraz ve "indirgenemez kompleks" sistemlere getirebildikleri bilimsel bir açıklama yoktur. Coyne ve Orr gibi evrimcilerin argümanları, aslında, sadece ne kadar yüzeysel ve dogmatik düşündüklerini göstermektedir. Tüm gerçekler göstermektedir ki, canlılardaki tasarım örnekleri Allah'ın yaratışının apaçık delilleridir.

Andrew Berry'nin Küçük Mantık Oyunları

Bilim ve Teknik Dergisi'nin Kasım 2001 sayısındaki "evrim teorisini kurtarma" amaçlı yazılardan ikincisi, derginin editörü Raşit Gürdilek tarafından, Oxford Üniversitesi ve dönem dönem Sabancı ve Harvard Üniversitelerinde dersler veren Dr. Andrew Berry ile yapılan bir röportajdır. Bilimsel yanılgılarını daha önce de açıkladığımız "evrimsel genetikçi" Dr. Berry, yine evrim teorisine gözü kapalı bir bağlılık sergilemiştir.

Berry'nin Bilim ve Teknik'in bu sayısında ileri sürdüğü iddiaların cevaplarının hepsini daha önce vermiştik. Burada yine kısaca belirteceğiz. Ancak bundan da önemli olan, Berry tarafından kullanılan ve evrimciler arasında çok yaygın olan "demagoji yöntemleri"ni tespit etmek ve ortaya çıkarmaktır. Evrimciler, bilimsel kanıtlardan yoksun olan teorilerini, küçük mantık oyunlarıyla ayakta tutma çabasındadırlar. Bunları ilerleyen sayfalarda sırayla inceleyeceğiz.

1. Yerçekimi-Tasarım Benzetmesindeki Mantık Hatası

Evrimcilerin demagoji yöntemlerinin en belirginlerinden biri, kasıtlı olarak hatalı örneklendirmeler kullanmaktır. Berry'nin bunu nasıl kullandığını aşağıdaki cümlelerinde görelim:

Yaratılışı savunanlarca geliştirilen bir hipotezin kanıtlanması olanaklı değildir. Tanrının her kuş için ayrı, her yarasa için ayrı, her böcek için ayrı kanat yarattığının tersini kanıtlayamam. Tıpkı, Tanrı'nın kütle çekiminin ivmesini 9,8 m/s2 olarak belirlediğinin tersini kanıtlayamayacağım gibi.
Dikkat ederseniz Berry iki farklı kavramdan, yani yerçekimi ivmesinden ve canlıların vücut yapılarından söz etmektedir. İlk bakışta aradaki fark ayırdedilmeyebilir, oysa çok önemli bir fark vardır: Yerçekimi ivmesi, tek bir "sayısal değer"dir, canlıların vücut yapıları ise bir "sistem"dir. Bir sayısal değerin nasıl belirlendiği konusunda yürütülecek bilimsel bir araştırma ile, bir sistemin nasıl ortaya çıktığı konusunda yürütülecek bilimsel bir araştırmanın yöntemleri birbirinden farklıdır.

Bir örnekle konuyu açıklayalım: Bir grup astronotun uzaktaki bir gezegene ilk kez indiklerini varsayalım. Eğer astronotlar gezegenin yüzeyinde küçük bir göl bulur ve bunun %0.1 oranında klor içerdiğini tespit ederlerse, bundan nasıl bir sonuç çıkarılabilir? Sudaki klorun oranı, gezegenin doğal dengesi ile mi oluşmuş, yoksa bilinçli birisi bu suya özellikle mi klor katmıştır? Bunun cevabı tek başına bulunamaz. Aynı şekilde Berry'nin dediği gibi, eğer astronotların birisi "bu özel bir tasarımdır derse", bu iddianın aksi de ispatlanamaz, kendisi de. Ortada sadece bir "sayısal değer" vardır ve bunun bir tasarım ürünü olup olmadığını tek başına bilmek mümkün değildir.


Bu şehrin resmine bakarak tüm bu gökdelenlerin, yolların alışveriş merkezlerinin, parkların tesadüfen kendi kendilerine oluştuğunu iddia etmek ne kadar gülünçse üstteki hücreye bakıp içindeki tüm kompleks yapıların tesadüfen evrimleşerek oluştuğunu iddia etmek o kadar gülünçtür.

Ancak eğer astronotlar gezegende bir de dev bir yeraltı şehri ile karşılaşırlarsa? İçinde hiçbir canlının yaşamadığı, ama çok iyi inşa edilmiş evler, yollar, tüneller, ısıtma ve havalandırma sistemleri, teknolojik araçlar ile dolu bir şehirse bu? Yani karşılarına çok kompleks bir "sistem" çıkarsa? O zaman elbette astronotlar, hiç tereddüt etmeden, bilinçli varlıkların eserleri ile karşı karşıya olduklarını anlayacaklardır. O bilinçli varlıkları hiç görmeseler bile, sırf eserlerine bakarak var olduklarını tartışmasız bileceklerdir. Çünkü kompleks bir sistemin varlığı, onu tasarlayan ve inşa eden bir bilincin varlığının ispatıdır.

Canlılar da sözünü ettiğimiz şehir gibi, hatta ondan çok daha kompleks sistemlerdir. (Moleküler biyolog Denton, en basit canlı hücresinin, dev bir şehir kadar karmaşık bir organizasyona sahip olduğunu vurgular.) Bu nedenle canlıların moleküler yapıları da, Berry'nin söz ettiği kanat gibi kompleks anatomik yapıları da, birer "tasarım"ın ispatıdır. Yani, canlıları Allah'ın yaratmış olduğunun bilimsel kanıtlarıdır.

Berry ise bu gerçeği gizlemek için, bir "sayısal değer" olan yerçekimi ivmesi ile bir "kompleks sistem" olan kanatları, büyük bir mantık hatasıyla birbirine benzetmektedir.

Berry'nin bu küçük mantık oyunu ile gizlediği diğer bir gerçek ise, kanatların kökeninin evrim teorisi için çok büyük bir sorun oluşudur. Gerçekte kanatlar, doğal seleksiyon-mutasyon mekanizmalarını geçersiz kılan indirgenemez yapılarıyla, Darwinizm'in hiçbir zaman açıklayamadığı bir yaratılış delilidir. (Ayrıntılı bilgi için bkz. Harun Yahya, Hayatın Gerçek Kökeni; "Evrimcilere Göre Uçuşun Kökeni", "Kuş Tüyleri ve Sürüngen Pulları", "Tüylerin Tasarımı" bölümleri)

2. Farklı Kanat Tasarımları Hakkındaki Demagoji

Berry, röportajın devamında yine kanatlardan söz etmekte, bu kez yarasa, kuş, sinek gibi farklı canlı gruplarında farklı kanat tipleri bulunduğunu belirterek, canlıların yapılarındaki kusursuz tasarıma karşı şu itirazı getirmektedir:

"Uçabilmenin tek ve mükemmel bir yolu, mükemmel bir tasarımı varsa, neden bu işin çok farklı biçimlerde de yapılabildiğini görüyoruz"
Berry, kanatların farklı tiplerinin var oluşunu, bu kanatların sahiplerinin farklı atalardan evrimleştikleri iddiasına delil gibi göstermektedir. Bundan yola çıkarak da yaratılış gerçeğini reddetmektedir. Oysa benzer bir amaca hizmet eden farklı tasarımlar bulunması, o tasarımların farklı kaynaklardan geldiğini göstermez. Bir endüstri mühendisi, karada yolculuk için çok farklı sistemler tasarlayabilir; raylı sistem üzerinde yürüyen trenler, otoyolda giden lastikli otomobiller, hava yastığı ile hareket eden hovercraftlar gibi. Hepsinde aynı tasarımcı, farklı ortamlar ve farklı tipte taşıtlar için farklı tasarımlar üretir.

Dolayısıyla, doğadaki farklı uçan canlıların (kuşlar, soyu tükenmiş uçan sürüngenler, yarasalar, böcekler gibi) farklı kanat yapılarına sahip olmalarını yaratılış gerçeği aleyhinde bir delil gibi göstermenin hiçbir mantıksal dayanağı yoktur.
Evrimciler eğer yaratılışa karşı evrim teorisini savunmak istiyorlarsa, bilimsel tezler üretmelidir ler. Bir kuşun, yarasanın veya böceğin kanatlarının, doğal seleksiyon-mutasyon mekanizmaları ile nasıl ortaya çıkmış olabileceğini açıklamak gibi. Ancak bunu yapamayacaklarını bildiklerinden olacak, demagojileri tercih etmektedirler.

4. "Evrimsel Baskı" Hikayeleri

Evrimcilerin çok sıklıkla kullandıkları bir başka önemli aldatma yöntemi daha vardır. Bunu açıklamak için bir örnek verelim:

Diyelimki, bahçeli bir eviniz var ve bahçenizin tam ortasında büyük bir elma ağacı yer alıyor. 5 yaşındaki oğlunuz ise elmayı çok sevmesine rağmen, bir türlü ağaca çıkmayı başaramadığı için, yüksek dallardaki elmalara bir türlü ulaşamıyor. Sabah işinize gidip akşam eve döndüğünüzde bir de bakıyorsunuz ki, oğlunuzun bu ihtiyacı akılcı bir şekilde çözülmüş: Elma ağacının gövdesinin çevresinde ahşaptan bir döner-merdiven yapılmış. Oğlunuz bu döner merdivenin basamaklarında keyifle inip-çıkıyor ve ağacın yüksek dallarındaki elmalara kolayca ulaşabiliyor.


DARWİN'DEN MASALLAR
Evrimciler, hiçbir delilleri olmadığı için, sürekli evrim masalları anlatırlar. İlk evrim masalcısı ise teorinin isim babası Darwin'dir.

Elbette bu durumda ilk sorunuz "kim yaptı bu merdiveni" diye düşünmek olacaktır. Muhtemelen iyiliksever ve sürpriz yapmaktan hoşlanan bir komşunuz, aynı zamanda da usta bir marangoz olup, oğlunuza bu hediyeyi vermiştir. Ya da evinizi ziyaret eden bir akrabanız...

Peki, eğer oğlunuza "bu merdiveni kim yaptı" diye sorarsanız ve o da size "kimse yapmadı, biliyorsun ağaca çıkmak için bir merdivene ihtiyaç vardı, ihtiyaç duyduğum şeyler böyle kendi kendine oluyor" cevabını verirse, gülersiniz. Çünkü bilirsiniz ki, bir şeye ihtiyaç duymak, onun oluşması için yeterli değildir. İhtiyaç duyulan şeylerin bir anda, kendi kendine, sadece ihtiyaçtan ötürü ortaya çıkması, ancak masallarda olur.

İşte Bilim ve Teknik'teki röportajda da bu tarz masallara yer verilmektedir. Söyleşinin bir kısımını aktaralım ve bu durumu birlikte görelim:

Berry ile Gürdilek arasındaki söyleşinin bir kısımını aktaralım ve bu durumu birlikte görelim:

BTD - Yarasalar kanat geliştirmek için neden bir baskıyla karşılaşmış olsunlar?

Berry - Çünkü bu, böcek yakalamak için çok iyi bir yol. Genel olarak, biri meyveyle, öteki de böcekle beslenen iki yarasa alt takımı vardır. Ve eğer meyveler ağaçların tepelerinde bulunuyor ve etraflarında böcekler dolaşıyorsa, uçuş eylemine yol açan evrimsel baskı anlaşılabilir oluyor. Uçmak için pek çok iyi neden var.


Evrimciler, ağaç tepelerindeki meyvelere ulaşmak isteyen sürüngenlerin, bir süre sonra kanatlanıp uçtuklarını öne sürerler. Bu, ancak çocuk masallarına konu olabilecek bir iddiadır.

Berry bu sözlerinin ardından da, kanatların evrimle ortaya çıktığını savunan uzun açıklamalar yapmaktadır. Ama bu evrimin sebebi olarak, yukarıda sözünü ettiği "evrimsel baskı"dan başka bir şey gösterememektedir.
Burada tam anlamıyla bir "masal" anlatıldığı kolaylıkla farkedilebilmektedir.

Gerçekten de ağaçların tepelerindeki meyveler veya sinekler, bunlarla beslenen canlılar için cezbedici olabilir. (Elma ağacının tepesine ulaşmak isteyen oğlunuz gibi.) Ama bu "cazibe" (veya ihtiyaç), kanat oluşumunu sağlamaz! Kanat sahibi olmayan bir canlı türünün kanat edinmesi için, genetik yapısında çok büyük değişiklikler gereklidir:

1. Genetik yapısına, daha önceden var olmayan bir "kanat tasarımı bilgisi" eklenmelidir. Bunun için birbirini izleyen yüzlerce mutasyon olmalı, bu mutasyonların hepsi canlıya yarar sağlamalı, genetik bilgi eklemelidir. Oysa, canlılara genetik bilgi ekleyen, onlara fayda sağlayan hiçbir morfolojik mutasyon gözlemlenmemiştir.

2. Dahası, bu mutasyonlar, "doğal seleksiyon" vasıtasıyla her aşamada seçilmelidir. Bu ise evrim teorisine göre bile mümkün değildir, çünkü henüz tamamlanmamış olan ara aşamaların hiçbiri canlıya uçma avantajı kazandırmayacak, aksine onu önkollarından yoksun bırakarak dezavantajlı hale getirecektir.

Mutasyonların havyanların ve bitkilerin ihtiyaçlarının karşılanmasını sağladığına inanmak, gerçekten çok zordur. Ama Darwinizm bundan fazlasını da ister: Tek bir bitki, tek bir havyan, binlerce ve binlerce tam olması gerektiği şekilde faydalı tesadüflere maruz kalmalıdır. Yani mucizeler sıradan bir kural haline gelmeli, inanılmaz derecede düşük olasılıklara sahip olaylar kolaylıkla gerçekleşmelidir. Hayal kurmayı yasaklayan bir kanun yoktur, ama bilim bu işin içine dahil edilmemelidir.

Pierre Paul Grassé

Fransa'nın 20. yüzyıldaki en büyük biyoloji otoritelerinden biri olan Pierre Paul Grassé, kendisi de bir evrimci olmasına karşın, bu Darwinist senaryonun "hayal kurmak"tan öteye gitmediğini şöyle açıklar:

Mutasyonların havyanların ve bitkilerin ihtiyaçlarının karşılanmasını sağladığına inanmak, gerçekten çok zordur. Ama Darwinizm bundan fazlasını da ister: Tek bir bitki, tek bir havyan, binlerce ve binlerce tam olması gerektiği şekilde faydalı tesadüflere maruz kalmalıdır. Yani mucizeler sıradan bir kural haline gelmeli, inanılmaz derecede düşük olasılıklara sahip olaylar kolaylıkla gerçekleşmelidir. Hayal kurmayı yasaklayan bir kanun yoktur, ama bilim bu işin içine dahil edilmemelidir. 19

Bilim Teknik dergisindeki röportajda yapılan açıklamalar, yukarıdaki alıntıda belirtildiği gibi, "hayal kuran ve bu hayali bilimin içine dahil eden" dogmatik tavrı yansıtmaktadır. Ama sadece bununla kalmamakta, bir de okuyucuları yanıltıcı bir üslup kullanılmaktadır. "Evrimsel baskı" denilen ihtiyaçların, kompleks organların ortaya çıkması için yeterli sebep olarak gösterilmesi, bunu kanıtlamaktadır.

6. Mutasyon Demagojisi

Ropörtajın bu konu hakkındaki bölümünü, evrimcilerin mantık oyunlarına iyi bir örnek teşkil ettiği için, aynen aktarıyoruz:

BTD - Yaratılışı savunanların, genetik olarak değişikliğe uğramış sirke sineklerinin neden yaşayamadıkları sorusuna ne cevap vereceksiniz?

Berry - Bu soruya cevap vermeme bile gerek yok. Eğer bir sirke sineği iseniz, antenlere gereksinimiz var demektir. Genlerinizde gerçekleşen bir mutasyon, size antenlerinizi, çevrenizi algılamanıza hiç de yardımcı olmayan bir çift bacak formunda verirse sirke sineklerinin yüzkarası olacağınız kesin. Doğal seçilim de sizi doğal olarak dışlayacak bu durumda. Bu tür formları, doğal seçilim sürecini etkin bir şekilde ortadan kaldırdığınız laboratuvarlardan başka yerde görmemenizin nedeni de bu. Özetle bu tür mutasyonlar canlının zararına olan mutasyonlar. Bu örnektekine benzeyen, ama canlının işine yarayacak mutasyonların varlığı da söz konusu olabilir. Böyle bir durumda canlı yaşayabilir. Ama bunlar çok sınırlı sayıda.

Üstteki cümleleri kısaca analiz edelim.


Mutasyonların, ister büyük isterse küçük olsunlar, sınırsız bir biyolojik değişim oluşturabilecekleri tezi, bir olgudan çok bir inanç olarak kalmaya devam etmektedir.
Genetikçi Lane Lester ve popülasyon genetikçisi Roymond Bohlin

Öncelikle BTD'nin sözünü ettiği "mutant sirke sinekleri" konusunu kısaca açıklamak gerekir. Bu canlı türü, yani Drosophila melangaster, 20. yüzyılın başlarından bu yana genetik araştırmaların favori hayvanıdır. Bu sinekler üzerinde binlerce mutasyon deneyi yapılmış, farklı mutantlar elde edilmiştir. Olayın püf noktası ise, bu mutantların hiçbirinde "genetik bilgi artışı" veya "faydalı değişiklik" olmamasıdır. Bu, evrim teorisi için büyük bir hezimettir; çünkü bizzat evrim teorisine kanıt bulmak amacıyla yapılan bu çalışmalarda, teorinin canlıları geliştiren yegane faktör olarak gösterdiği mutasyonların, canlılara sadece zarar verdiği deneysel olarak ortaya konmuştur.

Ropörtajda işte bu soru sorulmaktadır. Yani kısaca "mutant sinekler hep sakat kalıyor veya ölüyor, ne diyeceksiniz" denmektedir. Cevapta ise, şaşırtıcı bir şekilde, getirilen itirazı aynen tekrar edilmekte, yani sakat kalan ve ölen sinekler örnek verilmektedir. İlk başta kullanılan "cevap vermeme bile gerek yok" cümlesi, sadece, okuyucularda sanki evrim teorisi açısından ortada bir sorun yokmuş hissi uyandırmak için kullanılmış bir "psikolojik etkileme" çabasıdır.

Dahası , konu doğal seleksiyonla ilişkilendirilerek anlatılmakta ve böylece sanki sözü edilen olgunun evrim teorisine bir katkısı varmış gibi davranılmaktadır. Oysa sözü edilen doğal seleksiyon ile evrim teorisinin ihtiyaç duyduğu doğal seleksiyon arasında çok önemli bir fark vardır. Sakat sirke sineklerinin ölmesi, "dezavantajlı hale gelen bireyin ayıklanması" demektir. Oysa evrimin ihtiyaç duyduğu doğal seleksiyon vasıtasıyla "avantajlı hale gelen bireylerin seçilmesi" gerekir. Ortada bir "avantaj kazanma" durumu yoksa, doğal seleksiyon da, türü sabit tutmak dışında hiçbir işe yaramaz. Darwin de bu gerçeği "faydalı değişiklikler oluşmadığı sürece doğal seleksiyon hiçbir şey yapamaz" diyerek kabul etmiştir.20

Peki sirke sinekleri söz konusu olduğunda, doğal seleksiyon vasıtasıyla seçilebilecek bir "faydalı değişiklik", yani yararlı mutasyon var mıdır? Ropörtajda, zararlı mutasyonlara dair somut bir örnek (anten yerine bacak çıkaran mutasyon örneği) verilebilmesine rağmen, bu konuda hiçbir örnek verilememekte sadece "olabilir, yaşayabilir" kelimeleriyle biten varsayım cümleleri kurulmaktadır:

Bu örnektekine benzeyen, ama canlının işine yarayacak mutasyonların varlığı da söz konusu olabilir. Böyle bir durumda canlı yaşayabilir. Ama bunlar çok sınırlı sayıda.

Bu konuyla ilgili ropörtajda kesin konuşulamamaktadır, çünkü ortada sözü edilen gibi bir örnek yoktur. "Sınırlı sayıda" bile yoktur. Zaten olsaydı, "olabilirli" cümleler kurmak yerine, somut bir örnek belirtilirdi. Ama böyle bir örnek olmadığı açıkça itiraf da edilememektedir, çünkü o zaman evrim teorisinin en kritik açmazlarından biri kabul edilmiş olacaktır.

Bu örnekte de bir kez daha ortaya çıktığı gibi, evrim teorisinin; demagojiler, yanlış örneklendirmeler, hatalı mantık çıkarımları ve bilimsel temeli olmayan senaryolardan başka bir dayanağı yoktur.

Doğadaki canlılar tesadüfen meydana gelemeyecek kadar kompleks, kusursuz ve çeşitlidir.

7. "Rastlantı" Konusundaki İtirazının Geçersizliği

Evrim teorisi canlılığın kökenini temelde rastlantı kavramına dayandırmasına rağmen, teorinin savunucuları bunun bu şekilde açıkça dile getirilmesinden rahatsız olurlar. Çünkü yeryüzündeki olağanüstü kompleks yaşamın bir "rastlantı" ürünü olamayacağı, hemen her insan tarafından sağduyu ile anlaşılabilir bir gerçektir. Bu nedenle evrimciler, "biz aslında herşey rastlantı demiyoruz" diye sık sık yakınırlar. Ropörtajda da aynı söylem kulllanılmış, hatta röportajın başlığı "Evrim Rastlantı Değil ki" konmuştur?

Peki rastlantı değildir de nedir? Berry, konuyu doğal seleksiyon üzerinde odaklaştırmakta ve şöyle demektedir:

Rastlantısal mutasyon, evrim sürecinde bir girdi. Ama evrim, doğal seçilim nedeniyle son derece deterministik bir süreç. Diyelim saçma gibi dağılmış bir dizi mutasyon var. Ama bunlardan yalnız belli bir yönde giden saçmalar seçilimle avantajlı kılınıyor. Dolayısıyla bu, rastlantısal bir süreç değil.

Berry'nin buradaki itirazı anlamsızdır. Evrime karşı çıkan hiç kimse "doğal seleksiyon rastlantısaldır" diye bir iddia öne sürmemektedir. Doğal seleksiyonun belli bir "belirlilik" içerdiğine, yani her zaman için doğal seleksiyon yoluyla avantajlı olan canlıların seçildiğine kimsenin itirazı yoktur.

Bizim "evrim teorisi canlıların kökenini rastlantılarla açıklamaya çalışır" demekteki kastımız, mutasyonlara yöneliktir. Ama zaten mutasyon, evrimin tek "malzeme"sidir. Berry "rastlantısal mutasyon, evrim sürecinde bir girdi" derken yanılmaktadır. Neo-Darwinizm'e göre, mutasyon evrimin tek "girdi"sidir. Mutasyon dışında canlıların genetik bilgisini değiştirecek bir doğal etki olmadığına (ve yaratılış gerçeğini de peşinen reddedildiğine) göre, evrim teorisi, tüm genetik bilgiyi "mutasyon ürünü" saymak durumundadır. Teorinin farklı versiyonlarının hepsi için bu geçerlidir.

Evrim teorisini bir hurafe kılan en önemli nokta da budur: Mutasyonların genetik bilgi oluşturduğu, bir canlının genetik bilgisini geliştirdiği asla gözlemlenmemiştir. Genetikçi Lane Lester ve popülasyon genetikçisi Raymond Bohlin, The Natural Limits to Biological Change adlı kitaplarında söz konusu mutasyon çıkmazını şöyle anlatırlar:

Sonuçta dönüp-dolaşıp gelinen temel nokta, herhangi bir evrim modelinde, her türlü genetik varyasyonun mutlak kökeninin mutasyon oluşudur.... (Oysa) Bir nokta son derece açıktır: Mutasyonların, ister büyük isterse küçük olsunlar, sınırsız bir biyolojik değişim oluşturabilecekleri tezi, bir olgudan çok bir inanç olarak kalmaya devam etmektedir.21

Öte yandan, bir de yaşamın (yani ilk canlı hücrenin) kökeni konusu vardır ki, bu konu doğal seleksiyon ve mutasyon kavramlarını bile içermeyen, sadece "kimyasalların tesadüfen reaksiyona girmesi" senaryolarından ibaret olan bir "rastlantı masalı"dır.

Kısacası, ropörtajda yer alan "rastlantı" konusundaki itirazlar yersizdir. Evrimciler, canlılığın önceden belirlenmiş bir plana, tasarıma dayanmadığını, yani yaratılmadığını iddia ettiklerine göre, onu "amaçsız" bir sürecin tesadüfi sonucu saymak durumundadırlar. Ancak bilim ve akıl dışı bir iddiayı açıkça dile getirmekten utandıkları için "evrim rastlantı değil" diyerek iddialarını en azından görünüşte kurtarmaya çalışmaktadırlar.

9. "Uzun Zaman" ve Doğal Seleksiyon Yanılgıları

Andrew Berry, Bilim ve Teknik'teki röportajında "uzun zaman" kavramı üzerinde de durmuş, yeterli zaman verildiğinde ve doğal seleksiyon ile, cansız maddelerin tüm canlılığı oluşturabileceğini öne sürmüştür.

Evrimcilerin sık sık sığındıkları bu iddianın temelinde, zamanın imkansızı başarabilecek bir güç olduğu varsayımı yatar. Buna göre, kimyasal bir karışımın tesadüfen amino asitleri, proteinleri, DNA ve RNA'yı, diğer hücre parçacıklarını ve sonuçta canlı bir hücreyi oluşturmaları kısa bir zaman aralığında imkansızdır. Ancak zaman uzadıkça, örneğin milyonlarca yıla çıktıkça, bu imkansız olasılık, birdenbire mümkün hale gelir.

Evrimciler bu zaman faktörünü "faydalı tesadüflerin birikmesi" olarak açıklarlar. Yani bir yapı, faydalı bir tesadüfle olumlu bir özellik kazanacak, aradan birkaç bin yıl geçtikten sonra bir faydalı tesadüf daha ona eklenecek, birkaç on bin yıl sonra bir tanesi daha gerçekleşecek ve sonuçta milyonlarca yıl içinde bu yararlı tesadüfler birikerek büyük ve olumlu bir değişim meydana getireceklerdir.

Pek çok insan, bu mantığı fazla incelemeden kabul eder. Oysa bu mantığın içinde çok açık ve temel bir aldatmaca vardır. Bu aldatmaca, "faydalı tesadüflerin birbirlerine eklenmeleri" tezinde yatar. Gerçekte faydalı tesadüfleri, birbirlerine eklenmeleri için bekletecek bir mekanizma doğada yoktur.

Bununla ne demek istediğimizi, bir örnekle açıklayalım. Söz gelimi bir maymunu bir bilgisayarın başına oturtsak ve bu maymunun rastgele tuşlara basarak, insanlık tarihini yazmasını beklesek. Normal bir akla ve anlayışa sahip bir insan milyarlarca yıl geçse bile maymunun rastgele tuşlara basarak bunu gerçekleştiremeyeceğini bilir. Ancak evrimciler bu imkansız olaya şöyle bir ihtimal verirler:

"Maymun tuşlara bastığında, her harf için 29'da 1 doğru yapma ihtimali vardır. Bir kere doğru tuşa bastığında, bu doğru tuş doğal seleksiyon yoluyla seçilir. Bir sonraki tuş için yapacağı hatalar da yine doğal seleksiyon yoluyla seçilir. Böylece, milyonlarca yıl süren bir eleme süreci içinde, maymun insanlık tarihini yazabilir."

Evrimcilerin savundukları tüm zaman iddialarının temelinde de buradaki mantık yatar.

Oysa az önce de belirtildiği gibi bu yaklaşımda çok açık bir aldatmaca vardır: Doğada, maymunun bastığı tuşlardan hangisinin doğru olduğunu belirleyip seçecek bir mekanizma yoktur! "Tamam bu harf doğru oldu, şimdi bunu koruyarak bir sonraki basamağa geçelim" diyecek bir bilinç yoktur.

Doğal seleksiyon kör bir mekanizmadır. Bu mekanizma vasıtasıyla sadece "avantaj"lı sonuçlar seçilir. Canlılardaki kompleks sistemler ise, ancak eksiksiz halde olduklarında çalışır ve dolayısıyla bir "avantaj" konusu olurlar. Bu sistemlerin ara aşamalarında bir "avantaj" oluşmadığı için, doğal seleksiyon vasıtasıyla seçilmeleri imkansızdır. Dolayısıyla da, doğada "komplekslik üreten bir mekanizma" yoktur. Gözlem ve deneyler de bunu doğrulamaktadır. Zaman istendiği kadar uzatılsın, ortada bir mekanizma olmadıktan sonra fayda sağlamaz.

Gerçekte "uzun zaman" demagojisine başvuran evrimcilerin tek amaçları, konuyu gözlem ve deney alanından çıkarmak, bilinmeyen bir geçmişe sürüklemek ve böylece insanların zihninde evrim mümkün olabileceğine dair yanlış bir izlenim oluşturmaktır.

10. "Hurda Yığınından Doğan Jumbo Jet" İnancı


Nobel ödüllü İngiliz astronom ve matematikçi Fred Hoyle

"Evrimsel genetikçi" Dr. Andrew Berry, Bilim ve Teknik'teki söyleşisinin sonunda, buraya kadar anlattığımız yanılgı, spekülasyon ve gaflarını da gölgede bırakan bir iddiada bulunmakta ve "hurda yığınından doğan bir jumbo jet" masalı anlatmaktadır.

Söz konusu örnek, bundan yıllar önce Nobel ödüllü ünlü İngiliz astronom ve matematikçi Fred Hoyle tarafından verilmiştir. Hoyle, canlı hücrenin cansız kimyasalların rastlantılarla birleşmesi sonucunda ortaya çıktığı şeklindeki evrimci senaryonun, "bir hurda yığınına isabet eden kasırganın savurduğu parçalarla tesadüfen bir Boeing 747 uçağının oluşması" gibi bir senaryo olduğunu açıklamıştır.22

Berry ise bu örneği tekrar gündeme getirerek, "evet, doğal seleksiyonla hurda yığınından uçak bile oluşur" demektedir:
O hurda deposunda doğal seçilim faaliyetteyse ve farklı parçalar biraraya gelip küçük yapılar oluşturabiliyorlarsa ve bu parçalarla yap-boz için 3,5 milyar yılınız varsa, belki de bu sürenin sonunda hurdalıktan jumbo jetinizle çıkabilirsiniz.
Eğer Berry'nin sözlerini ciddiye alırsak, bu sözlerin aşağıdaki yanılgılarla (veya yanıltmalarla) dolu olduğunu görürüz:


Berry de, evrime inanmakla, birçok evrimci gibi, hurda yığınına isabet eden bir kasırganın, jumbo jet uçağı meydana getireceğine inanmış gibi olmaktadır.

. Hoyle'un verdiği " hurda yığınından uçak oluşması" örneği, ilk canlı hücrenin kökeni hakkında bir örnektir. Bir diğer ifadeyle, Hoyle, jumbo jet örneğiyle, "prebiyotik" (yaşam öncesi) dönemde, yaşamın ilk ortaya çıkışını kast etmiştir. Elbette, Berry'nin de gayet iyi bildiği gibi, prebiyotik ortamda doğal seleksiyondan söz edilemez. Çünkü doğal seleksiyon, canlı organizmaların besin ve yaşam alanları için birbiriyle rekabeti kavramına dayanır. Cansız moleküllerin, örneğin amino asitlerin, bazların ve diğer kimyasalların kendi aralarında "yaşam mücadelesi" sürdürdüklerine inanmak, safsatadır.

Dolayısıyla Berry'nin "jumbo jet" örneğinin yanına doğal seleksiyon kavramını eklemeye çalışması, çok komik ve amatörce bir hatadır.

- Biz yine de Berry'e bir imkan verelim ve ileri sürdüğü senaryoyu ( bilimsel ve mantıksal açıdan tüm geçersizliğine rağmen) bir an için kabul edelim. Yani hurdalarla dolu bir hangarın içinde "doğal seleksiyon" yaşandığını varsayalım. Acaba Berry'e göre, bu hangarın içinde seçilecek olan "avantaj" nedir?

Önce şunu soralım: Bir jumbo jet uçağı ne zaman "avantaj" elde eder? Elbette uçtuğu zaman... Peki uçağın uçması için ne gerekir? Eksiksiz olması... Yani hangarın içinde uçağın bir kanadının, motorunun, kokpitinin, elektrik sisteminin, koltuklarının, gövdesinin ve burada saymaya gerek görmediğimiz binlerce parçasının tek tek oluşmasının hiçbir anlamı olmaz. Bunlar oluşsalar bile avantaj sağlamadıkları için seçilemez. Hangarın içinde, Berry'nin iddia ettiği gibi yap-boz yapıp denemeler gerçekleştiren bilinçli bir sistem de yoktur. Hangarın içinde sadece ölü, bilinçsiz, cansız madde vardır. Ve değil 3.5 milyar, 3.5 trilyar yıl da beklense, ortaya hiçbir tasarım çıkmaz.

Aslında evrimciler de muhtemelen bu kadar gerçek dışı bir senaryoya inanmıyordur. Yine de evrimciler zaman zaman böyle "iddialı" örneklerle kamuoyu önüne çıkarlar. Bundaki amaç, çok saçma bir fikri, gayet soğukkanlı bir şekilde ve "kendine güven" edası içinde savunarak, yani psikolojik etkenlerin yardımıyla, makul gibi gösterebilmektir.

Bilim ve Teknik'teki "İnsanın Evrimi" Konulu Makalelerdeki Yanılgılar

Bilim ve Teknik dergisinin Kasım 2001 sayısının evrim teorisine ayrılan diğer sayfalarında "Atalarımız Daha mı Mutluydu?" ve "Niye Gülüyoruz?" başlıklı iki yazı daha yer almaktaydı. Bu yazıların ortak özelliği ise, evrimcilerin her türlü konuyu evrimle açıklamaya çalışmalarına çarpıcı birer örnek teşkil etmeleriydi.

"Atalarımız Daha mı Mutluydu?" başlıklı yazıda mutluluğun ve mutsuzluğun, "Niye Gülüyoruz?" başlıklı yazıda ise gülmenin sözde evrimsel kökeni incelenmekteydi. Daha ilk canlı hücresinin nasıl oluştuğunu açıklayamayan bir teorinin, bu canlı hücresinden tüm canlıların ve insanların nasıl oluştuğunu, sonra da bu insanın davranışlarının kökeninin ne olduğunu açıklaması elbette ki beklenemez. Ancak evrimciler, evrim teorisini bilimsel ve her olguyu açıklayabilen bir gerçek gibi gösterebilme çabası ile, politikadan bilime, psikolojiden tarihe kadar her konuda "evrimsel bir senaryo" yazmaktan geri kalmamaktadırlar.

Prof. Michael Behe, evrimcilerin evrimle hiçbir ilgisi olmayan konulara olan bu ilgilerinden şöyle sözetmektedir:

Hatta bu teori (evrim), bazı bilim adamları tarafından insan davranışlarının anlaşılması için de genişletilmişti: İntihar eden insanlar neden bunalıma düşer, gençler neden evlenmeden çocuk sahibi olurlar, neden bazı gruplar zeka testlerinde diğerlerinden daha başarılı olur ve neden dini misyonerler evlenemez ve çocuk sahibi olamazlar! Evrimsel düşünceye konu olmamış hiçbir şey kalmamıştır aslında - bir organ veya fikir, görüş ya da duygu olsa bile! 23

Evrimsel psikologlar, fedakarlık, sevgi, vefa, bağlılık, merhamet gibi insanlara ait duyguların doğal seleksiyonla ortaya çıktığını savunmaktadırlar. Bu, hiçbir bilimsel dayanağı olmayan saçma bir iddiadır. Böyle bir iddiaya inanmak ile kurbağaların prenslere dönüştüğü masalları gerçek zannetmek arasında bir fark yoktur. Elbette hisseden, düşünen, zevk alan insan ruhu şuursuz süreçlerin eseri olamaz.

Bir başka Amerikalı bilim adamı Henry Morris ise evrim teorisinin ulaştığı ilgisiz alanları şöyle sıralamaktadır:

Evrim kavramı kısa zamanda biyolojik alanın dışına da yayılmıştır. Bir yanda yıldızlar ve kimyasal elementlerin oluşumu gibi inorganik konular, bir yanda dil bilimi, sosyal antropoloji, karşılaştırmalı hukuk ve din gibi konular evrimci bir açıdan incelenmeye başlanmıştır, ta ki bugün bizler evrimi evrensel ve herşeyi sarıp kuşatan bir süreç olarak görene kadar. 24

Bu yazıda bahsi geçen Bilim ve Teknik yazılarında mutluluğun kökenini açıklamak için kullanılan "evrimsel psikoloji" de, evrimcilerin bu yöntemleri sonucunda ortaya çıkmış, "yapay bir bilim dalı"dır.

Evrimsel psikologlar, "doğal seleksiyon yoluyla insanın bedeni meydana geldiyse, insanın davranışları da meydana gelmiştir" iddiasındadırlar. Ancak bu en az doğal seleksiyon yoluyla insan bedeni gibi kompleks bir yapının meydana gelmesini iddia etmek kadar mantıksız ve hiçbir bilimsel desteği olmayan bir iddiadır.


İnsanların mutsuzluklarının ve gerginliklerinin nedeni, tüm dünyayı ve kendilerini başıboş varlıklar sanmalarıdır. Oysa, her insan ve her olay sonsuz merhamet sahibi Rabbimizin kontrolündedir.

Mutluluk, üzüntü, heyecan, zevk gibi özellikler insanın ruhuna aittir. Ve doğadaki hiçbir mekanizma bu özellikleri, cansız maddelere kazandıramaz. Ancak evrim teorisi, cansız, ruhsuz, bilinçsiz maddelerin, yeteri kadar zaman verildiğinde ve doğal seleksiyon vasıtasıyla gerekli gelişmeler seçildiğinde, düşünen, duygulanan, sevinen, mutlu olan, üzülen, özleyen, dostluğu, fedakarlığı, vefayı bilen, heyecanlanan, panik olan, korkan, güven duyan insanlara dönüşebileceğine inanmaktadır. Bu geçmiş zamanların hurafelerinden, büyücülerin tılsımlarına, hatta kurbağaları prenslere dönüştüren masallara inanmaktan çok daha batıl, geri kalmış, cahilce bir düşüncenin ürünüdür.

 

Bilim ve Teknik dergisindeki yazıda fikirlerine yer verilen ve mutluluğun kökenini araştıran araştırmacı David Buss, aynı zamanda insanlara evrimsel kökenlerine bakarak mutluluk reçeteleri hazırlamayı da ihmal etmemiştir. Buss'a göre insanın mutlu olabilmesi için "mutlu olan ataları" gibi yaşaması gerekmektedir.

Oysa mutluluğun kökeni, insanın ruhunun ve bu ruhu ona veren Yaratıcımızın farkında olmasıdır. Kendisini ve diğer insanları cansız maddelerin tesadüfi bir bileşimi olarak gören bir insan ne kendisine ne de dostlarına, yakınlarına gereken değeri vermeyecektir. İnsanlığı değersiz gören bir insan sevgi, dostluk, şefkat, fedakarlık gibi mutluluk getiren özelliklere de inanmaz. İnsanları ve tüm yaşadıklarını, hayatta kalabilmek için mücadele edilmesi gereken kişi ve olaylar olarak göreceği için daima stresli, gergin, acımasız, hissiz, donuk bir hayat yaşar. Bir insanın mutluluğunun nedeni olan dostluk, sevgi, özveri, güven duymak, vefa, saygı gibi özellikleri gerçek anlamıyla hiçbir zaman yaşayamaz.

Bu nedenle evrimsel psikoloji gibi evrim teorisine dayalı olarak yapılan araştırma ve çalışmaların hepsi boş yere vakit kaybettirmekte, birçok insan ve bilim adamının vakti, emeği, bilgi birikimi ve maddi imkanları yanlış bir amaç uğruna tüketilmektedir.

Bilim ve Teknik dergisinin ise, bu gibi dogmatik evrim propagandalarına aracılık etmektense, yaşamın kökenine dair gerçekten somut bilimsel bulguları ortaya koyması gerekmektedir.

 

FOCUS DERGİSİNİN YANILGILARLA DOLU "EVRİM DOSYASI" VE PROF. DEMİRSOY'UN GARİP İDDİALARI

Ekim 2001 tarihli Focus dergisinde, evrim teorisini konu alan 5 ayrı yazı yayınlandı. Prof. Dr. Ali Demirsoy tarafından hazırlanan ve "Darwin ve Evrim" başlığını taşıyan yazı ile, İrfan Unutmaz tarafından hazırlanan diğer yazılar genelde aynı evrimci iddiaları içermekteydi. Evrim teorisinin savunulmaya çalışıldığı yazıların tamamında, evrimcilerin bilimin ne kadar gerisinde kaldıkları açıkça görülmekteydi. Bu yazıda, Focus dergisindeki geçersizliği defalarca kanıtlanmış olan evrimci iddiaların neden yanlış olduğu bir kez daha açıklanacaktır.

Focus Dergisi ve Prof. Demirsoy'un "Doğal Seçilim"in Evrimin Meksanizması Olduğu İddiaları Yanlıştır

Focus dergisindeki yazıların hemen hemen hepsinde, doğal seleksiyon (doğal ayıklanma) evrimin bilimsel olarak geçerliliği ispatlanmış bir mekanizması olarak gösterilmiştir. Örneğin Prof. Ali Demirsoy, yazısında bu iddiayı şöyle özetlemiştir: "Darwin'in kurmuş olduğu 'Doğal Ayıklanma Yasası', kesinlikle güncelliğini ve bilimselliğini yitirmedi."

Doğal seleksiyon, Darwin'den önce de tarifi yapılmış bir doğal mekanizmadır. Bulunduğu ortama daha iyi uyum sağlayan olan canlıların yaşama ihtimali daha fazladır, diğerleri ise elenir. Örneğin, vahşi hayvanların tehdidi altında yaşayan bir tavşan sürüsünde daha hızlı koşabilenler ve rengi dolayısıyla daha iyi kamufle olabilenler yaşayacak, diğerleri ise zaman içinde elenerek azalacak veya yok olacaklardır. Ancak Darwin, doğal seleksiyona bu anlamının dışında bir anlam daha yükledi ve bu mekanizmanın zaman içinde yeni türler oluşturacağını öne sürdü. Ne var ki bugün evrimciler dahi doğal seleksiyonun canlıları evrimleştirici bir gücü olamayacağını kabul etmektedirler. Doğal seleksiyon vasıtasıyla, zayıfların ayıklanması örneğin bir tavşan sürüsünün sadece daha hızlı koşan, daha iyi gizlenen ve korunan, daha güçlü bir sürü haline gelmesi sağlanabilir. Ancak tavşanlar daima tavşan olarak kalırlar, hiçbir zaman başka bir canlıya dönüşmezler. Çünkü doğal seleksiyon vasıtasıyla canlıların genetik havuzuna yeni bir bilgi eklenmez, yani onlara yeni bir özellik kazandırılmaz. Doğal seleksiyona bir de mutasyonun eklenmesi, evrim teorisini kurtaramamıştır. Çünkü; hem genetik bilgiyi geliştiren hiçbir mutasyon gözlemlenmemiştir, hem de canlıların "indirgenemez kompleks" yapıları, Darwinizm'in özü olan "küçük değişikliklerin kademe kademe birikmesi" kavramını çürütmektedir.

Yale Üniversitesinden Dr. J. Budziszewski doğal seleksiyonun evrimin nasıl gerçekleştiğini açıklamaktan çok uzak olduğunu şöyle özetlemektedir:

Herkes doğal seleksiyonun ispinoz gagalarını uzatacağı konusunda hemfikirdir; ancak birçoğu, doğal seleksiyonun Darwin'in iddia ettiği gibi balıkları kurbağalara dönüştüreceğine katılmamaktadır.

...Darwinizm'e gelen en öldürücü darbelerden biri indirgenemez kompleksliği açıklayamamasıdır. Sistemin çalışması için tüm parçalarının aynı anda bulunması gereken "indirgenemez komplekslik" doğal seleksiyon tarafından oluşturulamaz. Çünkü doğal seleksiyonda, canlının sahip olduğu yapılar tek tek evrimleşmeli ve her yeni parça ile sistem biraz daha iyi çalışmalıdır...

Darwinizm'in açıklayamadığı bir başka problem ise, hayatın cansızlıktan nasıl oluştuğudur. Doğal seleksiyon sadece yaşayan ve üreyen varlıklar için geçerlidir; ancak bu, canlıların nasıl oluştuğunu açıklayamaz...25

Dr. Budziszewski'nin de belirttiği gibi doğal seleksiyonun evrim teorisine kazandırdığı hiçbir şey yoktur. Çünkü bu mekanizma, hiçbir zaman bir türün genetik bilgisini zenginleştirip geliştirmez. Hiçbir zaman bir türü bir başka türe çevirmez; yani deniz yıldızını balığa, balıkları kurbağaya, kurbağaları timsaha, timsahları da kuşa dönüştüremez. Canlılığın ve canlılardaki kompleks sistemlerin nasıl oluştuğunu kesinlikle açıklayamaz.

"Kesintiye Uğratılmış Denge" Teorisi Darwinizmin Fosil Çıkmazı İçin Bir Kurtarıcı Değildir

Focus dergisindeki "Darwin'i Yakmalı mı?" başlıklı yazıda yeralan iddialardan bir diğeri de, Stephen Jay Gould ve Niles Eldredge gibi bazı evrimci paleontologların, evrim teorisinin fosiller konusundaki çıkmazına bir açıklama getirdikleri idi.


Stephen Jay Gould

Evrim teorisi, canlılığın kademe kademe, küçük değişikliklerle evrimleştiğini iddia eder. Bu iddiaya göre, canlı türleri arasında, her iki canlı türünden bazı özellikler taşıyan "ara formların" yaşamış olması gerekir. Ancak fosil kayıtlarında bu ara formlardan eser bulunmamaktadır. Aksine, farklı canlı grupları fosil kayıtlarında aniden ortaya çıkmakta ve milyonlarca yıl boyunca hiçbir değişim geçirmeden kalmaktadırlar. Paleontolojinin ortaya koyduğu bu büyük bulgu, canlı türlerinin arkalarında bir evrim süreci olmadan var olduklarını göstermektedir.

Bu gerçek, uzun yıllar boyunca paleontologlar tarafından gözardı edilmiş ve hayali ara formların bir gün bulunacağı umudu korunmuştu. Ancak 70'li yıllarda, bazı paleontologlar, bunun yersiz bir beklenti        olduğunu ve fosil kayıtlarındaki boşlukların "gerçek" sayılması gerektiğini kabul etmişlerdir. Ne var ki, bu paleontologlar, evrim teorisinden vazgeçmeyi kabul edilemez bir düşünce saydıkları için, bu gerçeğe evrim teorisi içinde bir açıklama aramaya çalıştılar.

Bu arayış içinde olan evrimcilerden Harvard Üniversitesi paleontologları Stephen Jay Gould ve Niles Eldredge, 1970'lerin başlarında, "kesintiye uğratılmış denge" ("punctuated equilibrium") olarak bilinen farklı bir evrim modelini sundular. Bu modeli savunan bilim adamları canlı türlerinin Darwin'in öngördüğü gibi kademeli küçük değişikliklerle değil, ani ve büyük değişikliklerle oluştuğunu öne sürdüler.

Ancak bu model de, diğer evrim teorisi modelleri gibi birçok çelişki ve mantıksızlıklarla doludur.

Sıçramalı evrim teorisi olarak da anılan bu evrim modeli, bugünkü haliyle, canlı popülasyonlarının çok uzun süreler boyunca değişim göstermediklerini, bir tür "denge" (equilibrium) durumunda kaldıklarını kabul eder. Bu iddiaya göre evrimsel değişiklikler, çok kısa zaman aralıklarında ve çok dar popülasyonlar içinde gerçekleşir. (Denge, kesintiye, yani "punctuation"a uğratılır.) Popülasyon çok dar olduğu için büyük mutasyonlar çok kısa sürede doğal seleksiyon yoluyla seçilir ve böylece yeni tür oluşumu sağlanır.

Örneğin, bu teoriye göre, bir sürüngen türü milyonlarca yıl boyunca hiçbir değişikliğe uğramadan yaşamını sürdürür. Ancak bu sürüngen türünün içinden bir şekilde ayrılan az sayıdaki bir grup sürüngen, nedeni açıklanamayan bir seri yoğun mutasyona maruz kalır. Bu mutasyonların avantaj sağlayanları bu dar grup içinde hızlı bir biçimde seçilir. Grup hızla evrimleşir ve kısa sürede bir başka sürüngen türüne, hatta belki de memelilere dönüşür. Tüm bu süreç çok hızlı olduğu ve dar bir popülasyonda gerçekleştiği için de, geriye çok az fosil izi kalır, belki hiç kalmaz.

Dikkat edilirse, aslında bu teori kanıttan değil, kanıtsızlıktan kaynak bulmaktadır. Teori sadece "geride fosil izi bırakmayacak kadar hızlı bir evrim süreci nasıl hayal edilebilir" sorusuna cevap geliştirmek için ortaya atılmıştır. Bu cevabı geliştirirken de, iki temel varsayım kabul edilmektedir:

1. "Makromutasyonların", yani canlıların genetik bilgisinde büyük değişimler oluşturan geniş çaplı mutasyonların, canlılara avantaj sağladıkları ve yeni genetik bilgi ürettikleri varsayımı.

2. Sayıca dar olan hayvan popülasyonlarının, genetik yönden daha avantajlı oldukları varsayımı.

Oysa her iki varsayım da bilimsel bulgularla açıkça çelişmektedir. Sıçramalı evrim teorisi, az önce belirttiğimiz gibi tür oluşumuna yol açan mutasyonların çok büyük ölçeklerde gerçekleştiğini ya da bazı bireylerin üst üste yoğun mutasyonlara maruz kaldıklarını varsaymaktadır. Oysa bu varsayım, genetik biliminin tüm gözlemsel verilerine aykırıdır.

Yüzyılın ünlü genetikçilerinden Fisher'ın deney ve gözlemlere dayanarak ortaya koyduğu bir kural, bu varsayımı açıkça geçersiz kılmaktadır. Fisher, bir "mutasyonun bir canlı popülasyonunda kalıcı olabilmesinin, mutasyonun fenotip üzerindeki etkisiyle ters orantılı" olduğunu bildirir... 26

Bir başka deyişle, bir mutasyon ne kadar büyük olursa, toplulukta kalıcı olması ihtimali de o kadar azalır. Bunun nedeni ise çok açıktır: mutasyonlar canlıların genetik bilgisinde rastlantısal değişiklikler oluştururlar ve hiçbir zaman canlının genetik bilgisini geliştiren bir etkileri yoktur. Aksine, mutasyondan etkilenen bireyler ciddi hastalık ve sakatlıklara maruz kalır. Dolayısıyla bir birey mutasyondan ne kadar fazla etkilenirse, yaşama ihtimali de o kadar azalacaktır.

Gözlem ve deneyler, mutasyonların genetik bilgiyi geliştirmediğini ve canlıları tahrip ettiğini gösterirken, sıçramalı evrim savunucularının mutasyonlardan neo-Darwinistler'den bile daha büyük "başarılar" beklemeleri, açık bir tutarsızlıktır. (Ayrıntılı bilgi için bkz. Harun Yahya, Hayatın Gerçek Kökeni, Vural Yayıncılık, İstanbul, Şubat 2000)

"Hayali Ara Geçiş Formları" Çizmek, Evrime Kanıt Sağlamaz

Focus dergisinin en büyük yanılgılarından biri yine "Darwin'i Yakmalı mı?" başlıklı yazıda yer almaktadır. İki sayfanın ortasına çizilen farklı delikli fosillerinin çizimlerinin arasına, hayali ara geçiş formlarının çizimleri de eklenmiş ve bu çizimlerin altında şu yoruma yer verilmiştir: "Darwin'e göre, yeni türlerin oluşumu, "doğal ayıklama'nın harekete geçirdiği küçük farklılıkların derece derece birikmesiyle gerçekleşiyor. Bu oluşum, yukarıdaki "delikliler"in fosillerindeki değişim serisinde açık ve somut bir biçimde görülüyor." Oysa resimde görülen, asılları olmayan fosillerin hayali çizimleri ile tamamlanmış hayali bir seridir. Evrimciler, hiçbir canlı türünün diğerine evrimleştiğini gösteren bir tek ara geçiş formuna ait fosil dahi bulamadıkları için bu açıklarını hayali çizimlerle gizlemeye çalışmaktadırlar. (Evrim teorisinin fosil çıkmazı hakkında ayrıntılı bilgi için bkz. Harun Yahya, Hayatın Gerçek Kökeni, Vural Yayıncılık, İstanbul, Şubat 2000)

Focus dergisi Darwinizm'i savunmak -ve bunu yaparken komik duruma düşmemek- amacındaysa, o zaman hayali senaryolar yazmak yerine, sözünü ettiği "küçük farklılıkların derece derece birikmesi" senaryosunu kanıtlara dayandırmaya çalışmalıdır. Gerçekten "küçük farklılıkların derece derece birikmesiyle" evrimleşen canlılara dair fosiller göstermeli, dahası canlıların göz, kulak, kanat, solunum sistemi gibi kompleks organ ve sistemlerinin nasıl olup da "küçük farklılıkların derece derece birikmesiyle" oluşabileceğini açıklamalıdır. Ancak hiçbir evrimci bunları yapamadığı gibi Focus dergisi de yapamamaktadır. Çünkü söz konusu "ara geçiş fosilleri" yoktur ve farklı canlı gruplarının "küçük farklılıkların derece derece birikmesiyle" oluşabileceğini gösteren teorik bir açıklama bile mümkün değildir.

Focus Dergisinin Darwin'in ve Evrim TeorisininMasumluğu İle İlgili Yanılgıları

Focus dergisinde yer alan "Darwin'in Kötü Öğrencileri, Niyet Kötü Evrim Bahane" başlıklı bölümde ise, Darwin'in düşüncelerinin komünizm ve faşizm gibi birbirine tamamen zıt gibi gözüken iki ideoloji için uygun zemin hazırladığından bahsedildikten sonra, Charles Darwin'in bunda bir payı olmadığı öne sürülmektedir. Özellikle de öjenizm ve ırkçılık konularında Darwin tamamen temizlenmekte ve hiçbir zaman bu tür iddialarda bulunmadığı belirtilmektedir.

Öncelikle belirtmek gerekir ki Focus dergisinin, geçtiğimiz yüzyılı kana bulayan komünizm ve faşizm gibi iki kanlı ideolojinin, Darwinizm'in hazırladığı zeminde yeşerdiklerini ve Darwinizmden aldıkları destekle, onun kazandırdığı meşruiyetle bu noktaya gelebildiklerini kabul etmesi doğru bir yaklaşımdır. Fakat bütün bunlarda Charles Darwin'in bir payının olmadığını, kötü niyetli bazı kişilerin evrim teorisini kullanarak kendi insanlık dışı ideolojilerine kılıf oluşturduklarını ifade etmek ve böylece Darwin'i aklamaya çalışmak hatalı ve boşuna bir çabadır. Çünkü Darwin, yazılarında "Sosyal Darwinizm"e özellikle zemin hazırlamış, ırkçılığı ve öjeniyi desteklemiştir. Ayrıca Darwin'in iddiası temelden Yaratıcımızın varlığını reddetmekte ve tüm materyalist görüşlere sözde bilimsel bir zemin hazırlamaktadır.

Darwin'in bu ideolojilerin güçlenmesindeki payını şöyle özetleyebiliriz:

Darwin ortaya attığı teori ile insanlara "tesadüfler sonucu kendiliklerinden meydana gelmiş, hayvanlarla ortak atadan evrimleşmiş canlılar" olduklarını telkin etmiştir. Buna inanan insanlar hayvanlara benzer bir yaşam sürmekte sakınca görmedikleri gibi, insanlara özgü vicdani kaygıları da bir yana bırakarak, ahlaki ve insani değerlerini kolayca yitirmişlerdir. Bu noktadan bakıldığında dünyanın pek çok yerinde insanların ve toplumların içine düştüğü ahlaki dejenerasyonda Darwin'in bu fikirlerinin payının ne kadar büyük olduğu daha iyi anlaşılır. Çünkü bu mantığa göre tesadüfen oluşmuş varlıklar başıboşturlar, yaptıklarından dolayı kimseye karşı sorumlu değildirler, dolayısıyla her türlü suçu ve ahlaksızlığı işleyebilirler. Bencillik, acımasızlık, açgözlülük, kıskançlık, rekabet, ahlaksızlık, vahşet ve daha pek çok şey serbesttir. Evrimci mantığa göre doğru ya da yanlış diye kavramlar yoktur. Çünkü doğru ve yanlışı belirleyen İlahi kanunlar reddedilir..


Bu kitap toplum tarafından genel bir kabul gördüğü takdirde dünyada daha önce hiç gö rülmemiş şekilde insan ırklarında bir soykırım yaşanacaktır"
Adam Sedwick

Nitekim günümüz evrimcileri de bu gerçeği onaylamaktadırlar. Bu konuda evrimci bir bilim adamı olan P.J. Darlington şunları söyler:

Birinci nokta bencillik ve vahşet içimizdeki doğal bir şeydir, en uzak atamızdan bize miras kalmıştır. O zaman vahşilik insanlar için normaldir; evrimin bir ürünüdür.27

Darwin, teorisinde doğadaki canlılar arasında bir rekabet olduğunu, bu mücadelede güçlü olanların kazanacağını, zayıf olanların elenmeye mahkum olduğunu ileri sürmüştür. Ancak Darwin bunu yalnızca tabiat için düşünmemiş, aynı zamanda insan toplumları için de öngörmüştür. Böylece ırkçılığın, emperyalizmin ve savaşın destekçisi olmuştur. Bu nedenle Darwin'in bu suçların baş aktörlerinden biri olduğunu reddedip, onu aklamaya çalışmak değil, konunun özüne inip, teorinin altında yatan tehlikeli fikri görmek gerekir.

Darwin'in ırkçılığı savunan ve körükleyen sözleri oldukça açıktır ve bu sözler Darwin'in iddia edildiği gibi hiç de masum olmadığının göstergesidir. Örneğin aşağıdaki ifadelerinde tam anlamıyla ırkçı bir bakış açısı sergilemektedir. Üstelik Avrupalıları medeni insanlar olarak görmesine karşın, zencileri ve Avustralya yerlilerini goriller ve maymunlarla bir tutarak, ırklar arasındaki mücadeleyi de körüklemektedir:

Belki de yüzyıllar kadar sürmeyecek yakın bir gelecekte, medeni insan ırkları, vahşi ırkları tamamen yeryüzünden silecekler ve onların yerine geçecekler. Öte yandan insansı maymunlar da... kuşkusuz elimine edilecekler. Böylece insan ile en yakın akrabaları arasındaki boşluk daha da genişleyecek. Bu sayede ortada şu anki Avrupalı ırklardan bile daha medeni olan ırklar ve şu anki zencilerden, Avustralya yerlilerinden ve gorillerden bile daha geride olan babun türü maymunlar kalacaktır.28

Darwin bir başka ifadesinde ise öjeni ile ilgili olarak şöyle demektedir:

Yabanıl insanların vücutça ve kafaca zayıf olanları eleniverir; ve sağ kalanlar çoğunlukla, gerçekten sağlıklı kimselerdir. Öte yandan biz uygar insanlar, elenme sürecini engellemek için elimizden geleni yaparız; geri zekalılar, sakatlar ve hastalar için bakım evleri kurarız; yoksulları koruma yasaları çıkarırız; tıp uzmanlarımız her hastayı yaşatmak için en son ana kadar bütün ustalıklarını gösterir... Böylece uygarlaşmış toplumların zayıf bireyleri kendi soylarını sürdürmektedir. Evcil hayvan yetiştiriciliği yapmış hiç kimse, bunun insan ırkına büyük zararı dokunduğundan şüphelenmez.29

Darwin'in ırkçılık, çatışma ve soykırım konularında insanlığa verdiği zararları çağdaşları da fark etmiştir. Örneğin Darwin'in yakın arkadaşı olan Prof. Adam Sedwick "Türlerin Kökeni"ni okuduğunda "Bu kitap toplum tarafından genel bir kabul gördüğü takdirde dünyada daha önce hiç görülmemiş şekilde insan ırklarında bir soykırım yaşanacaktır"30 demişti. Sedwick'in öngörüsü gerçekten de haklı çıkmıştır.

Türkleri elimine edilmesi gereken bir ırk olarak nitelendirmesi de Charles Darwin'in ırkçı görüşlerini anlamak için yeterlidir. (Bkz. Darwin'in Türk Düşmanlığı, Harun Yahya, Araştırma Yayıncılık)

Kısacası Focus dergisinin Darwin'i ve Evrim teorisini aklama çabaları yanlıştır. Charles Darwin dünyaya çok büyük zararlar getiren bir teoriyi ortaya atmakla, bu teoriden güç alarak işlenen her türlü suçun sorumluluğuna ortak olmuştur. Bu nedenle günümüz evrimcilerinin dünyayı savaşa, mücadeleye, kan ve çatışmaya boğan böyle bir ideolojinin sahibini desteklemek yerine, objektif yaklaşarak, gerçekleri görmeleri isabetli olacaktır.

Dünya Darwin'in sandığı gibi bir mücadele ve çatışma yeri değildir. Tam tersine barışın, dostluğun, huzurun ve kardeşliğin yaşanacağı bir yerdir. Allah dünyayı bunun için yaratmıştır. İnsanların ırkları veya soyları üstünlük konusu olamaz, üstünlük yalnızca takvaya göredir. Allah Kuran'da bu gerçeği şöyle bildirmiştir:

Ey insanlar, gerçekten, Biz sizi bir erkek ve bir dişiden yarattık ve birbirinizle tanışmanız için sizi halklar ve kabileler (şeklinde) kıldık. Şüphesiz, Allah Katında sizin en üstün (kerim) olanınız, (ırk ya da soyca değil) takvaca en ileride olanınızdır. Şüphesiz Allah, bilendir, haber alandır. (Hucurat suresi, 13)

Prof. Demirsoy'un Tüyler Ürperten İddiaları

Prof. Demirsoy Focus dergisindeki yazısında, daha önceleri de katıldığı bazı tartışma programlarında, konferanslarda veya kitaplarında bahsettiği gibi, öjeniyi savunmakta ve kendisini "Biyolojik Faşist" olarak tanımlamaktadır.31

Demirsoy, inandığı öjeni prensibi çerçevesinde, yazısında hastaların, fakirlerin, ihtiyaç içindeki insanların korunmalarının ve bakılmalarının doğanın dengesine aykırı olduğunu, bunun bu dengeyi bozduğunu öne sürmüş ve çözüm olarak ilaç kullanılmamasını tavsiye etmiştir.

Kendisine Darwin'in düşüncelerini örnek alan Demirsoy şöyle demiştir:

Darwin'in ayrıca bir söylediği de şuydu, 'Fakir toplumlar istedikleri kadar çok çocuk yapsınlar, bunun çok büyük zararı olmaz; çünkü burada zaten ölüm oranı çok yüksek olacaktır ve ayıklanma fazladır.' Bence doğru da söylemiştir.


Prof. Demirsoy, Nazi Almanyasında uygulanan öjeni fikrini savunmakta, hasta ve sağlıksız insanların tedavilerini gereksiz görmektedir.

Darwin'in fakirlerin fazla çocuk yapmalarını sakıncalı görmemesinin nedeni zaten ölecek olmalarıdır. Demirsoy ise, Darwin'i haklı bulmakta, ancak tıbbi gelişmeler ve bulanan antibiyotiklerin bu insanları" gereksiz yere" iyileştirdiğini ve doğanın dengesinin bu yüzden bozulduğunu iddia etmektedir:

Ama Darwin antibiyotiğin bulunacağını bilemezdi. Yani, bu kadar ilacın ve tıbbi gelişmenin, insan soyuna yapılacak müdahalelerin geleceğini bilemezdi. Dolayısıyla bugün çok çocuk yapan ailelerin çocukları da yaşamış oluyor. Böylece denge bozulmuş ve doğal ayıklanma önlenmiş oluyor. Tabi bir sürü hastalıklı, rahatsız ve zayıf olan birey, kalıtsal materyallerini gen havuzuna sokmuş oluyor.

Demirsoy'un yukarıdaki sözlerinde bahsettikleri herhangi bir canlı türü değil, insanlardır. Demirsoy, görüldüğü gibi, hastalıklı, rahatsız ve fakir insanların ilaçlarla ve tıbbın imkanları ile yaşatılmalarını doğaya aykırı bir davranış olarak görmekte ve dikkat edilirse insanlardan herhangi bir hayvan türünden bahseder gibi bahsedebilmektedir.

Demirsoy bu "sorun"a getirdiği çözümü ise şöyle belirtmektedir:

...eğer insanlar gerçekten doğal yaşamak istiyorlarsa, en azından ilaç kullanmamaları gerekiyor. Örneğin hastalıklarda ilaç kullanmak, doğaya doğrudan doğruya bir müdahaledir. Çünkü doğanın kendisinde olmayan bir nesneyi sisteme sokmuş oluyorsunuz.

Demirsoy'un bu fikirleri, Darwinizm'den esinlenen Nazi Almanyası'nda savunulan ve uygulanan öjeni tezi ile tamamen paraleldir.

Öjeni, "ırk ıslahı" anlamına gelen bir kavramdır. Darwin'in yolunu izleyen biyologlar tarafından ortaya atılmıştır. İnsanları bir hayvan türü olarak gören, dolayısıyla hayvanlar için geçerli kuralları insanlara uygulayan öjeni teorisyenleri, insan neslinin de inekler veya köpekler gibi "hayvan yetiştiriciliği" yöntemiyle geliştirilmesini hedeflemiştir. Öjeni teorisyenlerine göre bir toplumdaki sakatlar ve hastaların çoğalması önlenmeli, (gerekirse bunlar öldürülmeli) sağlıklı bireyler ise bolca "çiftleştirilerek" sağlıklı ve güçlü nesiller oluşturulmalıdır.

Bu teoriyi ilk kez isimlendiren ve uygulayan kişi, Charles Darwin'in kuzeni olan -ve onun teorisinden etkilenen- Francis Galton'dur. Galton'dan sonra ise, Almanya'nın en ünlü Darwinist biyoloğu Ernst Haeckel, bu teoriyi geliştirmiştir. Haeckel, bir ırkı geliştirmek ve sözde evrimsel ilerlemesini hızlandırmak için, sakat, geri zekalı ve kalıtsal hastalıklara sahip insanların öldürülmesini savunmuştur! Haeckel, Wonders of Life adlı kitabında, "sakat doğan bebeklerin hiç vakit yitirilmeden öldürülmesini" istemiş ve bu bebeklerin henüz bir bilince sahip olmadıklarını ileri sürerek "bunun bir cinayet sayılmayacağını" iddia etmiştir.32 Haeckel sadece sakat doğan bebeklerin değil, toplumun sözde evrimine engel olan tüm hasta ve sakat insanların "evrim yasaları" gereğince ayıklanmasını istemiştir. Hastaların tedavi edilmesine karşı çıkmış, bu tedavinin doğal seleksiyonu engellediğini ileri sürerek şöyle yazmıştır:

İyileşmesi mümkün olmayan yüz binlerce hasta, örneğin akıl hastaları, cüzzamlılar, kanser hastaları yapay olarak hayatta tutulmakta, ama bu kendilerine veya toplumun geneline hiçbir yarar getirmemektedir... Bu kötülükten kurtulabilmek için, yetkili bir komisyonun kararı ve gözlemiyle hastalara hızlı ve etkili bir zehir verilmelidir.33

Haeckel'in teorisini kurduğu bu vahşet, Nazi Almanyası tarafından uygulamaya konmuştur.

Demirsoy da görüldüğü gibi Haeckel veya Nazi ideologları ile tamamen aynı fikirleri savunmaktadır. Ayrıca Demirsoy, hemen bu iddiasının ardından Darwinizm'i okullarda öğretmek gerektiğini, aksi takdirde insanlığın gerisinde kalacağımızı öne sürmektedir.

Oysa Demirsoy'un bu fikirlerinin gençlere öğretilmesi ve benimsetilmesinin, bir toplum için ne büyük bir tehlike olacağı aşikardır. Aklı selim sahibi herkes, Demirsoy'un istediği insan modelinin ne kadar tehlikeli olacağını hemen görecektir. Bu modelde Darwinist "biyolojik faşistler" tarafından, zayıf, hasta, bakıma muhtaç, fakir insanların bakılmadığı, kısırlaştırıldığı, yok olmaya mahkum edildiği, hastalara ilaç verilmediği, yardım elinin uzatılmadığı, bencil ve sadece kendi soyunun devamını düşünen bir yapı sunulmaktadır. Darwinist dünya görüşünün sunduğu bu modele karşılık, Kuran ahlakının insanlara sunduğu toplum modeli bambaşkadır. Kuran ahlakına göre ise, insanlar birbirlerine şefkat ve merhamet duyarlar, hasta, zayıf, güçsüz olanı korur, bakımını üstlenirler, esirlerine dahi kendileri aç oldukları halde öncelik tanırlar, ihtiyaçlarından arta kalan tüm varlıklarını ihtiyaç içinde olanlar için harcarlar, yetimi, yolda kalmışı korurlar. (Nur Suresi-22, Haşr Suresi-9, İsra Suresi-23/24, Nisa Suresi-36, Tevbe Suresi-60, Zariyat Suresi-19, İnsan Suresi-8/9.)

Allah bir ayetinde fakirleri hor gören, onları kollamayan insanların cehennemle karşılık bulacaklarını bildirmektedir:

"Sizi şu cehenneme sürükleyip-iten nedir?"
Onlar: "Biz namaz kılanlardan değildik" dediler.
"Yoksula yedirmezdik." (Müddessir Suresi, 42-44)

Dini yalanlayanı gördün mü?
İşte yetimi itip-kakan,
Yoksulu doyurmayı teşvik etmeyen odur. (Ma'un Suresi, 1-3)

Darwinizme uyulduğunda, insanların hayatta kalmak için birbiri ile kıyasıya mücadele ettiği, dünyanın kaynak dengesini bozmamak için, fakirleri, hastaları, güçsüzleri yok etmenin yollarının arandığı, bencilliğin, sevgisizliğin ve acımasız rekabetin hakim olduğu toplumlar oluşacaktır. Kuran ahlakına uyulduğunda ise fedakarlık, sevgi, hoşgörü, saygı, barış ve huzur dolu toplumlar oluşacaktır. Akla ve vicdana sahip her insanın Darwinizmi büyük bir tehlike olarak görerek, Kuran ahlakına yöneleceği çok açıktır.

Sizden, faziletli ve varlıklı olanlar, yakınlara, yoksullara ve Allah yolunda hicret edenlere vermekte eksiltme yapmasınlar, affetsinler ve hoşgörsünler. Allah'ın sizi bağışlamasını sevmez misiniz? Allah, bağışlayandır, esirgeyendir.
(Nur Suresi, 22)

Kendileri, ona duydukları sevgiye rağmen yemeği, yoksula, yetime ve esire yedirirler."Biz size, ancak Allah'ın yüzü (rızası) için yediriyoruz; sizden ne bir karşılık istiyoruz, ne bir teşekkür."
(İnsan Suresi, 8-9)

Ayrıca, Sayın Demirsoy, "hastalara ilaç vermeyin, böylece hastalıklıları yaşatıp doğanın dengesini bozmayın" derken, kendi yakınları, sevdikleri hastalandığında, ilaca ve korunmaya muhtaç bir duruma geldiğinde nasıl davranacağını düşünmüş müdür? Acaba doğanın dengesini korumak, Darwin'in "doğal ayıklanma yasasına" sadık kalmak için, yakınını, sevdiği insanları ölüme terkedebilecek midir? Yoksa bu önerisi "başkalarının sevdikleri, yakınları, çocukları, anne ve babaları, eşleri, kardeşleri" için midir?

Gerçekte insan, herhangi bir canlı türü değildir ve doğal ayıklanmaya da tabi tutulamaz. İnsan akıl ve vicdan sahibi bir varlıktır. Bu nedenle, hayvanlar gibi doğa kanunlarına, orman kanunlarına göre değil, vicdanına ve aklına uyarak yaşar. Aklına ve vicdanına uymazsa da, hayvanlar gibi bir ortamda sürekli savaşarak, çatışarak, birbirinin kanını dökerek, merhamet, şefkat, sevgi ve sadakat duygularına sahip olmadan yaşamaya mahkum olur. Akıl ve vicdanına uyduğu takdirde ise, tam aksi bir ortamda, dayanışma, şefkat, sevgi dolu bir ortamda, sürekli yükselen bir medeniyet içinde yaşar.

Darwinizm'in insanlık için ne kadar büyük bir tehlike olduğunu kavrayamayanlar, Prof. Demirsoy'un söz konusu düşüncelerinin insanlığı nereye götüreceğini düşünerek, bu önemli gerçeğin farkına varmalıdırlar. Özellikle Focus gibi evrimci yayınlar yapan dergilerin, evrim propagandası yaparken, gerçekte neyi savunduklarını ve insanlara nasıl bir hayat görüşünü empoze ettiklerini dikkatlice gözden geçirmeleri, akıl ve sağduyu ile seçim yapmaları son derece önemlidir.

 

BİLİM VE ÜTOPYA DERGİSİ YAZARI
DR. ÜMİT SAYIN'IN EVRİMCİ YANILGILARI

Kompleks Canlı Sistemlerin Doğal Mekanizmalarla Oluşabileceği Yanılgısı

Evrim teorisi, son derece kompleks yapılara sahip canlı sistemlerin nasıl var olduğunu açıklayamaz. Sinir sistemi, insan beyni, hücre gibi yapıların oluşumu için evrimcilerin getirdikleri açıklamalar, birer açıklama değil, "bilimsel" görünümlü, ama gerçekte içi boş birer hikayeden ibarettir. Dr. Sayın'ın " yaratılışı savunanlara cevap" iddiasıyla yazdıkları da, belirttiğimiz bu gerçeğin iyi birer örneği sayılır. Ümit Sayın'ın kompleks sistemlerin nasıl oluştuğuna getirdiği açıklamaların geçersizliğini inceleyelim.

- Yazıda "Evrim gelişiminde hep önceki bilgi ve stabil yapı doğal seleksiyon sonucu daha sonraki canlılarda kullanılmıştır" denmektedir. Bununla da muhtemelen çok "bilimsel" görünen bir açıklama yapıldığı düşünülmektedir. Oysa ortada bir açıklama yoktur, çünkü asıl mesele cevapsızdır. Mesele, genetik bilginin nasıl ortaya çıktığı sorusudur. Ümit Sayın'ın cevabı, "bu kitap nasıl ortaya çıkmıştır" sorusuna "bir başka kitaptan kopyalanmıştır" diye cevap vermek gibidir; bu bir açıklama değildir, çünkü o zaman da kendisinden kopya edilen ilk kitabın nasıl ortaya çıktığı sorulacaktır. Bir yazarın varlığı kabul edilmediği sürece, bu kısır döngü bir kelime oyunu şeklinde devam eder.

Dikkat edilirse ne Ümit Sayın'ın bu iddiasında ne de diğer evrimcilerin açıklamalarında, ilk genetik bilginin nereden nasıl geldiğine dair hiçbir açıklama bulunmamaktadır. Bilindiği gibi, evrimciler ilk hücrenin cansız maddenin kendi kendini organize etmesiyle oluştuğunu iddia ederler. Ancak bu ilk hücrenin oluşması için bir bilgi gerekmektedir. Peki bu bilgi nasıl oluşmuştur? Buna hiçbir açıklama getirememektedirler. (Ayrıntılı bilgi için bkz. Harun Yahya, Hayatın Gerçek Kökeni, Araştırma Yayıncılık, İstanbul, 2005)

- Ümit Sayın diğer evrimciler gibi canlılığın cansız maddelerden oluşumunu çok basit gibi göstermeye çalışmış ve hiçbir bilimsel delile dayanmamasına rağmen canlılığın kendi kendine oluşumunu şöyle açıklamıştır:

"Örneğin ilk meydana gelen amino asitlerdir, ikinci basamakta, thermal proteinler ve mikrokürecik proteinoidleri oluşmuştur, daha sonraki basamakta, ATP amino asitleri devreye girip evrimleşmiştir. Daha sonra da daha kompleks proteinler ve protein sentezleri gelişmiştir. Daha sonra prototip hücreler oluşmuş ve milyonlarca yılda, doğa deneye yanıla stabil hücreleri oluşturmuştur."

Yukarıdaki cümlede dikkat edilirse, canlı hücreyi oluşturan "sözde aşamalar" sıralanmış, ancak bu aşamaların nasıl, hangi mekanizmalar aracılığı ile oluştuğuna dair hiçbir açıklama getirilmemiştir. Çünkü evrimcilerin buna verebilecekleri bir açıklama bulunmamaktadır. Hangi evrimci yayına bakılsa, bu hayali aşamaları insanın oluşumuna kadar sıralarlar, ancak bu sözde evrimin hangi mekanizma ile nasıl gerçekleştiğini açıklayamazlar.

Tek bir protein molekülünün sentezlenmesi için son derece kompleks bir sistem ve binlerce parça birarada çalışır.

Gerçekte Dr. Sayın'ın iki-üç cümlede aktardığı bu senaryoda söz edilen yapıların her biri son derece özel ve komplekstirler ve tesadüfen meydana gelmeleri imkansızdır. Söz gelimi tek bir protein molekülünün sahip olduğu özellikler kesinlikle tesadüflere yer vermeyecek kadar komplekstir. Tek bir protein molekülünün sentezlenmesi için, DNA'daki milyonlarca şifre arasından bu protein hakkındaki bilgi, bu konuda uzman enzimler tarafından bulunur. Farklı enzimler DNA'yı bir fermuar gibi açarken, başka enzimler de ilgili bilgiyi DNA'dan kopyalarlar. Kopyalamanın başlaması, kopyalama süreci, kopyalamanın doğru yerde bitmesi, bu arada açılmış olan DNA sarmalının tekrar birbirine dolanmaması veya karışmaması, kopyalama sırasındaki hataların düzeltilmesi, kopyalama bitince DNA'nın eski haline getirilmesi ve bunlara benzer pek çok işlem sırasında birçok enzim görev almaktadır. Ve bu enzimlerin her biri büyük bir uyum içinde çalışır. Burada sayılanlar tek bir protein molekülünün oluşması için yapılması gereken işlemlerin sadece başlangıcıdır. Ümit Sayın'ın tek bir tanesinin oluşumu için bile bu kadar kompleks sistemler gereken yapıları son derece basitmiş gibi göstermeye çalışması, "önce o sonra diğeri oluştu" diyerek hiçbir bilimsel dayanağı olmayan hayali bir sıralama yapması bütün bu kompleks sistemleri gözardı etmeye yönelik kasıtlı bir yöntemdir.

Eğer hayatın kökeni sorununu açıklamak, evrimciler için yukarıdaki iki-üç cümlelik senaryoyu yazmak kadar kolay olsaydı, bütün evrimci literatür "hayatın kökeni hala çözülmemiş bir sır" gibi itiraflarla dolu olmazdı. Örneğin Science News dergisinin Ocak 1999 sayısında yayınlanan bir makalede, amino asitlerin nasıl olup da proteinleri oluşturduğuna hala hiçbir açıklama getirilemediği -yani Dr. Ümit Sayın'ın senaryosunun henüz ilk basamağının bile hayali olduğu- şöyle belirtilmektedir:

Hiç kimse şimdiye kadar nasıl olup da geniş çapta dağılmış yapıtaşlarının proteinlere dönüştüğünü tatmin edici bir şekilde açıklayamamıştır. İlkel dünyanın varsayılan koşulları amino asitleri yalıtılmış bir yalnızlığa doğru sürükleyecek şekildedir.34

Ümit Sayın'ın "doğa deneme yanılmalarla bunu başarır" demesi ise çok daha vahim bir yanılgıdır. Çünkü "deneme-yanılma" bilinç sayesinde gerçekleşebilecek bir işlemdir. Doğada ise bilinçli bir şekilde deneme-yanılma yapacak bir mekanizma yoktur. Doğal seleksiyonun böyle bir özelliği olmadığı, "kör" bir mekanizma olduğu, bu mekanizma vasıtasıyla sadece "avantaj" ın seçilebileceği, buna karşılık kompleks bir yapı için gerekli olan "planlama " yapılamayacağı, evrimciler tarafından da kabul edilen bir gerçektir. Değil milyarlarca, trilyonlarca yıl geçse de evrimin iddia ettiği türden bir deneme yanılma sürecinin canlı bir hücre meydana getirmesi kesinlikle mümkün değildir (Ayrıntılı bilgi için bkz. Harun Yahya, Hayatın Gerçek Kökeni, Doğada Bir Deneme Yanılma Mekanizması Var mı?, Araştırma Yayıncılık, İstanbul, 2005)

 

RADİKAL GAZETESİ YAZARI MİNE KIRIKKANAT'IN EVRİM TEORİSİ HAKKINDAKİ YANILGILARI

Radikal gazetesi yazarı Mine G. Kırıkkanat'ın, 12 Mart 2001 tarihinde "İnsanlar ve Hayvanlar" başlıklı bir yazısı yayınlandı. Söz kosunu yazıda Darwinizm savunuluyordu. Ancak, Darwinizm savunulurken öne sürülen deliller çok yüzeysel bir bilgiye dayanıyordu. Ve Darwinizm'in ideolojik bir bağlılıkla savunulduğu anlaşılıyordu.

"PARMAK BENZERLİĞİ" YANILGISI

Adı geçen makalede ayrıca "bilim adamları son yıllarda tavukların orta ayak tırnağıyla insanların başparmağının, aynı 'atasal' parmağın evrimleri olduğunu kanıtladılar" diye yazılmıştır. Oysa sözü edilen ve bilimsel literatürde "pentadactyl homolojisi" (beşparmaklılık benzerliği) olarak anılan kavram, bilim adamları tarafından "son yıllarda kanıtlanan" bir iddia değil, 20. yüzyılın başından beri savunulan, ancak 1980'lerden bu yana geçerliliğini yitirmiş bir iddiadır.

Evrimciler, uzun zaman boyunca, omurgalı kara canlılarının çoğunda görülen "beşparmaklı el ve ayak yapısı"nın, tüm bu canlıların ortak bir atadan geldiklerinin kanıtı gibi sunmuşlardır. Oysa moleküler biyolojiden gelen deliller, bu evrimci iddiaya darbe indirmiştir. "Beşparmaklılık benzerliği" varsayımı, bu parmak yapısına sahip (pentadactyl) olan farklı canlılarda, parmak yapılarının çok farklı genler tarafından kontrol edildiği anlaşıldığında çökmüştür. Evrimci biyolog William Fix, beşparmaklılık hakkındaki evrimci tezin çöküşünü şöyle anlatır:

Evrim konusunda homoloji fikrine sıkça başvuran eski ders kitaplarında, farklı hayvanların iskeletlerindeki ayakların yapısı üzerinde özellikle duruluyordu. Dolayısıyla bir insanın kolunda, bir kuşun kanatlarında ve bir yarasanın yüzgeçlerinde bulunan pentadactyl (beşparmaklı) yapı, bu canlıların ortak bir atadan geldiklerine delil sayılıyordu. Eğer bu değişik yapılar, mutasyonlar ve doğal seleksiyon tarafından zaman zaman modifiye edilmiş aynı gen-kompleksi tarafından yönetiliyor olsalardı, bu teorinin de bir anlamı olacaktı. Ama ne yazık ki durum böyle değildir. Homolog organların, farklı türlerde tamamen farklı genler tarafından yönetildiği artık bilinmektedir. Ortak bir atadan gelen benzer genler üzerine kurulmuş olan homoloji kavramı çökmüş durumdadır.35

 

BİLİM VE TEKNİK DERGİSİNDEKİ
SOSYAL DARWINİST İDDİALARA CEVAP

Bilim ve Teknik dergisinin Şubat 2001 tarihli sayısında kapak konusu olan "Şiddet" başlıklı makalede, evrim teorisinin propagandasını yapmak adına ciddi bilimsel hatalar yapılmıştır.

Söz konusu makalenin hemen başında evrim teorisinin en temel aldatmacalarından birisine başvurulmuş ve "doğanın kıyasıya bir rekabet sahnesi olduğu" yanılgısı okuyuculara telkin edilmeye çalışılmıştır. Makalenin devamında da "saldırganlığın bu rekabet sahnesinde insana evrimsel bir avantaj sağladığı" gibi tamamen hayali bir iddia ortaya atılmış ve bu iddiaya kaynak olarak da bundan 40 sene önce "kuşları ve balıkları" gözlemleyerek birtakım varsayımlarda bulunan Alman etolog Konrad Lorenz gösterilmiştir.

Aslında doğanın sadece bir mücadele sahnesi olduğu yanılgısı, 40 yıldan daha eskiye dayanan, evrim teorisinin ilk defa ortaya atıldığı döneme ait bir yanılgıdır. Teorinin kurucusu Darwin'in öne sürdüğü doğal seleksiyon mekanizması, bulundukları coğrafi konumun doğal şartlarına uygun yapıda ve güçlü olan canlıların hayatlarını ve nesillerini sürdürebildiklerini, uygun yapıda olmayan ve daha güçsüz olanların ise yok olduklarını öngörür. Darwinizm'in benimsediği doğal seleksiyon mekanizmasına göre doğa, canlıların birbirleriyle "yaşam" için kıyasıya mücadele ettikleri, zayıfların güçlüler tarafından yok edildiği bir yerdir.

Dolayısıyla bu iddiaya göre her canlı yaşamını sürdürebilmek için güçlü olmak, diğerlerine her konuda üstün gelmek ve kıyasıya savaşmak zorundadır. Aynı iddiaya göre böyle bir ortamda ise fedakarlık, özveri, işbirliği gibi kavramlara yer yoktur; zira bunların her biri canlının aleyhine dönebilir. Bu yüzden her canlı olabildiğince bencil olmalı ve sadece kendi yiyeceğini, kendi yuvasını, kendi korunmasını, kendi güvenliğini düşünmelidir. Bilim ve Teknik dergisinde ele alınan "saldırganlık" ve "şiddet" unsuru, böyle bir ortamda vazgeçilmez olacaktır.

DOĞADAKİ FEDEKARLIK ÖRNEKLERİ DARWINİZM'İ YALANLAR

Peki gerçekten de doğa her canlının birbiriyle kıyasıya mücadele ettiği, herkesin birbirini yok etmek, saf dışı bırakmak için çaba harcadığı, son derece bencil ve vahşi bireylerden oluşan bir ortam mıdır?

Bu konuda şimdiye kadar yapılan gözlemler, evrimcileri -ve dolayısıyla Bilim ve Teknik dergisinde öne sürülen iddiayı- yalanlamıştır. Doğa,  hiç de evrimcilerin iddia ettiği gibi sadece savaşın hakim olduğu bir yer değildir. Aksine doğa, çoğu kez ölümü göze alan fedakarlıkların, kendi zararına olduğu halde sürü için gösterilen özverilerin, bunun karşılığında hiçbir kazanç sağlamayan canlıların ve akılcı işbirliklerinin sayısız örnekleri ile doludur. Kendisi de bir evrimci olmasına rağmen Prof. Cemal Yıldırım, Evrim Kuramı ve Bağnazlık isimli kitabında, Darwin ve dönemindeki diğer evrimcilerin neden doğanın sadece bir savaş yeri olduğunu zannettiklerini şöyle açıklamıştır:

19. yüzyılda bilim adamları çoğunluk çalışma odalarında ya da laboratuvarda kapalı kaldıkları, doğayı doğrudan tanıma yoluna gitmedikleri için canlıların salt savaşım içinde olduğu tezine kolayca kapılmıştır. Huxley gibi seçkin bir bilim adamı bile kendini bu yanılgıdan kurtaramamıştı.36

Evrimci Peter Kropotkin ise hayvanların aralarındaki dayanışmayı konu edindiği Mutual Aid: A Factor in Evolution isimli kitabında Darwin ve taraftarlarının içine düştükleri yanılgıyı şöyle dile getirmektedir:

Darwin ve onu izleyenler, doğayı canlıların sürekli olarak birbirleriyle savaştıkları bir yer olarak tanımladılar. Huxley'e göre hayvanlar alemi gladyatörlerin şovuna benziyordu. Hayvanlar birbirleriyle savaşmakta, en hızlı ve en kurnaz olanı ertesi gün savaşabilmek için hayatta kalmaktaydı. Ancak ilk bakışta, Huxley'in doğaya bakış açısının bilimsel olmadığı anlaşılmaktadır...37

Doğada gerçekten de bir mücadele, çatışma vardır. Ama bunun yanında "özveri" de vardır. Ve bu özveri, Darwinist teoriyi yalanlamaktadır. Nitekim bu konu Bilim ve Teknik dergisinin daha önceki sayılarında da ele alınmış, evrimcilerin düştükleri acizlik şöyle ifade edilmiştir:

Sorun, canlıların niye birbirlerine yardım ettikleridir. Darwin'in teorisine göre, her canlı kendi varlığını sürdürmek ve üreyebilmek için bir savaş vermektedir. Başkalarına yardım etmek, o canlının sağ kalma olasılığını bağlı olarak azaltacağına göre, uzun vadede evrimde bu davranışın elenmesi gerekirdi. Oysa canlıların özverili olabilecekleri gözlenmiştir.38

Doğadaki bu gerçekler karşısında, evrimcilerin "doğa bir savaşım alanıdır, bencil olan, kendi çıkarlarını koruyan üstün gelir" iddiası tamamen geçersiz kalmaktadır. Ünlü bir evrimci olan John Maynard Smith canlıların bu özellikleri üzerine evrimcilere şöyle bir soru yöneltmektedir:

Eğer doğal seleksiyon, bireyin yaşama ihtimalini ve çoğalmasını garanti eden özelliklerinin seçilimi ise, kendini feda eden davranışları nasıl açıklayacağız?39

Elbette kendisi de evrimci bir bilim adamı olan John Maynard Smith'in bu sorusuna evrim teorisi adına verilecek bir cevap yoktur. (Canlılardaki olağanüstü fedakarlık, özveri ve yardımlaşmanın doğadaki örnekleri hakkında bilgi edinmek isteyenler için bkz. Canlılardaki Fedakarlık ve Akılcı Davranışlar, Harun Yahya, Vural Yayıncılık)

 

CUMHURİYET YAZARI ORHAN BURSALI'NIN
DARWINİZM ÇELİŞKİSİ

29 Mayıs 2001 tarihli Cumhuriyet gazetesinde, Orhan Bursalı'nın "İnsanın Evrimi ve Sosyal Dayanışma" başlıklı bir yazısı yayınlandı. Söz konusu yazıda büyük bir çelişki sergileniyor, bir yandan acımasız toplumsal rekabetin bir doğa kanunu olduğunu öne süren Darwinizm'i savunulurken, bir yandan da acımasız rekabet eleştiriliyordu. İlerleyen sayfalarda, söz konusu yazıda yer alan çelişkiler hakkında bazı açıklamalar yapılmıştır.

CANLILAR ARASINDAKİ FEDAKARLIKLAR EVRİM TEORİSİNİN EN BÜYÜK ÇIKMAZLARINDAN BİRİDİR

Sayın Bursalı yazısında, Peter Kropotkin'in "Evrimin bir faktörü: Karşılıklı yardımlaşma" isimli kitabından söz etmekte ve bu kitapta yazılanları insan toplumlarının gelişmesi için örnek olarak göstermektedir. Ancak bu kitap, başlığından da anlaşılacağı üzere, evrimciler açısından önemli çelişkiler sergilemektedir. Anarşizmin önde gelen isimlerinden evrimci Kropotkin, bu kitabında doğada gözlemlediği fedakarlık ve dayanışma örneklerini anlatmakta ve yardımlaşmanın evrimin itici güçlerinden biri olduğunu öne sürmektedir.

Gerçekte bu iddia, evrim teorisinin özüne aykırıdır. Darwinizm'e göre doğada kıyasıya bir rekabet ortamı vardır ve bu ortamda sadece güçlü olanlar hayatta kalabilirler. Fedakarlık ve dayanışmaya yer olmayan bu acımasız rekabet ortamı ise Darwinistlere göre canlıları evrimleştiren en önemli güçtür.

Ancak, doğada yapılan gözlemler canlılar arasında sadece ölümüne bir rekabet olmadığını, bazı canlıların kimi zaman kendi hayatlarını dahi diğerleri için feda edebildiklerini, kimi canlıların insanlarda dahi görülmeyen bir dayanışma ve yardımlaşma içinde yaşadıklarını göstermiştir. Bu durumda evrimciler, "yaşam mücadelesi", "rekabet alanı" gibi iddialarına yeni yorumlar getirmek zorunda kalmışlardır. Bu evrimcilerden biri de Orhan Bursalı'nın söz ettiği Kropotkin'dir. Yaptığı gözlemler sonucunda aynı türün bireyleri arasında mücadeleden çok yardımlaşma olduğunu gören Kropotkin, evrim teorisini reddetmek yerine, bu yardımlaşmayı evrimin bir faktörü olarak açıklamak zorunda kalmıştır.

Ama bunu yaparken, Kropotkin'in ve onu izleyen evrimcilerin göz ardı ettiği önemli bir nokta vardır: "Yaşam mücadelesi" kavramı, evrim teorisinin temel mekanizması olarak gösterilen "doğal seleksiyon"un  çıkış noktasıdır. Çünkü doğal seleksiyon, "avantajlı olan bireylerin rekabet yoluyla seçilmesi" mantığına dayanır. Eğer canlıların daimi bir rekabet içinde olmadıklarını, aralarında dayanışma ve yardımlaşma olduğunu kabul ederseniz, doğal seleksiyonun da bir temeli kalmaz. Çünkü yardımlaşma ve dayanışmanın olduğu bir popülasyonda "zayıflar" elenmeyecek, güçlüler ve avantajlılar ise üstünlük kazanmayacaklardır. Doğal seleksiyonun ortadan kalktığı bu durumda, "evrim teorisi"nden de söz edilemez.

Kuşkusuz doğal seleksiyonun var olması da evrim teorisine birşey kazandırmamaktadır. Çünkü doğal seleksiyon vasıtasıyla canlılar gelişmez, yeni özellikler kazanmazlar. Ancak Darwinizm'in temelini oluşturan "her canlı bencildir" varsayımının çürümesi, geriye "doğal seleksiyon" da bırakmamakta, öne sürülen en temel evrim mekanizmasını dahi geçersizleştirmektedir.

Dolayısıyla, Kropotkin gibi anarşist veya sosyalist evrimcilerin temelde siyasi ve felsefi niyetlerle öne sürdükleri "yardımlaşmaya dayalı evrim" modelinin hiçbir bilimsel geçerliliği yoktur. Nitekim konuya daha teknik ve bilimsel yaklaşanlar-yani Darwinist biyologlar-bunun farkındadırlar ve canlılardaki fedakarlık ile evrim teorisi arasında bir çelişki olduğunu kabul etmektedirler. (Bkz. Bilim ve Teknik dergisindeki Sosyal Darwinist İddialara Cevap bölümü)

SAYIN BURSALI'NIN ŞİKAYET ETTİĞİ ACIMASIZ REKABET, DARWINİZM TARAFINDAN GÜÇLENDİRİLMİŞTİR ORHAN BURSALI, YAZISINDA ŞÖYLE DEMEKTEDİR:

Birbirinin gözünü oyma, hemcinsinin yok olmasına göz yumma, altta kalanın canı çıksın düzeni, sürekli hemcinsinin zararına toplumda kendisine ayrıcalıklı yer edinme, canlıları da toplumları da geliştirmez. Hatta böyle bir düzeni süreklileştiren toplumlar çöküş ve yok oluş sürecine girmezler mi?

Sayın Bursalı bu tespitinde çok haklıdır. Gerçekten de bencilliğin, acımasız rekabetin olduğu toplumlar yok olmaya veya çökmeye mahkumdurlar. Ancak yazıda göz ardı edilen gerçek şudur: Yakındığı bu toplum modeli, kendisinin de savunuculuğunu yaptığı Darwinist ideolojiden sözde bilimsel bir destek almaktadır.

Baştan beri açıkladığımız gibi Darwinizm, canlıların gelişimini doğada var olan "yaşam mücadelesi"ne dayandırır. Darwin'e göre, doğada acımasız bir yaşam mücadelesi, daimi bir çatışma vardır. Güçlüler her zaman güçsüzleri alt eder ve gelişme de bu sayede mümkün olur. Darwin, Türlerin Kökeni isimli kitabına koyduğu altbaşlık ile, bu görüşünü özetlemektedir: "Türlerin Kökeni, Doğal Seleksiyon ve Yaşam Mücadelesinde Kayırılmış Irkların Korunması Yoluyla".

Darwin'in bu konudaki ilham kaynağı ise, İngiliz bir ekonomist olan Thomas Malthus'un An Essay on the Principle of Population (Nüfus Prensibi Üzerine Bir Deneme) adlı kitabıdır. Malthus kendi başlarına bırakıldıklarında, insan nüfusunun çok hızlı arttığını hesaplamıştı. Nüfusları kontrol altında tutan başlıca etkenler ise savaş, kıtlık ve hastalık gibi felaketlerdi. Kısacası Malthus'a göre, bazı insanların yaşayabilmeleri için diğerlerinin ölmesi gerekiyordu. Var olma, "sürekli savaş" anlamına geliyordu.

Darwin, doğadaki yaşam mücadelesi fikrini Malthus'tan aldığını kendi ifadesiyle şöyle açıklar:

Ekim 1838'de, yani sistematik bir şekilde araştırmalarıma başladıktan 15 ay sonra, sırf merakımdan Malthus'un nüfusla ilgili çalışmasını okumaya başladım. Ve hayvanlarla bitkilerde sürekli gözlemlediğim hayatta kalma mücadelesini düşündüğümde, bir an farkına vardım ki, bu koşullar altında uygun varyasyonlar korunacak ve uygun olmayanlar yok edilecekti. Bunun sonucunda ise yeni türler ortaya çıkacaktı. Burada, sonradan üzerinde çalışabileceğim bir teoriyi sonunda elde etmiştim.40

İşte dikkat edilmesi gereken nokta buradadır. Evrim teorisi "yaşam mücadelesi" ve "çıkar çatışması" kavramlarına dayandığı için, evrim teorisini savunanlar bu kavramların insan toplumlarının da temel ahlaki değerleri olması gerektiğini savunmuşlardır. Darwin'in çağdaşları ve ardından gelen birçok Darwinist, toplumda yaşanan bu kıyasıya rekabeti desteklemişlerdir. Örneğin bu zihniyetin en önde gelenlerinden Tille'ye göre, "fakirliği önlemeye kalkıp "yenik düşmüş sınıflar"a yardım etmek, evrimi sağlayan doğal seleksiyon yasasına set çekmek anlamına geldiği için büyük bir yanlıştır."41

Darwin'in prensiplerini sosyal yaşama tanıtan ve Sosyal Darwinizm'in başlıca teorisyeni olan Herbert Spencer'a göre ise, eğer bir insan fakirse bu onun hatasıdır; hiç kimse bu insana yükselmesi için yardım etmemelidir. Eğer bir insan zenginse, bunu ahlaksızlıkla elde etmiş olsa bile bu, onun becerisidir. Bu nedenle, fakir biri ortadan silinirken zengin biri yaşamaya devam eder. İşte bu görüş, bugün toplumların hemen hemen tamamına hakim olan görüştür ve Darwinist ahlakın bir özeti niteliğindedir.

Yale Üniversitesi'nde politika ve sosyal bilimler profesörü olan William Graham Sumner ise, Darwinizm'in Amerika'daki sözcüsüdür. Bir yazısında insan toplumları hakkındaki düşüncelerini şu sözleri ile özetler:

Herhangi birini yükseltmek istiyorsak kaldıraça ve bir reaksiyon noktasına ihtiyacımız var. Toplumda bir insanı yukarı kaldırmak demek, başkasının üzerine basmak demektir.42

Ünlü evrimci Theodious Dobzhansky ise, Darwinizm'in temeli olan "doğal seleksiyon" düşüncesinin ahlaki yönden dejenere bir toplum oluşturduğunu şöyle kabul eder :

Doğal seleksiyon egoizmi, zevk düşkünlüğünü, cesaret yerine korkaklığı, sahtekarlığı ve istismarı tercih eder. Toplum etiği ise "doğal" tavırları yasaklar ve bunların aksi olan nezaket, cömertlik ve hatta diğerlerinin, toplumun, milletin ve nihayet tüm insanlığın iyiliği için kendini feda etmek gibi özellikleri yüceltir.43

Görüldüğü gibi, toplumdaki dejenerasyonun, çöküntünün, bencilliğin, açgözlülüğün, kısacası Sayın Bursalı'nın tarif ettiği acımasızlığın kökeninde Darwinizm'in oluşturduğu sözde bilimsel "dünya görüşü" bulunmaktadır. Darwinizm'i körü körüne savunanlar ise, bilerek veya bilmeyerek bu toplumsal çöküntüye ve dejenere toplum ahlakına destek vermektedirler.

 

1- Scott F. Gilbert, "Did Birds Evolve from the Dinosaurs?", Developmental Biology, Sixth Edition, chapter 16.4 (http://www.devbio.com/chap16/link1604.shtml)

2- Robert L. Carroll, Vertebrate Paleontology and Evolution, New York: W. H. Freeman and Co., 1988, s. 336

3- B. Haubitz, M. Prokop, W. Döhring, J.H. Ostrom, and P. Welinhofer, Paleobiology 14(2):206 (1988)

4- L.D. Martin, J.D. Stewart, K.N. Whetstone, The Auk 97:86 (1980)

5- A.D. Walker, Geological Magazine 117:595 (1980)

6- S. Tarsitano, M.K. Hecht, Zoological Journal of the Linnaean Society 69:149 (1980)

7- A.D. Walker, as described in Peter Dodson, "International Archaeopteryx Conference," Journal of Vertebrate Paleontology 5(2):177, Haziran 1985

8- Richard Hinchliffe, "The Forward March of the Bird-Dinosaurs Halted?", Science, Volume 278, Sayı 5338, 24 Ekim 1997, s. 596-597.

9- Richard Hinchliffe, "The Forward March of the Bird-Dinosaurs Halted?", Science, Volume 278, Sayı 5338, 24 Ekim 1997, s. 596-597

10- Jonathan Wells, Icons of Evolution, Regnery Publishing, 2000, s. 117

11- "Plucking the Feathered Dinosaur", Science, cilt 278, 14 Kasım 1997, s. 1229

12- Alan Feduccia, The Origin and Evolution of Birds, 2nd Ed. New Haven: Yale University Press, 1999

13- A. H. Brush, "On the Origin of Feathers", Journal of Evolutionary Biology, Vol. 9, 1996. s. 132

14- Robert L. Carroll, Patterns and Processes of Vertebrate Evolution, Cambridge University Press, 1997, s. 280-81

15- Robert L. Carroll, Patterns and Processes of Vertebrate Evolution, Cambridge University Press, 1997, s. 314

16- Michael J. Behe "Darwin v. Intelligent Design (Again); H. Allen Orr's discussion of Darwin's Black Box", Boston Review, Dec/Jan 97

17- Michael J. Behe "Darwin v. Intelligent Design (Again); H. Allen Orr's discussion of Darwin's Black Box", Boston Review, Dec/Jan 97

18- Michael J. Behe "Darwin v. Intelligent Design (Again); H. Allen Orr's discussion of Darwin's Black Box", Boston Review, Dec/Jan 97

19- Pierre-P Grassé, Evolution of Living Organisms, New York: Academic Press, 1977, s. 103

20- Charles Darwin, The Origin of Species: A Facsimile of the First Edition, Harvard University Press, 1964, s. 177

21- Lane Lester, Raymond Bohlin, The Natural Limits to Biological Change, Probe Books, Dallas, 1989, s. 141

22- "Hoyle on Evolution", Nature, Cilt 294, 12 Kasım 1981, s. 105

23- Michael J. Behe, Darwin'in Kara Kutusu, Aksoy Yayıncılık, 1998, s. 14

24- Henry Morris, The Long War Against God, Baker Book House, 1996, s. 19

25- J. Budziszewski, "Just the facts, please", World Magazine, 26 Şubat 2000, http://www.trueorigin.org/kansas8.asp

26- R. A. Fisher, "The Genetical Theory of Natural Selection", Oxford, Oxford Univesity Press, 1930

27- P. J. Darlington, Evolution for Naturalists, (1980), s. 243-244

28- Charles Darwin, The Descent Of Man, 2. baskı, New York, A.L.Burt Co., 1874, s. 178

29- Charles Darwin, İnsanın Türeyişi, s. 171

30- A.E. Wilder-Smith, Man's Origin Man's Destiny, The Word for Today, s. 166

31- Türkiye Sorunlarına Çözüm Konferansı, VIII. Oturum, Siyasal ve Yönetsel Sorunlar - 2, Oturum Başkanı: Prof. Taner Timur, 26 Aralık 1997

32- Ernst Haeckel, The Wonders of Life, New York, Harper, 1904, s. 21

33- Ernst Haeckel, The Wonders of Life, New York, Harper, 1904, s. 118-119

34- Simpson, Sarah, 1999, "Life's First Scalding Steps" Science News, 155(2):25, Jan. 9

35- Fix, William, The Bone Peddlers: Selling Evolution (New York: Macmillan Publishing Co., 1984), s. 189

36- Cemal Yıldırım, Evrim Kuramı ve Bağnazlık, s. 49

37- Peter Kropotkin, Mutual Aid: A Factor of Evolution, 1902, I. Bölüm, (http://www.etext.org/Politics/Spunk/ library/writers/kropotki/sp001503/index.html

38- Bilim ve Teknik, sayı 190, s. 4

39- John Maynard Smith, The Evolution of Behavior, Scientific American, Aralık 1978, cilt 239, no.3, s. 176

40- Anton Pannekoek, Marxism and Darwinism, Çeviri: Nathan Weiser, Chicago, Charles H. Kerr

41- Alaeddin Şenel, Irk ve Irkçılık Düşüncesi, Ankara: Bilim ve Sanat Yayınları, 1993, s. 61

42- The Challenge of Facts and Other Essays, as quoted in Mason Drukman, Community and Purpose in America: An Analysis of American Political Theory, New York: McGraw-Hill, 1971, s. 202

43- Theodosius Dobzhansky, "Ethics and Values in Biogical and Cultural Evolution", Zygon, The Journal of Religion and Science, Los Angeles Times'da yayınlandığı şekliyle alınmıştır, bölüm 4 (Haziran 16, 1974), s. 6