EVRİMCİLERE DOĞAL SELEKSİYON HAKKINDA NET CEVAPLAR-2

 

EVRİMCİLERİN "ÇAĞDIŞI EFENDİSİ" CHARLES DARWIN

Aktüel dergisinin ilavesi olarak 1999 yılında yayınlanan MILLENNIUM adlı derginin 9. sayısında, Charles Darwin'in hayat hikayesi kapak yapılmış ve Darwinizm'in bilimsel bir gerçek olduğunu öne süren bilim dışı iddialar dile getirilmiştir. Dergideki üsluba bakıldığında, yazarlarının ateizme inandıkları ve Darwinizm'i de bu nedenle benimsedikleri açıkça anlaşılmaktadır.

Elbette herkes dilediği gibi düşünmekte özgürdür. Ancak ateistler, Darwinizm'e dayanarak bilimin kendi taraflarında olduğunu iddia etmektedirler ki, bu çok büyük bir yanılgıdır. Çünkü, daha önce de belirttiğimiz gibi, artık bilim, evrim teorisini reddetmekte ve yaratılışı desteklemektedir.

Evrimcilerin "Tutucu" Fikirleri

Her an teknolojiden tıbba, biyolojiden arkeolojiye kadar birçok alanda sayısız gelişmenin gerçekleştiği bir dönemde yaşıyoruz. Bilim, insanın genetik şifresini çözmek üzere kendisiyle yarışıyor, tıp alanında en acımasız hastalıklar bile çareye kavuşturuluyor. Tarih boyunca bilim hiçbir zaman bu kadar büyük bir hızla gelişim göstermemişti.

Ne var ki, bilim bu kadar hızla ilerlemesine ve insan hayatına sürekli bir yenilik getirmesine rağmen ülkemizde bazı kimseler hala "gerici", "bağnaz" ve "tutucu" diyebileceğimiz bir zihniyetle 19. yüzyılın (2 yüzyıl öncesinin) ilkel bilim anlayışı ile üretilmiş, bugün çocukların bile güldükleri teorilere sahip çıkmaya çalışıyorlar.

İşte, yukarıda belirttiğimiz Aktüel'in eki olarak verilen Millennium dergisinin 9. sayısında da bu tutum açıkça sergilendi. Derginin kapak konusu, bilimin çoktan tarihe gömdüğü evrim teorisini ortaya atan Charles Darwin idi. Derginin Charles Darwin'e yaklaşımı ise son derece ilginçti. Yazıda Darwin'in ortaya attığı evrim teorisinin bilimsel hezimeti gizlenmiş ve Darwin sanki yüzyılın dehası gibi anlatılmış, övülerek göklere çıkartılmıştı.

Oysa "Türlerin Efendisi", "saygın bilim adamı" gibi sıfatlarla yüceltilen, ortaya attığı teori ile tüm karşıtlarına karşı direnen bir bilim adamı gibi lanse edilmeye çalışılan Darwin, aslında bilim tarihindeki en büyük yanılgının mimarıdır.

Darwin'in hiçbir somut bilimsel bulguya dayanmayan teorisi, kendisinin de kabul ettiği gibi sadece bir "mantık yürütme"dir. Hatta, Darwin'in, kitabındaki "Teorinin Zorlukları" başlıklı uzun bölümde itiraf ettiği gibi, teori birçok önemli soru karşısında çaresiz kalmıştır.

Yine de Darwin, teorisinin önündeki zorlukların gelişen bilim tarafından aşılacağını, yeni bilimsel bulguların teorisini güçlendireceğini sanmıştır. Bunu da kitabında sık sık belirtmiştir. Ancak gelişen bilim, Darwin'in umutlarının tam aksine, teorinin temel iddialarını birer birer dayanaksız bırakmıştır. Öyle ki evrim teorisi bugün, lehinde yürütülen tüm propagandalara rağmen, Avustralyalı moleküler biyolog Michael Denton'ın Evolution: A Theory in Crisis adlı kitabında vurguladığı gibi "kriz içinde bir teori"dir.1 

Michael Denton'a göre, evrim teorisi, özellikle moleküler biyolojinin ortaya koyduğu kanıtlar karşısında kriz içindedir.
Darwinizm'in bilim karşısındaki yenilgisi, üç temel başlıkta özetlenebilir:

1) Teori, hayatın yeryüzünde ilk kez nasıl ortaya çıktığını asla açıklayamamaktadır. Darwin'in basit bir su haznesi sandığı tek bir canlı hücresinin bile, rastlantılar ve doğal süreçlerle oluşması imkansız olan kusursuz bir yaratılışa sahip olduğu günümüzde görülmüştür.

2) Teorinin öne sürdüğü "evrim mekanizmaları"nın, gerçekte evrimleştirici bir etkiye sahip olduğunu gösteren hiçbir bilimsel bulgu yoktur. Mutasyonlar canlıları sadece tahrip eder, doğal seleksiyon ise yeni organlar ve özellikler oluşturmasına neden olmaz.

3) Fosil kayıtları, evrim teorisinin öngörülerinin tam aksine bir tablo ortaya koymaktadır. Canlı türleri Darwin'in iddia ettiği gibi çok sayıda "ara form"un arka arkaya gelmesiyle değil, bir anda ve kursuzsuz yapılarıyla yeryüzünde ortaya çıkmışlardır.

Kısacası, evrim teorisinin iddialarını destekleyebilecek hiçbir bilimsel bulgu yoktur. Darwin, 19. yüzyılın ilkel bilim düzeyi içinde düşündüğü için yanılmış, ve bilgisizliğin verdiği bir cesaretle hayali bir senaryo geliştirmiştir. Ama bilimin ilerlemesiyle birlikte bu senaryo açıkça çökmüştür.

Aktüel Dergisi Evrim Propagandası Yaparken Bilimsel Bir Delil Sunmamıştır

Tüm bu gerçeklere rağmen, Aktüel'in bir ilavesi olan söz konusu Millenium dergisinde, evrim teorisinin "oldukça elle tutulur kanıtlara" dayandığı yanılgısı öne sürülmüştür. Peki acaba bu kanıtlar nedir? Derginin sayfalarına baktığımızda, bu konuda sadece Darwin'in Galapagos adalarında gözlemlediği farklı ispinoz türlerinden söz edildiği görülmektedir. Bunun dışında yazılanların tümü, Darwin'in hayat hikayesiyle ilgili duygusal yorumlardan ibarettir.

Galapagos adalarındaki ispinoz türleri, evrimci kaynakların 140 yıldır dillerinden düşürmedikleri bir konudur. Darwin, bu adalardaki ispinoz topluluklarının farklı gaga yapılarına sahip olduklarını gözlemlemiş, bu gaga yapılarının zaman içinde oluşan bir çeşitlenme olduğu sonucuna varmış, sonra da bunu teorisi lehinde bir delil sanmıştır.

Oysa son 20 yılın araştırmaları, ispinozlarda ya da benzeri örneklerde "çeşitlenme" olgularının, evrim teorisine hiçbir delil oluşturmadığını göstermektedir. Dahası, canlı türleri arasındaki "çeşitlenme" örneklerinin evrime kesinlikle bir delil olmadığı bugün dünyanın en önde gelen evrimci otoriteleri tarafından da kabul edilmektedir. Yani yeryüzündeki hiçbir canlı Darwin'in iddia ettiği "çeşitlenme" yoluyla meydana gelmemiştir. Allah tüm canlıları, sahip oldukları kusursuz özelliklerle birlikte yaratmıştır.

Darwin'in Varyasyon Örnekleri


Darwin'in İspinozları
Darwin'in dar görüşlü çıkarımlarından biri de ispinozlarla ilgilidir. İspinonaz gagalarındaki varyasyonu gözlemleyen Darwin, bu örnekte gözlemlediği çeşitlenme olgusu ile tüm bir canlılığın kökenini açıklayabileceğini sanmıştır. Gerçekte, varyasyon tür sınırları içinde kalır ve bir "evrim" oluşturmaz.

Darwin, 1859 yılında Türlerin Kökeni'ni yayınladığında, canlılığın olağanüstü çeşitliliğini açıklayan bir teori ortaya attığını düşünüyordu.
Bir canlı türü içinde doğal çeşitlenmeler (varyasyonlar) olduğunu gözlemlemişti. Az önce belirttiğimiz ispinozlar örneği, bu gözlemlerin ilkiydi. Daha sonraki yıllarda İngiltere'deki hayvan pazarlarını gezerken, ineklerin çok farklı cinsleri bulunduğunu, havyan yetiştiricilerinin de bunları seçici bir biçimde çifleştirerek yeni cinsler türettiklerini izlemişti. Bundan yola çıkarak da, "canlılar doğal olarak kendi içlerinde çeşitlenebiliyorlar, demek ki uzun zaman dilimleri içinde bütün canlılık tek bir ortak atadan gelmiş olabilir" şeklinde bir mantık yürütmüştü.

Oysa Darwin'in "türlerin kökeni" hakkında ortaya attığı bu varsayım, gerçekte türlerin kökenini hiçbir şekilde açıklamıyordu. Genetik biliminin gelişmesiyle birlikte, bir canlı türü içindeki çeşitlenmenin hiçbir zaman yeni bir tür oluşumuna yol açmayacağı anlaşıldı. Darwin'in "evrim" sandığı olgu, gerçekte "varyasyon"du.

Evrim ile Varyasyon Arasındaki Fark

Varyasyon, genetik biliminde kullanılan bir terimdir ve "çeşitlenme" demektir. Bu genetik olay, bir canlı türünün içindeki bireylerin ya da grupların, birbirlerinden farklı özelliklere sahip olmasına neden olur. Örneğin yeryüzündeki insanların hepsi temelde aynı genetik bilgiye sahiptirler, ama bu genetik bilginin izin verdiği varyasyon potansiyeli sayesinde kimisi çekik gözlüdür, kimisi kızıl saçlıdır, kimisinin burnu uzun, kimisinin boyu kısadır.

Varyasyon evrime delil oluşturmaz, çünkü varyasyon, zaten var olan genetik bilginin farklı eşleşmelerinin ortaya çıkmasından ibarettir ve genetik bilgiye yeni bir özellik kazandırmaz. Evrim teorisi için önemli olan ise, yepyeni bir tür oluşturacak yepyeni bir bilginin nasıl ortaya çıkabileceği sorusudur.

Varyasyon her zaman genetik bilginin sınırları içinde olur. Genetik biliminde söz konusu sınıra "gen havuzu" denir. Bir canlı türünün gen havuzunda bulunan bütün özellikler, varyasyon sayesinde çeşitli biçimlerde ortaya çıkabilir.

Örneğin varyasyon sonucunda, bir sürüngen türünün içinde diğerine göre biraz daha uzun kuyruklu ya da biraz daha kısa ayaklı cinsler ortaya çıkabilir, çünkü kısa ayak bilgisi de, uzun ayak bilgisi de sürüngenlerin gen havuzunda vardır. Ama varyasyon sürüngenlere kanat takıp, tüy ekleyip, metabolizmalarını değiştirip onları kuşa dönüştüremez. Çünkü bu tür bir dönüşüm canlının genetik bilgisinde bir artış olmasını gerektirir, fakat varyasyonlarda böyle bir durum söz konusu değildir.

Darwin, teorisini ortaya attığında işte bu gerçeğin farkında değildi. Varyasyonların bir sınırı olmadığını sanıyordu. 1844'te yazdığı bir yazısında, "çoğu yazar doğadaki varyasyonun bir sınırı olduğunu kabul ediyor, ama ben bu düşüncenin dayandığı tek bir somut neden bile göremiyorum"2  demişti. Türlerin Kökeni'nde de az önce sözünü ettiğimiz ispinozlar, inekler gibi varyasyon örneklerini teorisinin sözde en büyük delili gibi göstermişti. Darwin'in, bu "sınırsız değişim" fikrini en iyi ifade eden ise, Türlerin Kökeni'nde yazdığı şu cümleydi:

Bir ayı cinsinin doğal seleksiyon yoluyla giderek daha fazla suda yaşamaya uygun özellikler elde etmesinde, giderek daha büyük ağızlara sahip olmasında ve sonunda bu canlının dev bir balinaya dönüşmesinde hiçbir zorluk göremiyorum.3

De ki: "Siz, Allah'ın dışında taptığınız ortaklarınızı gördünüz mü? Bana haber verin; yerden neyi yaratmışlardır? Ya da onların göklerde bir ortaklığı mı var? Yoksa Biz onlara bir kitap vermişiz de onlar bundan (dolayı) apaçık bir belge üzerinde midirler? Hayır, zulmedenler, birbirlerine aldatmadan başkasını vadetmiyorlar.
(Fatır Suresi, 40)

Darwin'in bu denli hayali örnekler vermesinin nedeni, içinde yaşadığı yüzyılın ilkel bilim anlayışıydı. 20. yüzyıl bilimi ise, canlılar üzerinde yapılan benzeri deneyler sonucunda "genetik değişmezlik" (genetik homoestatis) denilen bir ilkeyi ortaya çıkardı. Bu ilke, bir canlı türünü değiştirmek için yapılan tüm eşleştirme (farklı varyasyon oluşturma) çabalarının sonuçsuz kaldığını, canlı türleri arasında aşılmaz duvarlar olduğunu ortaya koyuyordu. Yani farklı inek varyasyonlarını çiftleştiren hayvan yetiştiricilerinin sonunda inekleri başka bir türe dönüştürmeleri, kesinlikle mümkün değildi.

Darwin Retried adlı kitabın yazarı Norman Macbeth bu konuda şöyle yazar:

Sorun canlıların gerçekten de sınırsız bir biçimde varyasyon gösterip göstermedikleridir... Türler her zaman için sabittirler. Yetiştiricilerin yetiştirdikleri değişik bitki ve hayvan cinslerinin belirli bir noktadan ileri gitmediğini, hatta hep orijinal formlarına geri döndüğünü biliriz.4

Hayvan yetiştiriciliği konusunda dünyanın en önemli uzmanlarından biri sayılan Luther Burbank bu gerçeği, "bir canlıda oluşabilecek muhtemel gelişmenin bir sınırı vardır ve bu kanun, bütün yaşayan canlıları belirlenmiş bazı sınırlar içinde sabit tutar" diyerek ifade etmektedir.5

Biyolog Edward Deevey de, varyasyonun hep belirli genetik sınırlar içinde gerçekleştiğini şöyle açıklar:

Çaprazlama çiftleştirme yöntemiyle çok önemli sonuçlara varılmıştır... Ama sonuçta buğday hala buğdaydır, üzüm değildir. Domuzlar üzerinde kanat oluşturmamız da, kuşların yumurtalarını silindir şeklinde üretmeleri kadar imkansızdır. Daha güncel bir örnek, son bir yüzyıl içinde dünyadaki erkek nüfusunda görülen boy ortalaması yükselişidir. Daha iyi beslenme ve bakım koşulları sayesinde erkekler son bir yüzyıl içinde rekor sayılabilecek bir boy ortalamasına ulaşmıştır, ama bu artış giderek durma noktasına gelmiştir. Çünkü varabileceğimiz genetik sınıra dayanmış durumdayız.6

Kısacası varyasyonlar, ancak bir türün genetik bilgisinin sınırları içinde kalan bazı değişimler meydana getirmekte, ancak hiçbir zaman türlere yeni bir genetik bilgi eklememektedir. Bu nedenle hiçbir varyasyon "evrim" örneği sayılamaz. Farklı köpek ya da at cinslerini ne kadar çifleştirirseniz çiftleştirin, sonuçta ortaya yine köpekler ya da atlar çıkacak, ama yeni türler oluşmayacaktır. Danimarkalı bilim adamı W. L. Johannsen bu konuyu şöyle özetler:

Darwin'in bütün vurgusunu üzerine dayandırdığı varyasyonlar, gerçekte belirli bir noktanın ilerisine götürülemezler ve bu nedenle varyasyonlar 'sürekli değişim'in (evrimin) nedenini oluşturmazlar.7

Dolayısıyla Milennium dergisinin "sadece ispinoz kuşlarındaki çeşitlenme bile evrim teorisinin doğru olduğunun ispatıdır" şeklindeki yorumu, içi boş, bilim dışı bir iddia olmaktan öteye gidemez.

"Mikroevrim" İtirafları


Varyasyon evrime delil oluşturmaz. Çünkü varyasyon ile zaten var olan genetik bilgi farklı şekillerde eşleşir.Örneğin varyasyon sonucunda bir köpek türünün içinde çeşitlilikler ortaya çıkar ama köpek başka bir canlıya dönüşmez.

Görüldüğü gibi, Darwin'in "türlerin kökeni"nin açıklaması sandığı varyasyonların gerçekte böyle bir anlam taşımadıkları, genetik biliminin bulgularıyla anlaşıldı. Bu nedenle evrimci biyologlar, tür içindeki çeşitlenme ile yeni tür oluşumunu birbirinden ayırmak ve bunlar hakkında iki ayrı kavram öne sürmek durumunda kaldılar. Tür içindeki çeşitlenmeye, yani varyasyona, "mikroevrim" adını verdiler. Yeni türlerin oluşması varsayımı ise "makroevrim" olarak adlandırıldı. İşin önemli yanı, Darwinist teorinin sözde "delil" olarak kabul ettiği tüm biyolojik olayların "mikroevrim"den ibaret olması, buna karşılık "makroevrim"in temelsiz bir varsayımdan öteye gidememesiydi. Evrimci biyologlar, Gilbert, Opitz, ve Raff, Developmental Biology dergisinde yayınlanan 1996 tarihli bir makalelerinde bu konuyu şöyle açıklarlar:

Modern sentez (neo-Darwinist teori) önemli bir başarıdır. Ancak, 1970'lerden başlayarak, çok sayıda biyolog bunun açıklayıcı gücünü sorgulamaya başlamıştır. Genetik bilimi, mikroevrimi açıklamak için yeterli bir araç olabilir, ama genetik bilgi üzerindeki mikroevrimsel değişiklikler, bir sürüngeni bir memeliye çevirebilecek ya da bir balığı amfibiyene dönüştürecek türden değildir. Mikroevrim, sadece uygunların hayatta kalması kavramına yardımcı olabilir, uygunların oluşumunu açıklayamaz. Goodwin'in 1995'te belirttiği gibi, "türlerin kökeni, yani Darwin'in problemi, çözümsüz kalmaya devam etmektedir."8

Evrimci biyologların varyasyonları "mikroevrim" olarak tanımlamaları, belki yanıltıcı bir izlenim oluşturabilir. Nitekim konu hakkında derinlemesine bilgi sahibi olmayan pek çok kişi "mikroevrim uzun zamana yayıldığında makroevrim oluşturur" gibi yüzeysel bir düşünceye kapılmaktadır. Oysa burada sorun, "mikroevrim" denen kavramın, bir canlı türüne hiçbir yeni genetik bilgi katmamasıdır. Aksine, bir canlı türü içindeki varyasyonlar arttıkça, bu varyasyonların genetik bilgi sınırı da daralır.

"Mikroevrim" adı verilen varyasyonların "makroevrim" iddiasına, yani türlerin kökenine hiçbir açıklama getiremediği, başka evrimci biyologlar tarafından da kabul edilmiştir. Evrimci paleontolog Roger Lewin, Kasım 1980'de Chicago Doğa Tarihi Müzesi'nde 150 evrimcinin katıldığı, dört gün süren ünlü sempozyumda bu konuda varılan sonucu şöyle anlatır:

Darwin'in (varyasyonlardan yola çıkarak) yaptığı mantık yürütmeleri haklı mıydı? Evrimsel biyolojinin tarihindeki son 40 yılın en önemli konferanslarından birine katılan bilim adamlarının ortaya koydukları yargıya göre, bu sorunun cevabı "hayır"dır. Chicago konferansındaki temel mesele, mikroevrimi sağlayan mekanizmaların, makroevrim adını verdiğimiz fenomeni açıklamak için de kullanılıp kullanılamayacağı olmuştur.... Cevap açıklıkla verilebilir: Hayır.9

Bu gerçek şöyle de özetlenebilir: Darwinizm'in yüzyılı aşkın bir süredir sözde "evrim delili" olarak gördüğü varyasyonların, gerçekte "türlerin kökeni"yle hiçbir ilgisi yoktur. İnekler milyonlarca yıl boyunca farklı eşleşmelerle çiftleştirilebilir ve farklı inek cinsleri elde edilebilir. Ama inekler hiçbir zaman başka bir canlı türüne, örneğin zürafalara ya da fillere dönüşmeyecektir. Aynı şekilde ispinozların gagalarındaki çeşitlenmeler de evrime delil oluşturmaz. Bu çeşitlenmeler hep belirli bir genetik sınırın içinde kalacak ve asla yeni bir tür oluşumuna yol açmayacaktır. İşte bu nedenle de, Darwin'in problemi, yani "türlerin kökeni", evrimciler için hala cevapsızdır.

Darwin Galapagos'taki Yaratılış Delillerini Neden Görememişti?

Okyanusun ortasında yemyeşil birtakım adayı ziyaret ettiğinizi düşünün. Ana karadan binlerce kilometre uzak olan bu küçük kara parçasında dünyanın hiçbir yerinde göremeyeceğiniz güzellikte, çeşitlilikte ve zenginlikte bitkiler ve hayvanlar var. Kuşların her biri ayrı renklere, görünümlere hatta farklı seslere sahipler. Daha önce dünyanın hiçbir yerinde rastlamadığınız çeşit çeşit canlılar yaşıyor. Böyle bir yerde bulunsaydınız ve bu muhteşem tabloyu seyretseydiniz, canlılara baktığınızda ne düşünürdünüz?... Muhtemelen renkler, canlılık, çeşitlilik karşısında büyük bir hayranlık duyar ve bu kadar çok canlının nasıl meydana geldiğini kendinize sorardınız. Ardından ulaştığınız sonuç, büyük bir okyanusun ortasında küçücük bir kara parçası üzerinde çok büyük bir yaratılış sergilendiği olurdu. Nitekim normal bir anlayışa ve bilgiye sahip olan her insan, biraz önce tarif edilen mekana gittiğinde ve bu canlılarla karşılaştığında, her birinin yaratılışında bir olağanüstülük olduğunu fark edebilir.

Oysa doğada gördüğü bu mucizevi çeşitlilik Darwin'i, pek çok insanın aksine, tüm varlıkların rastlantı eseri meydana geldiği gibi bilim ve mantık dışı bir sonuca götürmüştür. O, tüm bunları yaratan Allah'ın sonsuz kudretini takdir edememiştir. Evrendeki sanattan etkilenmesi ve bir araştırmacı olarak bu gerçeği hemen anlayabilmesi gerekirken, Darwin'de bu mantık tam tersine işlemiştir. Kuşkusuz bu, onun mantık bozukluğunu gözler önüne sermektedir. Ama tüm bunlara rağmen Millenium dergisi, Charles Darwin'i son derece zeki, başarılı ve efsanevi bir bilim adamı olarak tanıtmıştır. Oysa Darwin'in hayatı ve görüşleri göz önünde bulundurulduğunda, gerçeğin hiç de bu şekilde olmadığı açıkça görülecektir. Herşeyden önce Darwin, Beagle gemisi ile söz konusu geziye çıktığında biyoloji konusunda hiçbir eğitimi ve deneyimi yoktu. O güne kadar canlılar üzerinde ciddi olarak bir araştırma yapmamıştı.

Galapagos adaları özellikle kuş ve sürüngen türlerinin ağırlıklı olarak bulunduğu, birçok canlı türünün yaşadığı bir bölgedir ve dolayısıyla buraya giden bir bilim adamının inceleyebileceği sayısız canlı türü bulunmaktadır. Ancak dikkat edilirse Darwin bu canlıların binlercesini toplayıp ispirtoda saklamasına rağmen, sadece ispinoz türlerine dikkat çekmiş ve bu canlıları incelediğinde de son derece dar görüşlü çıkarımlar yapmıştır. İspinozların gagalarının inceliği, uzunluğu veya kısalığı elbette incelenebilir. Ama yalnızca bu incelemeyle tüm canlı türlerinin kökenine; örneğin dev boyutlu balinaların, farklı görünümleriyle fillerin, muhteşem uçuş yeteneği ile sineklerin, kanatlarındaki olağanüstü simetri ile dikkat çeken kelebeklerin, denizaltında yaşayan birbirinden çok farklı balıkların, kabuklu deniz canlılarının, kuşların, sürüngenlerin ve en önemlisi de akıl ve şuur sahibi insanın nasıl var olduğuna yönelik bir çıkarım yapmak, akıl ve bilim yoluyla düşünen insanın benimsemeyeceği bir davranıştır. Herşeyden önce gerçek bir bilim adamı, ispinoz kuşlarını incelediğinde ilk olarak bu canlıların nasıl olup da kusursuz bir uçma mekanizmasına sahip olduklarını düşünür. Kuş kanatlarını kusursuzca var edenin, onları mükemmel bir teknoloji ile inşa edenin kim olduğunu sorar. Tek bir kuş tüyündeki aerodinamik özelliği, uçmaya elverişli olarak hafif ve esnek yapıyı, tüyleri birbirine bağlayan milyarlarca küçük kancanın nasıl var olduğunu araştırır.


Tavus kuşu ve ihtişamlı tüyleri

Tüyler ve kanatlar tüm bu teknik kusursuzluklarının yanı sıra aynı zamanda son derece estetik ve gözalıcıdırlar. Kimi benekli, kimi rengarenk kimi ise son derece gösterişli olan bu kanatlardaki simetri, renkler, estetik tesadüfen meydana gelmemiştir. İşte açık bir şuurla, fikri saplantılardan uzak bir şekilde düşünen bir bilim adamı öncelikle bunları soruşturur. Ve tüm bu araştırma ve düşüncelerinin sonucunda çok açık ve kesin olan bir gerçeği görür: Bu kusursuz düzen, eşsiz güzellikler ve saymakla bitirilemeyecek kadar çok olan çeşitlilik, Allah'ın yaratmasının eserleridir.

Örneğin bir tavuskuşunun tüyleri son derece göz alıcıdır ve bu tüylerdeki düzen, estetik ve simetrik görünüm, akıl ve vicdan sahibi bir insanın hemen bu güzelliği yaratanı düşünmesine aracı olur. Ancak bakın, Darwin tavuskuşunun tüyleri ile ilgili neler düşünmektedir:

Gözü düşünmek çoğu zaman beni teorimden soğuttu.Ama kendimi zamanla bu probleme alıştırdım. Şimdilerde ise doğadaki bazı belirgin yapılar beni çok fazla rahatsız ediyor. Örneğin bir tavuskuşunun tüylerini görmek beni neredeyse hasta ediyor.10

Kuşkusuz tek başına bu örnek bile Darwin'in bilime ve doğada karşılaştığı varlıklara karşı olan ön yargılı bakış açısının bir göstergesidir. Anlaşılan Darwin, Galapagos adalarında karşılaştığı canlıların büyük bir bölümünden dolayı da adeta "hasta olmuş" ve onları "ispirtoda saklamakla" yetinmiş, ama onlarda gördüğü özellikler üzerinde düşünmek istememiştir.

Oysa bir insanın tüm evrende var olan Yaratılış delillerini görebilmesi için Galapagos adalarına gitmesine de gerek yoktur. İnsan kendi bedeninden, başını hafifçe kaldırıp baktığı gökyüzüne kadar her yerde Allah'ın varlığının, gücünün, üstün aklının ve ilminin sayısız delilini görebilir.

Örneğin Darwin'i teorisinden soğutan göz, bu sayısız delilden sadece biridir. Göz, tesadüfler sonucunda oluşamayacak kadar kompleks ve kusursuz bir yapıya sahiptir. 40 ayrı organelden oluşan gözün önemli bir yönü, "indirgenemez komplekslik" olarak adlandırılan bir özelliğe sahip olmasıdır. Bunun anlamı şudur; gözün işlev görebilmesi için bu 40 organelin her birinin aynı anda birarada olması gerekir. Bunların biri olmasa göz hiçbir işe yaramaz. Bu 40 ayrı parçanın her biri de kendi içlerinde kompleks bir düzene sahiptir. Örneğin gözün arka kısmındaki retina tabakası 11 ayrı katmandan oluşur. Bu katmanlardan biri kan damarı ağıdır. Vücudun en yoğun damar ağını oluşturan bu tabaka ışığı yorumlayan retina hücrelerinin oksijen ihtiyacını karşılar. Diğer tabakaların her birinin ise ayrı görevleri vardır. Hiçbir evrimci bu denli kompleks bir organın nasıl oluştuğu sorusuna makul bir cevap veremez. Çünkü göz, Allah'ın kusursuz yaratışının delillerinden biridir. Kuran'da bildirildiği gibi;

O Allah ki, yaratandır, kusursuzca varedendir, 'şekil ve suret' verendir. En güzel isimler O'nundur. Göklerde ve yerde olanların tümü O'nu tesbih etmektedir. O, Aziz, Hakimdir. (Haşr Suresi, 24)

İnsan gözü günümüzde üretilmiş olan son model fotoğraf makinelerinden, kameralardan çok daha kompleks bir yapıya sahiptir.

Charles Darwin ise öyle karmaşık ve sağlıksız bir düşünce yapısına sahiptir ki, doğada var olan bu kusursuzlukları gördüğünde, akıl ve vicdan sahibi her insan gibi Allah'a iman edeceği yerde, hastalanmış, bunalıma girmiş, hatta intihar etmek istediğini söylemiştir. Darwin'in canlılardaki kusursuz tasarımları gördüğünde hissettiklerini anlatan sözlerinden bazıları şöyledir:

Bu mükemmel evreni, özellikle de insanın doğasını izlemekten mutlu olamıyorum... Herşeye dizayn edilmiş kanunların bir sonucu olarak bakmaya eğilimliyim... Ve bütün bu kanunlar açıkça herşeyi bilen, gelecekteki tüm olayları ve sonuçları gören bir Yaratıcı tarafından dizayn edilmiştir. Ama daha fazla düşündükçe daha fazla kafam karışıyor.11 Tamamen ümitsiz bir karmaşanın içinde olduğumun bilincindeyim. Gördüğümüz dünyanın bir şans eseri olduğunu düşünemiyorum. Ama aynı zamanda her ayrı parçaya da bir Dizayn'ın sonucu olarak bakamıyorum.12 Her sınıftaki hayvanla ilgili birçok şaşırtıcı ve ilginç örnekler verebilirim; bunların sayısı o kadar çok ki şans eseri olmaları mümkün değil.13

"Tamamen ümitsiz bir karmaşanın içinde olduğumun bilincindeyim. Gördüğümüz dünyanın bir şans eseri olduğunu düşünemiyorum."

Charles Darwin

Ayrıca Darwin, ortaya attığı teorinin yanlışlığını ve temelsizliğini de fark etmiş ve şöyle yazmıştı:

Okur yapıtımın (Türlerin Kökeni) bu bölümüne varmadan önce bir yığın güçlükle karşılaşmış olacaktır. Bunların bazıları bugüne dek üzerlerinde belirli bir ölçüde duraksamadan düşünemediğim kadar çetindir.14

Yakın dostu Asa Gray'e yazdığı bir mektupta ise "Oldukça iyi biliyorum ki spekülasyonlarım meşru bilimin sınırlarının oldukça ilerisine uzanmıştır." diyerek teorisini bilim dışı bir spekülasyon olarak değerlendirmişti.

Darwin'e körü körüne inananların ve onu kendilerine "efendi" ilan edenlerin, onun bu yönlerini de mutlaka gözönünde bulundurmaları gerekmektedir.

Fikri Saplantılar, Dar Bakış Açıları

Önceki satırlarda Darwin'in ve evrimcilerin ne kadar dar bir düşünce yapısına sahip olduklarından söz etmiştik. Darwin gibi tüm evrimcilerin ve materyalistlerin bakış açıları da aynı mantıktadır. Örneğin Darwin, ispinoz kuşlarına bakıp onların sadece gagalarını görebilmiş, sonra da bu noktadan hayali çıkarımlar yapmıştır. Oysa ispinoz kuşunun sindirim sisteminden, kullandığı uçuş tekniklerine, gözlerinin yapısından nasıl avlandığına kadar binlerce özelliği bulunmaktadır. İspinoz kuşunun hücrelerini oluşturan tek bir protein molekülünde bile Allah'ın varlığını kanıtlayan sayısız delil ve mucizevi özellik bulunmaktadır. Sadece gagalarına bakarak, "bunlar tek bir türden çeşitlenmişlerdir, sonuç olarak canlılılar yaratılmamışlardır" diye son derece akıl ve bilim dışı bir çıkarım yapmak veya bu çıkarımı savunmak, söz konusu çevrelerin tutucu bakış açılarının bir göstergesidir.

Bu bakış açısına sahip herhangi bir insan, gökyüzünde her gece gördüğü aya bakıp, hiçbir araştırma yapmadan "demek ki ayın üzerinde her tarafa florasan benzeri ışık yayan bir madde var" diyerek kendine bilim adamı dedirtebilir. Veya ortaçağ hurafelerine inanan insanlar gibi, etin üstünde kurtçukları gören bir kişi hiçbir araştırma yapmadan ve düşünmeden "demek ki et gibi cansız maddeler, kurtçuk gibi canlı maddeleri oluşturabilmektedir" diye bir sonuca varabilir.

İşte ihtiyar bir gezginin 19. yüzyıldan kalma bunlara benzer çıkarımlarının, 21. yüzyılda bazı çevrelerce savunulması gerçekten ibret vericidir. Darwin'i izleyen evrimcilerin ve materyalistlerin bu, yeniliklere kapalı anlayışları birçok konuda kendini gösterir. Özellikle ideolojik açıdan tam bir fikri saplantı içindedirler. Hatta bilimsel araştırmaları kendileri yapıp, yaratılışın delillerini gözleriyle görmelerine rağmen yine de "biz materyalizme olan inancımızdan vazgeçemeyiz" diyebilmektedirler. Söz konusu çevrelerin bu durumunun beyaz bir tahtaya bakıp "bu tahta aslında beyaz ama ben onun siyah olduğuna inanıyorum ve bu inancımdan da asla vazgeçmeyeceğim, ileride bir gün belki bunun siyah olduğunu bilimsel olarak da ispatlayabilirim" diyen bir adamdan en küçük bir farkları yoktur. Darwinist ve ateist bir genetikçi olan Richard Lewontin şöyle bir itirafta bulunur:

Bizim materyalizme bir inancımız var, 'a priori' (önceden kabul edilmiş, doğru varsayılmış) bir inanç bu. Bizi dünyaya materyalist bir açıklama getirmeye zorlayan şey, bilimin yöntemleri ve kuralları değil. Aksine, materyalizme olan a priori bağlılığımız nedeniyle, dünyaya materyalist bir açıklama getiren araştırma yöntemlerini ve kavramlarını kurguluyoruz. Materyalizm mutlak doğru olduğuna göre de, İlahi bir açıklamanın sahneye girmesine izin veremeyiz.15

Bu sözler evrimcilerin ideolojileri ile ilgili saplantıları olduğunu, gerçeği görseler bile inandıklarından vazgeçmeyeceklerini anlamak açısından yeterlidir. Evrimci Robert Shapiro ise bilim tarafından hiçbir zaman ispatlanmayan bazı terimlerin sırf ideolojilerine uygun olduğu için savunulduğunu şöyle itiraf eder:

Bizi basit kimyasalların var olduğu bir karışımdan, ilk etkin replikatöre (DNA veya RNA'ya) taşıyacak bir evrimsel ilkeye ihtiyaç vardır. Bu ilke "kimyasal evrim" ya da "maddenin kendini örgütlemesi" olarak adlandırılır, ama hiçbir zaman detaylı bir biçimde tarif edilmemiş ya da varlığı gösterilememiştir. Böyle bir prensibin varlığına, diyalektik materyalizme bağlılık uğruna inanılır.16

Darwincilerin ve materyalistlerin bu dogmatik bakış açısı, insanları, toplumu ve sosyal olayları değerlendirmelerine de yansır. Doğanın sözde bir "yaşam mücadelesi"nden ibaret olduğuna, bu mücadelede ise sadece güçlü olanların hayatta kalabildiğine dair bir saplantıları vardır. Aynı yaşam mücadelesinin sözde "gelişmiş bir hayvan" olarak gördükleri insan için de geçerli olduğunu iddia ederler. Dolayısıyla her insanın, hayatta kalabilmek için çetin bir mücadele vermesi, çıkarlarını ölümüne koruması, fedakarlık, başkalarının iyiliğini kollama gibi insani birtakım özelliklerden de özenle kaçınması gerektiğine inanırlar. Oysa insan, tüm diğer canlılardan farklı olarak Allah'ın kendisine verdiği akıl ve şuura sahiptir. Aklını kullanan bir insan ise yeryüzünün bir "yaşam mücadelesi" yeri olmadığını, aksine dünyada Allah'ı tanımak ve O'na kulluk etmek için bulunduğunu bilir. Bundan dolayı da karşılıksız sevgi, saygı, fedakarlık, bağlılık, vefa gibi güzel ahlak özelliklerine sahip olur. İşte insanı, insan yapan da bu üstün ahlaki özelliklerdir.

Sonuç

Aktüel'in ilavesi olan Millenium dergisinde, evrim teorisinin "oldukça elle tutulur kanıtlara" dayandığı iddia edilmiştir. Oysa baştan beri üzerinde durduğumuz gibi gerçekte evrim teorisini destekleyen hiçbir somut bulgu yoktur. Darwin'in 140 yıl önceden büyük bir delil sanarak öne sürdüğü ispinozlar ve benzeri örneklerin geçersizliği ise, burada incelediğimiz gibi, açıkça ortaya çıkmış durumdadır.

Bugün tüm Türk halkı bu gerçekleri öğrenmiştir. Anadolu'da yaşayan küçük bir çocuğa bile sorsanız, Darwin'in iddialarının ne kadar çağdışı olduğunu size anlatabilecektir. Peki o halde neden hala evrimci bilim adamları Darwin'e bu denli bağlıdırlar? Bu sorunun cevabını, yine Millenium dergisindeki yazılarda bulmak mümkündür: Darwinizm'e olan bağlılığın nedeni ateistlerin, bu teorinin inançsızlıklarına sözde bilimsel bir temel oluşturduğunu sanmalarıdır. Kendilerini yaratmış olan Allah'ı tanımayan bu insanlar, inkarlarına dayanak sandıkları Darwin'in çağ dışı iddialarına körü körüne sarılmaktadırlar. Sırf inkar edebilmek için 1800'lerde yaşamış "yaşlı bir gezgini" kendilerine "efendi" olarak ilan edebilmektedirler. Oysa akıl ve sağduyu sahibi bir insana düşen, bu tip bir tarafgirliği ve tutuculuğu bir kenara bırakıp, nasıl var olduğu konusu üzerinde samimi bir şekilde düşünmektir.

Tüm Darwinistler'e şunu hatırlatmakta yarar vardır: Kendilerini yaratmış olan Allah'ın varlığını kabul ettiklerinde, bu dünyada niçin var oldukları sorusunun gerçek cevabını bulacak ve kendi kendilerini aldatmaktan kurtulmuş olacaklardır. Bir insan için bundan daha büyük bir kazanç olamaz.

Canlılarda Darwin'in varsayımlarının aksine büyük fedakarlık örnekleri vardır. Anne hayvanların yavruları için kendi canlarını tehlikeye atmaları, onların beslenmesi ve her türlü bakımıyla bıkmadan ilgilenmeleri evrimciler açısından açıklanması mümkün olmayan davranışlardır.

 

SABAH GAZETESİNİN "SEÇİME DARWIN DAMGASI" BAŞLIKLI HABERİNDEKİ YANILGILAR

31 Ağustos 1999 tarihli Sabah'ta, "Seçime Darwin Damgası" başlıklı bir haber yayınlandı. Haberde, ABD'de yapılacak olan Başkanlık seçimlerinde, Demokrat Parti ve Muhafazakar Parti adaylarının canlıların kökeni hakkında farklı görüşler savunduğu bildiriliyordu. Bu haberiyle Sabah, ABD'de süregiden güncel bir tartışmayı okuyucularına aktarıyor görüntüsü çizdi.

Ancak haberde, gerçeklerle uyuşmayan bir kaç önemli hata vardı. Bu yanılgıları şöyle sıralayabiliriz:

Evrim Teorisini Bilimle Özdeş Sanma Yanılgısı

Sabah'ın haberinde "bilim adamları şokta" altbaşlığı ile şu satırlar yer alıyordu:

Darwin tartışmasının raflardan yeniden indirilip alevlendirilmesi, bilim adamlarını şoka soktu. Bilim adamları 21. yüzyıla girerken Amerika'nın komik duruma sokulduğunu belirtiyorlar. California Üniversitesi genetik uzmanlarından Francisco Ayala, 'Çocuklarımıza bilimi öğretemezsek, bilim ve teknoloji üzerine kurulu bu dünyada engellerle karşılaşırlar' şeklinde konuştu.

Bu satırlarda ve Sabah'ın haberinin genelinde verilen çok yanlış bir mesaj vardır: Evrimin "bilim adamları", yani tüm bilim dünyası tarafından kabul edildiği mesajı. Sabah, "bir kısım muhafazakarlar yaratılışı savunuyor, bilim adamları ise şok olmuş durumda" derken, evrimin bilimsel bir gerçek olduğu ve dolayısıyla tüm bilim adamları tarafından kabul edildiği gibi gerçeklerle uyuşmayan bir mesaj vermektedir.

Oysa bu açık bir yanılgıdır. Evrimi savunanlar bilim dünyasının geneli değil, bazı bilim adamlarıdır. Diğer pek çok bilim adamı ise yaratılış gerçeğini savunmaktadır.

Yani evrim ve yaratılış konusundaki tartışma, sadece, "muhafazakarlar" ile "bilim adamları" arasında değil, bilim dünyasının kendi içinde de sürmektedir. Dahası, son 20-30 yıldır bu tartışmada somut deliller getiren, karşı tarafın iddialarını çürüten taraf, yaratılışı savunan taraftır.

Sabah gazetesinin haberinde kendisinden alıntı yapılan Francisco Ayala, zaten evrim teorisinin en koyu savunucularından biridir. Ama ne yazık ki Sabah'ın haberinde Ayala'nın görüşü tüm bilim dünyasının ortak kanaatinin ifadesi gibi yansıtılmıştır. Eğer sadece evrimcilerin görüşlerini almak yerine; Michael J. Behe, Philip Johnson, Michael Denton, Dean Kenyon, Charles Taxton, Siegfried Scherer gibi dünyaca üne sahip ve evrim teorisine karşı çıkan bilim adamlarından da görüş alınmış olsaydı, ortaya çok daha farklı bir tablo çıkacaktı.

Doğal Seleksiyonun Yeni Türler Oluşturduğunu Sanma Yanılgısı

Sabah'ın haberinde aynı zamanda Darwinizm'in teorik iddialarından da söz ediliyor ve özellikle doğal seleksiyon iddiası vurgulanıyordu. Sabah gazetesinin bu konudaki yorumu şöyleydi:

Darwin'in evrim teorisini destekleyen en önemli buluşu, doğal seleksiyondu. Yani doğa, bir tür içerisindeki fertlerden dayanıklı, güçlü ve üremeye elverişli olanların yaşamasına izin veriyor, diğerlerini ise ölüme terk ediyordu. Değişik hayvan türleri hep böyle oluşmuştu.

Bu satırlarda ifade edilen görüş "doğal seleksiyon yeni türler oluşturur" iddiasıdır. Ancak bu iddia hiçbir zaman bilimsel gözlemler tarafından doğrulanmamıştır. Bu gerçeği bugün evrim teorisini savunan pek çok bilim adamı da itiraf eder.

Önce doğal seleksiyon mekanizmasının neden yeni tür oluşturamayacağını mantıksal bir değerlendirmeyle bulalım. Doğal seleksiyon, Sabah'ın haberinde de yazıldığı gibi, güçlü ve içinde bulunduğu doğal şartlara uygun olan canlıların hayatta kalması demektir. Örneğin aslanlar tarafından tehdit edilen bir zebra sürüsünde, daha hızlı koşabilen zebralar hayatta kalacaktır. Ama hızlı koşan zebraların hayatta kalması demek, bu zebraların bir süre sonra bir başka türe dönüşecekleri, örneğin at haline gelecekleri anlamına gelmez. Doğal seleksiyon sadece bir canlı türü içindeki sakat, zayıf ya da çevre şartlarına uymayan bireylerin ayıklanmasına vesile olur. Yeni canlı türleri, yeni genetik bilgi ya da yeni organlar meydana getiremez.

Nitekim doğal seleksiyonun canlıları evrimleştirdiğine dair tek bir gözlemlenmiş delil yoktur. Bir evrimci olan İngiliz paleontolog Colin Patterson, bu gerçeği şöyle itiraf eder:

Hiç kimse doğal seleksiyon mekanizmalarıyla yeni bir tür üretememiştir. Hiç kimse böyle bir şeyin yakınına bile yaklaşamamıştır. Bugün neo-Darwinizmin en çok tartışılan konusu da budur.17 

Dolayısıyla Sabah'ın haberinde yer alan "değişik hayvan türleri hep böyle (doğal seleksiyonla) oluşmuştu" cümlesi de gerçeklere aykırıdır.

Darwinizm'in Fosiller Tarafından Doğrulandığını Sanma Yanılgısı

Sabah'ın haberinde dile getirilen bir diğer iddia ise aşağıdaki cümlede ifade edildi:

Darwin'in teorisi insanın da maymundan geldiği tezlerini ortaya atıyor ve bunu fosil kayıtlarıyla doğruluyordu.

Bu iddianın gerçeklere aykırı olduğunu görmek için, çok basit bir araştırma dahi yeterlidir. Öncelikle evrim teorisinin Darwin'in zamanında fosiller yoluyla kanıtlandığını düşünmek komiktir; çünkü Darwin'in kendisi bunun aksini kabul etmiştir. Türlerin Kökeni adlı kitabında, "fosiller sorunu"na özel bir bölüm ayırmış, "Teorinin Sorunları" (Difficulties on Theory) adlı kısımda ise şu itirafta bulunmuştur:

Eğer gerçekten türler öbür türlerden yavaş gelişmelerle türemişse, neden sayısız ara geçiş formuna rastlamıyoruz? Neden bütün doğa bir karmaşa halinde değil de, tam olarak tanımlanmış ve yerli yerinde?

Sayısız ara geçiş formu olmalı, fakat niçin yeryüzünün sayılamayacak kadar çok katmanında gömülü olarak bulamıyoruz... Niçin her jeolojik yapı ve her tabaka böyle bağlantılarla dolu değil? Jeoloji iyi derecelendirilmiş bir süreç ortaya çıkarmamaktadır ve belki de bu benim teorime karşı ileri sürülecek en büyük itiraz olacaktır.18

Darwin'in "teorime karşı ileri sürülecek en büyük itiraz" dediği fosil kayıtları, o zamandan bu yana giderek daha da büyük bir sorun haline gelmiş bulunmaktadır. Bir başka evrimci paleontolog Mark Czarnecki şu yorumu yapar:

Teoriyi (evrimi) ispatlamanın önündeki büyük bir engel, her zaman için fosil kayıtları olmuştur... Bu kayıtlar hiçbir zaman için Darwin'in varsaydığı ara formların izlerini ortaya koymamıştır. Türler aniden oluşurlar ve yine aniden yok olurlar. Ve bu beklenmedik durum, türlerin Tanrı tarafından yaratıldığını savunan yaratılışçı argümana destek sağlamıştır.19

Fosil kayıtlarının evrime karşı oluşturduğu bu meydan okuyuş, "insanın evrimi" iddiası için de geçerlidir. Evrimciler farklı maymun türleri ile insan ırklarının kafataslarını ardarda dizerek çelişkili ve gerçek dışı "soyağaçları" oluştururlar. Ancak bu soyağaçları sadece varsayımlara dayalıdır ve evrime somut bir delil oluşturmamaktadır. Evrim teorisinin 20. yüzyıldaki önde gelen savunucularından biri olan Ernst Mayr, "Homo sapiens'e (günümüz insanına) uzanan zincir gerçekte kayıptır" diyerek bu gerçeği kabul eder.20 

Paleoantropoloji hakkındaki önemli bir kitabın yazarı olan William Fix ise, şu yorumu yapar:

İnsanın kökeni hakkında hiçbir şüphe duymamamız gerektiğini söyleyen hala sayısız bilim adamı vardır, ancak tek eksiklikleri bir delillerinin olmamasıdır...21 

Sabah gazetesi de sürekli olarak evrimden şüphe duyulmaması gerektiği yönünde telkinlerde bulunmaktadır. Ama tek eksiği, hiçbir delilinin olmayışıdır.

 

NTV'DEN EVRİM MASALLARI -II-

NTV'de 18 Eylül 2002 tarihinde yayınlanmaya başlayan The Human Body (İnsan Vücudu) isimli belgeselin, 25 Eylül 2002 tarihinde yayınlanan ikinci bölümü de bilimsellikten uzak bir evrim propagandası niteliğindeydi. Aşağıda, NTV'de yayınlanan belgeselin bu bölümünde yer alan yanılgılar bilimsel olarak açıklanmaktadır.

NTV'nin "Balık Solungaçları İnsan Kulağı Oldu" Masalı

NTV'deki belgeselde insanlarla balıkların ortak bir ataya sahip oldukları öne sürülüyor ve insan vücudunda buna delil olacak bazı izler olduğu iddia ediliyordu. NTV'ye göre, insan kulağı bu izlere bir örnekti ve insan kulağının kökeni sözde ortak atalar paylaştığımız balıkların solungaçlarının yanındaki kemiklerdi.

NTV'nin bu iddiası yıllar önce bilim literatüründen çıkartılmış olan Rekapitülasyon teorisine dayanmaktadır. Bu konu bir önceki "NTV'den Evrim Masalları 1" başlıklı yazıda açıklandığı için burada tekrarlanmayacaktır. Burada üzerinde durulacak konu, insan kulağının bir balık kemiğinden tesadüflerle evrimleşemeyecek kadar kompleks bir yapıya sahip oluşudur.

İnsan Kulağı İndirgenemez Kompleksliğe Sahiptir

İnsan kulağının indirgenemez kompleksliğe sahip olmasının anlamı şudur: İnsan kulağı birçok parçanın biraraya gelmesinden oluşur ve bu parçaların birbirleriyle uyum içinde çalışmaları sonucunda biz duyarız. Bu parçalardan biri eksik olduğunda işitmemizde önemli hasarlar oluşabilir. İndirgenemez kompleksliğe sahip bir organın evrim sürecinde, tesadüflerle, aşama aşama gelişmesi ise imkansızdır. Duyma işleminin nasıl gerçekleştiği hakkında verilecek kısa bir bilgi, bu gerçeğin daha açık olarak anlaşılmasını sağlayacaktır.

Duyma işlemi, bilindiği gibi havada yayılan titreşimlerle başlar. Bu titreşimler kulak kepçesinde güçlendirilir. Bu şekilde ses dalgalarının şiddeti yaklaşık 17 desibel artar.22


a) Kulağın üç ayrı bölgesi olan dış kulak, orta kulak ve iç kulak görülüyor.
b) Orta ve iç kulağın büyütüldüğü bu resimde, kulak zarı, üç hassas kemik ve bu kemiklerin oval pencere ile bağlantısı görülüyor. Kulak zarına çarpan ses, bu hassas kemikleri titreştirir ve böylece bir sonraki yapı olan salyangozun içindeki sıvılar hareketlenir.
c) Resimde görülen kokleanın yatay kesitinde üç bölüm vardır. Orta bölümde Korti organı ve ses alıcıları yer alır.
d) Bu büyütülmüş şemada ise Korti organındaki tüycükler görülüyor. Bu tüycükler sayesinde ses uyarıları beyne ulaşır.

Böylece güçlendirilen ses, dış kulak yoluna girer. Yaklaşık 3,5 cm uzunluğundaki dış kulak yolunun önemli bir özelliği, düzenli olarak salgılanan kulak sıvısıdır. Bu sıvı, bakterileri ve böcekleri kulaktan uzak tutan antiseptik bir içeriğe sahiptir. Dış kulak yolunun yüzeyindeki hücreler ise, dış yöne doğru bir spiral oluşturacak şekilde dizilmiştir. Bu sayede kulak sıvısı hep kulaktan dışarı doğru akar.

Dış kulak yolundan bu şekilde geçen ses titreşimleri, kulak zarına varır. Kulak zarı öylesine hassastır ki, molekül boyutundaki titreşimleri bile algılar. Kulak zarının bu hassasiyeti sayesinde, gürültüsüz bir ortamda, sizden metrelerce uzakta fısıldayan bir insanı kolaylıkla duyabilirsiniz. Zarın bir diğer olağanüstü özelliği ise, bir titreşim aldıktan sonra, hemen tekrar normal durumuna dönmesidir. Eğer zar bu denli hızlı bir biçimde hareketsiz hale dönmeseydi, duyduğumuz her ses kulağımızın içinde yankı yapardı.

Kulak zarı, kendisine ulaşan titreşimleri güçlendirerek orta kulak bölgesine aktarır. Burada birbiri ile çok hassas bir dengede temas eden üç küçük kemik vardır. Örs, çekiç ve üzengi olarak bilinen bu üç kemik, zardan kendilerine ulaşan titreşimleri yükseltirler.

Ancak orta kulağın bir de aşırı derecede yüksek sesleri aşağı indirmek gibi bir tür "tampon" özelliği de vardır. Bu özellik, örs, çekiç ve üzengi kemiklerini kontrol eden, vücudun en küçük boyuttaki iki kası tarafından sağlanır. Bu kaslar, aşırı derecede yüksek seslerin iç kulağa geçirilmeden önce hafifletilmesini sağlar. Bu sayede bizim için şok meydana getirecek derecede yüksek sesleri daha alçak düzeylerde duyarız. Bu kaslar bizim kontrolümüz dışında, otomatik olarak devreye girerler.

Bu denli kusursuz bir yaratılışa sahip olan orta kulağın önemli bir dengeyi korumaya ihtiyacı vardır. Bu denge, orta kulaktaki hava basıncı ile, kulak zarının öteki tarafındaki, yani atmosferdeki hava basıncının eşit olması zorunluluğudur. Ancak bu denge de düşünülmüş ve orta kulak ile dış dünya arasında hava alışverişi sağlayan bir "havalandırma kanalı" var edilmiştir. Bu kanal, orta kulaktan ağzımıza kadar uzanan içi boş bir boru olan östaki borusudur.

Buraya kadar anlattığımız mekanik hareketlerin sese dönüştürülmeye başlaması, iç kulak adı verilen bölgede olur. İç kulakta, içi sıvıyla kaplı olan salyangoz adlı organ yer alır.
Orta kulağın en son parçası olan üzengi kemiği, salyangozun başlangıcındaki bir zara bağlıdır. Orta kulaktaki mekanik titreşimler, bu bağlantıyla iç kulağın sıvısına aktarılmış olur.


Dışarıdan duyduğumuz seslere ait titreşimler iç kulaktaki sıvıyı harekete geçirir. Bu sıvının hareketlenmesiyle resimde görülen salyangozun iç duvarındaki tüycükler hareketlenir. işte bu tüycüklerin hareketleri, bir kemanın sesinin, televizyondaki spikerin konuşmasının veya sokaktaki kedinin sesinin elektrik sinyalleri olarak beynimize ulaşmasını sağlar. Bu kusursuz yapılar sayesinde milyonlarca farklı sesi birbirinden ayırt edebiliriz. Bilim bu sistemin teknik detaylarını tam olarak çözememiştir. Ama sistem ilk insandan bu yana kusursuz olarak işlemektedir. Burada Yaratıcımız olan Allah'ın kusursuz sanatını görerek bize verdiği bu nimetler için şükran duymamız gerekir.

İç kulaktaki sıvıya ulaşan titreşimler, bu sıvının içinde dalgalanmalar oluşturur. Salyangozun iç duvarlarında ise, bu sıvının dalgalanmalarından etkilenen küçük tüycükler vardır. Bu tüycükler, sıvıdaki dalgalanmalara göre belli belirsiz şekilde hareketlenir. Eğer güçlü bir ses gelirse, daha fazla sayıdaki tüycük, daha güçlü bir biçimde eğilir. Dış dünyadaki her ayrı ses frekansı, bu tüycükler üzerinde ayrı etkileşimler oluşturmaktadır.

Peki ama bu tüycüklerin hareketinin anlamı nedir? Bir klasik müzik konseri dinlememizle, arkadaşımızın sesini tanımamızla, araba gürültüsünü duymamızla ve milyonlarca farklı sesi ayırt etmemizle, iç kulak salyangozundaki tüycüklerin hareketinin ne gibi bir ilişkisi vardır?

Cevap çok ilginçtir ve kulaktaki yaratılışın kompleksliğini bizlere bir kez daha gösterir. Bu tüycükler, aslında salyangozun iç duvarını çevreleyen yaklaşık 20 bin ayrı hücrenin tepesinde yer alan birer mekanizmadır. Tüycükler bir titreşim algıladıklarında, aynı domino taşları gibi birbirlerini iterek hareket ederler. İşte bu hareket, tüycüklerin altındaki hücrelerin kapılarını açar. Bu sayede hücrelere iyon girişi olur. Tüycükler ters yöne yattıklarında ise hücre kapıları bu kez kapanır. Bu sürekli hareket, hücrelerin kimyasal dengelerini de sürekli değiştirir ve elektrik uyarıları üretmelerini sağlar. Bu elektrik uyarıları, sinirler aracılığıyla beyne iletilir ve beyin de bunları yorumlayarak ses haline getirir.

Bir müzik eserini dinlerken işittiğimiz sesin kalitesini, bugün en yüksek teknolojiye sahip ses sistemleri dahi bize sunamamaktadır. Et ve kemikten oluşan kulağımızın içindeki işitme sistemi ise kusursuzdur. Bu olağanüstü sistemi bilim adamları henüz tam anlamıyla çözebilmiş dahi değiller. Bu mükemmelliğin tesadüfen oluşabileceğine inanmak kesinlikle peri masallarına inanmaktan öteye geçemez.

Bilim bu sistemin teknik detaylarını tam olarak çözememiştir. İç kulaktaki hücreler, söz konusu elektrik sinyallerini üretirken, dış dünyadan gelen dalgaların frekanslarını, kuvvetlerini ve ritimlerini de yansıtmayı başarırlar. Bu öylesine kompleks bir işlemdir ki, bilim bugüne dek, frekans ayrıştırma işleminin iç kulakta mı, yoksa beyinde mi yapıldığını dahi saptayamamıştır.

Buraya dek incelediğimiz tüm bilgiler, bizlere işitme organımız olan kulakların olağanüstü bir yaratılışa sahip olduğunu göstermektedir. Ve dikkat edilirse, bu tamamen "indirgenemez kompleks" bir yaratılıştır. Çünkü duymanın gerçekleşebilmesi için, birbirinden bağımsız çok sayıda parçanın eksiksiz ve kusursuz olarak var olması gerekmektedir.

Bunlardan birini, örneğin orta kulaktaki "çekiç" kemiğini çıkarın, ya da yapısını bozun, artık hiçbir şey duymazsınız. Kulağınızın duyması için; dış kulak zarı, örs, çekiç ve üzengi kemikleri, iç kulak zarı, salganyoz, salyangoz sıvısı, algılayıcı hücreler, bu hücrelerin titreşimi algılamalarını sağlayan tüycükler, hücrelerden beyne giden sinir ağı ve beyindeki duyma merkezi gibi farklı elemanların her birinin eksiksiz olarak var olması gerekir. Sistem "aşama aşama" gelişemez, çünkü ara aşamaların hiçbiri herhangi bir işe yaramayacaktır.

Kulak gibi kompleks bir organın, evrim gibi bilinçsiz, tamamen tesadüflere dayalı bir süreç tarafından aşama aşama inşa edildiği iddiası hem bilim hem de akıl dışıdır. NTV de bu imkansızlığın farkında olacak ki, belgeselde sık sık bunun inanılması çok zor bir mucize olduğu tekrarlanmakta ve şöyle denmektedir:

Evrim vücudumuzu şekillendirmektedir. Tüm bunların gerçekleşebildiğine inanmak çok zor.

NTV'nin Zaman Yanılgısı

NTV'nin sıkça tekrarladığı iddialarından biri ise, en küçük değişikliklerin dahi zaman içinde birikerek büyük değişikliklere sebep olması ve imkansız olan evrimin, bu şekilde gerçekleştiğidir.

NTV gibi diğer evrimcilerin de en temel sığınma noktalarından birisi olan bu argümanın temelinde, zamanın imkansızı başarabilecek bir güç olduğu varsayımı yatar. Buna göre, kimyasal bir karışımın tesadüfen aminoasitleri, proteinleri, DNA ve RNA'yı, diğer hücre parçacıklarını ve sonuçta canlı bir hücreyi oluşturmaları veya bir sürüngenin kuşa dönüşmesi kısa bir zaman aralığında imkansızdır. Ancak zaman uzadıkça, örneğin milyonlarca yıla çıktıkça, bu imkansız olasılık, birdenbire mümkün hale gelir.

Evrimciler bu zaman faktörünü "faydalı tesadüflerin birikmesi" olarak açıklarlar. Yani bir yapı, faydalı bir tesadüfle olumlu bir özellik kazanacak, aradan birkaç bin yıl geçtikten sonra bir faydalı tesadüf daha ona eklenecek, birkaç on bin yıl sonra bir tanesi daha gerçekleşecek ve sonuçta milyonlarca yıl içinde bu yararlı tesadüfler birikerek büyük ve olumlu bir değişim meydana getireceklerdir.

Pek çok insan, bu mantığı fazla incelemeden kabul eder. Oysa bu mantığın içinde çok açık ve temel bir aldatmaca vardır. Bu aldatmaca, "faydalı tesadüflerin birbirlerine eklenmeleri" tezinde yatar. Oysa faydalı tesadüfleri seçecek ve birbirlerine eklenmeleri için bekletecek bir mekanizma doğada yoktur.

Bununla ne demek istediğimizi, evrimcilerin de başvurduğu bir örnekle açıklayabiliriz. Bir proteinin tesadüfler sonucu sentezlenmesi olasılığından söz ederken, bazı bilim adamları bir örnek verir ve bunun "bir maymunun daktiloda hiç yanlış yapmadan insanlık tarihini yazma olasılığı kadar az" olduğunu belirtirler.

Ancak evrimciler bu tür açıklamalar ve çelişkiler karşısında yine zaman iddiasına sığınırlar. Ve şöyle bir açıklama yaparlar: "Maymun tuşlara bastığında, her harf için 29'da 1 doğru yapma ihtimali vardır. Bir kere doğru tuşa bastığında, bu doğru tuş doğal seleksiyon yoluyla seçilir. Bir sonraki tuş için yapacağı hatalar da yine doğal seleksiyon yoluyla seçilir. Böylece, milyonlarca yıl süren bir eleme süreci içinde, maymun insanlık tarihini yazabilir."

Evrimcilerin savundukları zaman iddialarının temelinde de buradaki mantık yatar. Oysa az önce belirttiğimiz gibi bu yaklaşımda çok açık bir aldatmaca vardır: Doğada, maymunun bastığı tuşlardan hangisinin doğru olduğunu belirleyip seçecek bir mekanizma yoktur! "Tamam bu harf doğru oldu, şimdi bunu koruyarak bir sonraki basamağa geçelim" diyecek bir bilinç yoktur.

Dahası, doğada tuşlara basacak bir maymun bile yoktur. Çünkü tuşlara basmak da bir bilinç ister. Evrimcilerin argümanı, ancak bir daktilonun tuşlarının rüzgar, yağmur, deprem gibi doğal etkilerle hareket ettiği olmalıdır.

Boş bir arazide çıkan fırtına sonrasında tesadüfen bir şehrin oluşması ne kadar mümkünse, kompleks bir hücrenin tesadüfen kendi kendine oluşması da ancak o kadar mümkündür. Fakat evrim teorisi konusunda bağnaz bir düşünceye sahip olan evrimciler, bu imkansız olayın gerçekleştiğine inanırlar. Ve gerçek dışı inançlarını savunmak uğruna umutsuzca bu iddiaya kanıt bulmaya çalışırlar.

Hücrenin ve tüm canlı yapıların tesadüfen oluşması senaryosunu bu gerçekçi zeminde incelediğimizde, tam bir safsata ile karşı karşıya olduğumuzu görürüz. Sadece tek bir hücrenin ve hücreyi oluşturan milyonlarca küçük yapı taşının tesadüfen oluşmaları ve düzenli bir biçimde dizilmeleri, dev bir kentin herhangi bir inşa edici güç olmadan, doğal yollarla oluşmasına benzetilebilir. Yağmur, toprak ve ısı tesadüfler sayesinde birleşerek milyonlarca tuğla oluşturacak, sonra bu tuğlalar, rüzgar, deprem, sel gibi etkilerle yan yana ve üst üste dizilip evleri meydana getirecek, yolları ve kaldırımları ortaya çıkaracaklar, sonunda da kocaman bir kent tesadüfen oluşacaktır.

Size birisi böyle bir iddiada bulunursa, onun akli dengesinden kuşkulanırsınız. Peki bu kişi söz konusu şehrin kısa bir zamanda değil de, birkaç milyon yıl içinde oluştuğunu öne sürerse bir şey değişir mi? Elbette değişmez. Safsata safsatadır ve imkansız da, ne kadar uzun bir zamana yayılırsa yayılsın, imkansızdır. Dolayısıyla NTV'nin "zaman"ı kurtarıcı gibi göstermeye çalışması, iddialarını geçerli kılmamaktadır.

 

NTV'NİN İNSAN BEYNİNİN EVRİMİ YANILGISI

6 Kasım 2002 tarihinde NTV kanalında yayınlanan The Human Body (İnsan Vücudu) isimli belgeselin bu bölümünün konusu insan beyni idi. Belgeselde, insan beyni hakkında verilen bilgiler, her zamanki gibi klişeleşmiş evrimsel propaganda cümleleri ile tamamlanıyor, insan beyninin kompleksliği "evrim mucizesi" olarak tanımlanıyordu.

Tesadüflerin, Milyonlarca Mucize Yarattığını Söylemek "İleri Derecede Saçmalamaktır"

NTV'de dizi olarak yayınlanan The Human Body adlı belgeselde bugüne kadar insan vücudu ve insanın doğumu hakkında birçok bilgi verildi. Bu belgeselde en çok tekrarlanan cümlelerden biri ise "bu evrimin bir mucizesidir" oldu. Evrimden, bilinçli, ne yaptığını bilen, planlar yapan, bu planlara uymak için cansız varlıkları ve atomları kusursuzca organize eden bir varlık gibi söz eden NTV, belki de belgeselde öne sürülen mantıkların gerçekte nasıl bir anlam içerdiğinin tam olarak farkında değildi.

"Evrimin mucizesi" demek, "tesadüflerin mucizesi" demektir, çünkü evrim teorisine göre, tüm canlılar, cansız maddelerin tesadüfler sonucunda kendi kendilerini organize etmeleri ile gelişmektedirler. Bu iddiaya göre, karbon, fosfat, hidrojen, oksijen, azot gibi atomlar, tesadüfler sonucunda proteinleri, hücreyi, bakterileri, balıkları, kuşları, deniz yıldızlarını, yunusları, ceylanları, filleri, arıları, karıncaları, gülleri, portakalları, kartalları, aslanları, insan beynini, kalbini, günümüz teknolojisi ile dahi taklit edilemeyen insan elini, gözü ve düşünen, karar veren, okuyan, okuduğunu anlayan, sevinen, üzülen, heyecanlanan insanı meydana getirmiştir. Burada sayılanların her biri olağanüstü kompleks ve kusursuz yapıları ve özellikleri olan mucizelerdir ve evrende bu mucizelerden sayısız miktarda bulunmaktadır. Kuşkusuz, tüm bunların tesadüfen meydana geldiğini iddia etmek, "ileri derecede saçmalamaktır". Evrim teorisinin mimarı Charles Darwin de bunu fark etmiş ve sayısız kompleks yapıdan biri olan gözün meydana gelişi hakkında şu itirafta bulunmuştur:

Gözün odağını farklı uzaklıklara uydurması, içeri bırakılacak ışık tutarını ayarlaması, küresel ve renksel sapmayı (aberration) düzeltmesi gibi eşsiz düzenlenişlerinin tümünün Doğal Seçme ile oluşabildiğini düşünmenin en ileri derecede saçmalamak gibi göründüğünü açık yürekle itiraf ederim... 23


Parmağınızla bir düğmeye bastığınızda beyninizde bir dizi işlem başlar. Öncelikle parmak ucunuzdaki binlerce alıcı harekete geçer. 1) Deri yüzeyindeki sinir uçları ilk etkilenen alıcılardır. Baskı onların biçimini değiştirir ve bir elektrik boşalması olur. 2) Bu elektrik akımı akson adı verilen sinir liflerine geçer. 3) saniyede 133 metre hızla omurilik boyunca ilerler. 4) Uyarı omuriliğe girdikten sonra 5) beyin soğancığının zıt yönüne geçer. 6) Buradan beynin derinliklerindeki talamustan geçer ve varış noktası olan duyu korteksine ulaşır. Tüm bu işlemler ise sizin gözünüzü açıp kapamanızdan daha kısa zamanda olur.

Tüm canlıların ve canlılara ait organ ve yapıların tesadüfen meydana geldiklerini ileri sürmenin "ne derece saçmalamak" olduğunu daha iyi anlamak için, The Human Body belgeselinin son bölümünün konusu olan beynin sadece birkaç özelliğini hatırlamak yeterli olacaktır.
Yetişkin bir insanın beyninde ortalama 10 milyar nöron (sinir hücresi) vardır. Nöronların "akson" ve "dendrit" adı verilen çıkıntıları bulunur ve nöronlar bu çıkıntılar sayesinde birbirlerine bağlanırlar. Sinaps olarak adlandırılan bu bağlantılar sayesinde bir beyin hücresi diğerine mesajlar gönderir. Ünlü biyokimyacı Michael Denton, Evolution: A Theory in Crisis (Evrim: Kriz İçinde Bir Teori) adlı eserinde nöronların arasındaki bağlantı sayısının yaklaşık 1 katrilyon (1015= 1.000.000.000.000.000) olduğunu belirtip sözlerine şöyle devam eder:

1015 sayısı elbette algılarımızın üzerinde bir sayıdır. ABD'nin yarı büyüklüğündeki bir arazi düşünün (1 milyon mil kare). Bu bölgede 1 mil kareye 10.000 ağaç düşmektedir. Eğer her ağacın 100.000 tane yaprağı olduğunu kabul edersek, bu bölgedeki yaprak sayısı beynimizdeki bağlantıların sayısına eşit, yani 1015 olacaktır.24

Kafatasınızın içine sığacak kadar küçük olan beyninizin içindeki bu olağanüstü sayıdaki ve karmaşıklıktaki bağlantıların her biri, tam olması gerektiği şekilde ve belirli bir amaç için yaratılmıştır. Allah'ın yaratışındaki üstün ilim sonucu olan bu bağlantılar sayesinde, birbirinden bağımsız işleri birbirine karıştırmadan aynı anda gerçekleştirebilirsiniz. Örneğin bu satırları okurken aynı zamanda müzik dinleyebilir, bir yandan da kahvenizi yudumlayabilirsiniz. Ayrıca beyniniz, aynı anda siz farkında bile olmadan kalp atışlarınızı düzenler, kandaki oksijen miktarını çok hassas bir seviyede sabit tutarak nefes alıp vermenizi sağlar, vücut ısınızı belirler, kaslarınızın hangilerinin hangi sıra ya da şiddette kasılarak elinizdeki bardağı düşürmeden ağzınıza götürebileceğinizi hesaplar, dik durmanız için gerekli olan çok detaylı denge hesaplarını yapar. Bunlar gibi birbirinden farklı yüzlerce işlem, hayatınız boyunca, beyniniz tarafından en mükemmel biçimde gerçekleştirilir. Siz ise bu işlemler için beyinde yapılan hesaplamalardan haberdar bile olmazsınız.


İnsan beyni, en ileri teknoloji ile üretilmiş bilgisayarlardan çok daha üstün özelliklere sahiptir. Ancak bir bilgisayarın silikon, tel, cam gibi maddelerin rastlantılar sonucunda biraraya gelmelerinden oluşamayacağını kabul eden evrimciler, bilgisayardan çok daha üstün olan insan beyninin fosfat, karbon, nitrojen gibi atomların rastlantısal birleşimleri sonucunda oluşabileceğini iddia edebilmektedirler. Kuşkusuz bu, büyük bir çelişkidir.

New Scientist dergisinde yayınlanan "Computing from the Brain" (Beynin İşlem Kapasitesi) başlıklı makalede beynin olağanüstü işlem kapasitesi için şu benzetme yapılmıştır:

En kaba deyimiyle, insan beyni, 10 ile 100 milyar arasında sinir hücresine sahip ve her bir sinir hücresinin 10.000 sinir hücresine bağlı olduğu ve birbirine paralel olarak fonksiyon gösteren doğal bir bilgisayardır... Sinir sistemi, görmek veya konuşmak gibi kompleks bir eylem için 100 farklı işlem gerçekleştirir, aynı işlemleri bir elektronik bilgisayar ancak milyarlarca aşamada gerçekleştirebilir.25

Görüldüğü gibi insan beyni, en ileri teknoloji ile üretilmiş bilgisayarlardan çok daha üstün özelliklere sahiptir. Ne var ki, bir bilgisayarın silikon, tel, cam gibi maddelerin rastlantılar sonucunda biraraya gelmelerinden oluşamayacağını kabul eden evrimciler, bilgisayardan çok daha üstün olan insan beyninin fosfat, karbon, nitrojen gibi atomların rastlantısal birleşimleri sonucunda oluşabileceğini kabul edebilmektedirler. Hatta bundan en ufak bir kuşku dahi duymamakta veya öyle gözükmeyi tercih etmektedirler. Oysa, bir bilgisayarın meydana gelebilmesi için nasıl tasarımcılara, mühendislere, teknik bir ekibe, en uygun miktar ve kalitede malzemeye ve uzmanlık bilgisine ihtiyaç varsa, beyin için de aynı durum geçerlidir. Ancak doğada bunların hiçbiri bulunmamaktadır. Doğadaki malzemenin kuşları, balıkları, atları, çiçekleri ve her ırktan insanı meydana getirebilmesi için, o malzemeyi sonsuz bir akıl, ilim ve güç sahibi olan üstün bir Yaratıcı'nın varlığının gerektiği açıktır. O üstün Yaratıcı, tüm alemleri yoktan var eden Rabbimiz'dir.

Doğada, Maymun Beynini İnsan Beynine Dönüştürebilecek Bir Mekanizma Yoktur

NTV belgeselinde klasik evrimci iddia yinelenmiş ve maymun benzeri sözde atalarımızın beyinlerinin 2,5 milyon yıl içinde insan beynine dönüştüğü öne sürülmüştür. Bunun içinse, bir benzetme kullanılmıştır: Maymun benzeri atalarımızın beyin kapasitesi küçük bir Fiat arabanın motoruna, insan beyninin kapasitesi ise daha gelişmiş bir spor arabanın motoruna benzetilmiştir.

Aslında, bu benzetme ile evrimciler kendi tezlerini kendi elleriyle çürütmektedirler. Çünkü herkes bilir ki, hiçbir arabanın motoru, değil 2,5 milyon yıl, trilyonlarca yıl geçse dahi kendi kendine, tesadüfi olaylar sonucunda çok daha gelişmiş bir arabanın motoruna dönüşmez. Hatta, fizik kanunlarına göre zaman geçtikçe çok daha eski ve yıpranmış bir hale gelir, çürür ve yok olur. Bu motorun gelişebilmesi için, onu geliştirecek bilgi ve yetenek sahibi bir tasarımcıya ihtiyacı vardır.

Akıl sahibi bir zihnin ürünü olarak örneğin mühendislerin çalışmalarıyla ortaya çıkan otomobiller son derece kullanışlıdır. Ancak evrimci iddialar kabul edilirse, tesadüflerle kusursuz bir arabanın tüm teknik teçhizatıyla kendi kendine oluşabileceğini de kabul etmek gerekir ki bu, çok mantıksız bir iddiadır. O halde bilinmelidir ki, bir arabanın sahip olduğu tasarımdan çok daha kompleks ve kusursuz yapılara sahip canlıların tesadüflerin eseri olduğunu öne sürmek çok daha akıl dışıdır.

Ayrıca, bugün evrimci bilim adamlarının dahi kabul etmek zorunda kaldıkları önemli bir gerçek vardır: Maymun beyni ile insan beyni arasındaki tek fark kapasite ve büyüklük farkı değildir. Materyalistler, insana ait özelliklerin tamamını maddeye dayandırır, dolayısıyla beynin fonksiyonlarına indirgemeye çalışırlar. Oysa bugün kabul edilmektedir ki, insan ruhuna ait özellikler maddeye indirgenemez. İnsanın konuşma, düşünme, karar alma, plan yapma, istek ve heveslere sahip olma, sanat, estetik gibi yeteneklere sahip olma, ideolojileri destekleme, fikirler üretme, hayal kurma, sevgi, vefa, dostluk gibi erdemlere sahip olma gibi özellikleri onun beyninin fonksiyonlarının bir ürünü değildir. İnsan ruhu, maddenin ötesinde bir şeydir ve bu gerçek tek başına materyalizme meydan okumaktadır.

Evrimci nörolog ve beyin cerrahı Dr. Wilder Penfield, The Mystery of the Mind: A Critical Study of Consciousness and the Human Brain (Zihnin Sırları: Bilinç ve İnsan Beyni Hakkında Eleştirel Bir Çalışma) adlı kitabında, insan ruhunun beynin fonksiyonları ile açıklanamayacağını defalarca itiraf etmek zorunda kalmıştır. Bu itiraflardan bazıları şöyledir:

Yıllarca zihni sadece beyin faaliyetleri ile açıklamaya çabaladıktan sonra bir insanın varlığının iki temel öge (beyin ve ruh) içerdiği hipotezini kabul etmenin daha kolay olduğu sonucuna vardım.26

Zihnin yaptığı işleri beynin tek başına yüklenebileceğine dair hiçbir iyi kanıt olmadığı sonucuna varıyorum.27

Dolayısıyla, maymunların beyin yapıları ile insan beyninin yapısını karşılaştırmak evrimcilere hiçbir şey kazandırmaz. Çünkü doğadaki hiçbir mekanizmanın insana, onu insan yapan özellikleri kazandıramayacağı açıkça ortadadır. İnsana sahip olduğu ruhu veren, onu yoktan yaratan ve ona ruhundan üfleyerek onu diğer canlılardan farklı kılan Alemlerin Rabbi olan Allah'tır.

Göz Ardı Edilen Çok Önemli Bir Konu: GÖREN GÖZ DEĞİLDİR

NTV belgeselinde çok önemli bir bilimsel gerçek dile getirilmekte, ancak bu gerçek gereği gibi vurgulanmadan geçilmektedir. Belgeselde şöyle denmektedir:

Gözlerimiz yalnızca bir penceredir. Çevremizi gören beynimizdir. Göz sadece ilk basamağı oluşturur.


Uykuya daldığınız sırada rüyanızda kendinizi yüzlerce insanın karşısında konser veren biri olarak görebilirsiniz. Ancak siz bu yüksek müziği dinlerken aslında sessiz bir bahçede dinleniyor olabilirsiniz. Siz beyninize ulaşan algılar dışında birşey yaşayamazsınız. Bu, rüyanızda da böyledir, gerçek yaşamınızda da...

Ortaokul yıllarından itibaren biyoloji kitaplarında da rastladığımız bu cümle aslında çok önemlidir ve insanın hayata bakış açısını tamamen değiştirecek önemli bir sırrı içermektedir.

İnsanlar dünyayı gözleriyle gördüklerini zannederler. Oysa, gözler ve gözü oluşturan hücreler, sadece dışarıdan gelen ışığı kimyasal işlemler sonucunda elektrik sinyaline çevirmekten sorumludurlar. Bu elektrik sinyalleri, daha sonra beynin arkasındaki görme merkezine ulaşır ve gördüğümüz görüntü bu merkezde oluşur. Örneğin şu anda bu satırları okuyan kişi, bu yazının görüntüsünü beyninin arkasındaki görme merkezinde görmektedir. Yani gören gözleri değildir. Peki beynin arka kısmında oluşan görüntüyü gören, bu yazıyı okuyan kimdir? Işığa yalıtkan, kapkaranlık beyninizin içinde oluşan rengarenk, ışıltılı, üç boyutlu görüntüyü seyrederken heyecanlanan, kızan veya sevinen kimdir?

Aynı gerçek işitme, dokunma, tat ve koku alma duyularımız için de geçerlidir. En sevdiğiniz şarkıyı dinlerken, duyan kulaklarınız değildir. Kulaklarınızın görevi ses dalgalarını toplamaktır. Kulağınızdaki hücreler, ulaşan ses dalgalarını elektrik sinyallerine çevirir ve beyindeki işitme merkezine iletir. Beyninizde ise bu elektrik sinyalleri en sevdiğiniz şarkı olarak duyulur. En yakın dostunuzun sesini de beyninizde duyarsınız. Peki sese de yalıtkan olan ıpıssız beyninizde bu sesleri duyan, duyduğu melodi ile coşku duyan, ritimden zevk alan kimdir?

Bu soruların cevabı, düşünen her insana ruhun varlığını gösterir. Bu bilimsel gerçeğin gösterdiği bir başka önemli nokta ise şudur: Biz hayatımız boyunca gördüğümüz, duyduğumuz, dokunduğumuz herşeyi beynimizde algılarız. Yani biz aslında hiçbir zaman nesnelerin asıllarını göremeyiz, nesnelerin asıllarına dokunamayız. Daima beynimizin içindeki algılarla muhatabızdır ve algılarımız yoluyla dış dünyadaki bu nesnelerin asıllarına ulaşmamız kesinlikle mümkün değildir. Dolayısıyla her insan, en kalabalık salondayken bile, gerçekte beyninin içindeki algıları izlemektedir ve aslında yapayalnızdır.

Bunu daha iyi anlayabilmek için rüyalarımızı düşünebiliriz. Rüyasında çok büyük bir salon dolusu insana konferans veren bir kişi, gerçekte yapayalnız yatağında yatmaktadır. Konferans görüntüsü ise, beyninin içinde oluşmaktadır. Ve insan uykusundan uyanana kadar bunun bir rüya olduğunu anlamaz, gerçek bir konferansta olduğunu zannederek yanılır.

Bilim yazarı Rita Carter, dış dünyanın aslını göremeyeceğimizi şöyle açıklar:

Bir yüz veya manzara gördüğümüzde, tam aslını görmeyiz, gördüğümüz orjinalinin bir yorumu veya tamamen yeni inşa edilmiş bir versiyonudur... Bunlar her ne kadar çok iyi kopyalar olsa bile orijinalinden eksik veya farklıdır.28

Biraz düşünen her insan, dünya hayatının gerçek yönünü gösteren, insanın dünyaya yönelik tüm hırs ve tutkularının ne kadar boş ve anlamsız olduğunu anlamasına yardımcı olan bu gerçeği kavrayacaktır. Her insanın kasasındaki paraları, milyonlarca dolara satın aldığı yatı, holdingi, en son model arabası, gösteriş yaptığı insanlar, o insanın beyninde oluşan görüntülerdir. Ve bu insan, bu görüntülerin asıllarına asla dokunamaz, onların asıllarını asla göremez, tek algıladığı beyninin arka kısmındaki görüntülerdir. Bu bilimsel bir gerçektir. Akıl ve vicdan sahibi bir insanın yapması gereken "uykudan uyanmadan", yani ölüm gelmeden evvel, bu gerçeği kavramak ve dünya hayatına kapılıp aldanmamaktır.

İnsanın hayata bakış açısını tamamen değiştiren bu büyük gerçekle ilgili detayları ve bilimsel açıklamaları Hayalin Diğer Adı: Madde isimli kitabımızdan öğrenebilirsiniz.

Sonuç

Düşünmek, zevk almak, fikir sahibi olmak, sevgi, merhamet, özlem, şefkat duymak, sevinmek, üzülmek, keyiflenmek, heyecanlanmak gibi insani özellikler materyalist ve Darwinist bakış açısı ile açıklanamaz. Tüm canlıların cansız maddelerden tesadüfen oluştuğuna inanan materyalizm ve Darwinizm, cansız maddelerin nasıl olup da bir gün düşünmeye, karar vermeye, fikir üretmeye, sanat ve estetik zevkine sahip olmaya başladığını açıklayamamaktadır. NTV'nin, Darwinist ve materyalist anlayışla hazırlanmış belgesellerin etkileyici görüntülerine kapılıp, bu belgesellerdeki bilim, akıl ve mantık dışı iddiaları görmezlikten gelmemesi gerekir.

 

''MAYMUNLARDAN FARKIMIZ YOK'' YANILGISI DEVAM EDİYOR

28 Ağustos 2002 tarihli Radikal gazetesinde "İnsanın Hayvandan Farkı" ve Akşam gazetesinde "3 Milyon Yıl Önce İnsan Olduk" başlıkları ile yayınlanan haberlerde, insanlarla maymunlar arasında tek bir gen farkı olduğu, bir mutasyon sonucunda maymunlardaki bir genin kaybolduğu ve bunun insana geçişte önemli bir rol oynadığı öne sürüldü. Hatta Radikal gazetesi bu haberi "İnsanı şempanzelerden ayıran tek gen bulundu" sloganıyla verdi. Söz konusu gazeteler, bazı bilimsel bulguları tamamen yanlış yorumlayarak, bunları evrim teorisi lehinde bir bilimsel gelişme gibi sundular. Aşağıda, Radikal ve Akşam gazetelerinin yanılgıları ve söz konusu habere kaynak olan araştırmanın gerçek yönü bilimsel olarak açıklanmaktadır.

Evrimciler, Bilimsel Bulguları Evrimci Önyargıları ile Değerlendirerek İnsanları Yanıltmaktadırlar

Radikal ve Akşam gazetelerindeki yazılara konu olan haberin aslı şöyledir: Yapılan araştırmalarda bilim adamları sailic asit olarak bilinen şeker molekülünün (Neu5Ac) ve (Neu5Gc) olmak üzere iki formunun bulunduğunu, bu iki form arasında sadece tek bir oksijen atomu farkı olduğunu, Neu5Gc'nin şempanzelerde ve tüm memelilerde olduğunu, ancak soyu tükenmiş bir insan ırkı olan Neandertallerde ve günümüz insanlarında bulunmadığını tespit etmişlerdir. Evrimciler ise, bu bilgiden yola çıkarak, bir mutasyonun bu şeker molekülünü üreten geni yok ettiğini ve bunun şempanzelerle insanlar arasındaki ilk farklılaşmayı başlattığını öne sürmektedirler.

Aslında burada klasik evrimci önyargılarla yapılmış bir yorum örneği görülmektedir. Evrimciler, evrimin gerçekleştiğine dair hiçbir delilleri olmamasına rağmen, bilimsel bulguları evrimin gerçekleştiği ön kabulü ile değerlendirirler. Yani, "şempanzede olan bir gen insanda yoksa, evrim de mutasyon ve doğal seleksiyon yoluyla gerçekleştiğine göre, demek ki, bu gen mutasyon sonucu kayboldu" demektedirler. Oysa bunun için hiçbir delilleri bulunmamaktadır, bu sadece bir spekülasyondur.

Evrimcilerin Söz Konusu Genle İlgili İddiaları, Evrim Teorisi ile Çelişmektedir

Evrimciler, şempanzelerdeki söz konusu genin yok olması ile şempanzelerin gelişerek insanlaşmaya başladıklarını iddia etmektedirler. Oysa, insanlarda bu genin eksikliğinin onların kanser, AIDS, sıtma, grip gibi hastalıklara daha açık olmalarına sebep olduğu düşünülmektedir. Şempanzelerin bu tür hastalıklara yakalanmamalarının nedeni olarak bu gene sahip olmaları gösterilmektedir. Yani bu durumda, şempanzelerin sahip oldukları bir avantaj insanlarda bulunmamaktadır. Evrim teorisi ise, bir organizmada mutasyonlar ile meydana gelen değişikliklerden canlı için avantajlı olanların doğal seleksiyon yoluyla seçildiğini ve bu avantajlı değişimlerin seçilerek birikmesi sonucunda canlıların evrimleştiklerini iddia etmektedir. Ancak, bu durumda ortada avantajlı bir durum oluşmamıştır, yani sözü edilen mutasyona uğrayan canlı, son derece tehlikeli ve ölümcül hastalıklara daha açık hale gelmiştir. Bu durumda eğer evrim teorisinin iddiası doğruysa böyle bir dezavantaj elde eden bir canlının elenmesi beklenir. Evrimciler ise, şempanzelerdeki bu gen kaybının onların gelişerek insan özellikleri kazanmasına neden olduğunu öne sürerek, kendi teorileri ile çelişmektedirler.

Tek Bir Gen Farkının Bir Şempanzeyi İnsana Dönüştüreceğine İnanmak Bilimsel Bir Gaftır!

İnsanlarla şempanzeler arasındaki anatomik veya biyokimyasal farklılıklar kuşkusuz tek bir genin değil, pek çok genin farklılığından kaynak bulmaktadır. Dolayısıyla tek bir geni "insan ile şempanze arasındaki fark" gibi ileri sürmek, evrim teorisine inanan bir insan için bile son derece sığ bir yanılgıdır. Ancak ne ilginçtir ki, Radikal ve Akşam gazeteleri haberi tam da bu yanılgı içinde sunmuşlardır. Konu her iki gazetede de, "insanı şempanzelerden ayıran tek gen bulundu" gibi bir üslupla verilmiştir. Bu da haberlerin ciddiyeti konusunda oEvrimcilerin en büyük umudu, insanlarla şempanzeler arasında çok az gen farkı olduğu iddiasına dayanak bulmaktır. Böylece, "şempanzelerle sahip olduğumuz ortak ataya bir kaç mutasyon isabet etti ve bu maymunlar insan oldu" diyebileceklerdir. Ancak, insanla maymun arasındaki farklılıkların gen farklılığına bağlı olmadığı açıktır. İnsan, genetik yapısının ötesinde özelliklere sahip, hayvanlardan çok farklı bir varlıktır. Oldukça negatif bir tablo ortaya çıkarmaktadır.

Evrimcilerin en büyük umudu, insanlarla şempanzeler arasında çok az gen farkı olduğu iddiasına dayanak bulmaktır. Böylece, "şempanzelerle sahip olduğumuz ortak ataya bir kaç mutasyon isabet etti ve bu maymunlar insan oldu" diyebileceklerdir. Ancak, insanla maymun arasındaki farklılıkların gen farklılığına bağlı olmadığı açıktır. İnsan, genetik yapısının ötesinde özelliklere sahip, hayvanlardan çok farklı bir varlıktır.

 

Bir maymuna hangi mutasyon isabet ederse etsin, hangi gen eklenirse eklensin, bu şempanzenin düşünmesi, akletmesi, vicdan sahibi olması, muhakeme ve yargıda bulunabilmesi, mimari projeler yapması, sanat eserleri meydana getirmesi, estetikten, simetriden zevk alması, moda meydana getirmesi, uzay araçları, gökdelenler inşa etmesi, atom mühendisi olması, beyin ameliyatları yapması, kendisini oluşturan genleri, hücreleri incelemesi, politikalar oluşturması, diplomatik ilişkilerde bulunması, sanayi kurması, devletleri yönetmesi, besteler yapması, ideolojiler üretmesi, inanç sahibi olması imkansızdır.

Evrimciler her ne kadar aksini ispat etmeye çalışsalar da, insanlarla hayvanlar arasındaki aşılamaz uçurumu, ne (bir türlü bulamadıkları) ara geçiş formları ile, ne tesadüfen meydana gelen mutasyonlarla, ne de genlerle kapatabilirler. İnsanı insan yapan sahip olduğu ruhudur. Ruh ise, mutasyonlarla, genlerdeki farklılıklarla, doğal seleksiyonla kazanılamaz. Ruhu insana veren Allah'tır. Bilimsel bulgular, bu temel ayrım bir yana, insan ile diğer canlılar arasında bedensel bir akrabalık da olmadığını göstermektedir

 

MİLLİYET GAZETESİNİN YANILGILARLA DOLU EVRİM HABERİ

4 Şubat 2002 tarihli Milliyet gazetesinde, "Evrimin Sonuna Geldik" başlıklı bir haber yayınlandı. İlk olarak 3 Şubat 2002 tarihinde The Observer gazetesinde "Is Human Evolution Finally Over?" (İnsanın Evrimi Sonunda Bitti mi?) başlığı ile yayınlanan bu haberde, Steve Jones isimli bir bilim adamının iddialarına yer verilmekteydi.

Haberde, Londra Üniversitesi'nden Prof. Steve Jones'un "Zayıflar biyolojik olarak elendi. İnsanoğlu gelişim sürecinde en son noktaya geldi. Batı'da evrim bitti" iddiasına yer verilmekteydi. Bilimsel bir anlam taşımayan, sadece evrim propagandası amacıyla ileri sürülen bu iddianın içerdiği çelişki ve yanılgıları açıklamakta yarar görmekteyiz.

Doğal Seleksiyon Vasıtasıyla, Türler Evrimleşemez

Prof. Jones, habere konu olan tezinde, evrimcilerin klasik iddiasını yinelemekte ve doğal seleksiyon sonucunda zayıf olan insanların tamamen elendiklerini ve bunun sonucunda Batılı insanların evrimin en son basamağına ulaştıklarını belirtmektedir.

Charles Darwin, evrim teorisini öne sürerken, doğal seleksiyon kavramına dayanmıştı. Doğal seleksiyon, doğada zayıf veya dezavantajlı olan canlıların elenmeleri, çevre şartlarına daha uygun olanların hayatta kalarak yeni nesiller üretmeleri için kullanılan bir ifadedir. Darwin ise doğal seleksiyon denen bu mekanizmanın, türleri evrimleştirdiğini ve yeni canlı türlerinin bu şekilde oluştuğunu öne sürmüştür.

Darwin'in bu iddiası her ne kadar, 19. yüzyılın bilimsel koşullarında kolay kabul gördüyse de, zaman içinde doğal seleksiyonun canlıları evrimleştirici bir etkisi olmadığı bilimsel kanıtlarla ortaya çıktı. Evrim teorisine inanmasına rağmen, teoriyi birçok yönü ile eleştiren Jeremy Rifkin, Darwin'in Çöküşü isimli kitabında, doğal seleksiyonun evrimleştirici bir gücü olmadığının artık bilindiğini şöyle açıklamaktadır:

Doğal seleksiyon teorisi yüzyılı aşkın bir süredir biyolog meslektaşlarımız ve genelde tüm dünya tarafından yeryüzünde hayatın gelişimini açıklayan bir teori olarak hiç eleştirilmeden kabul gördü. Bilim adamları teoriyi olduğu gibi kabul edince, onun temelini oluşturan varsayımları pek dikkatli incelemediler. Eğer bu varsayımlara dikkatli bakmış olsalardı, teoriyi desteklemek için ortaya konulan aldatıcı delilleri gördükçe kendilerinden utanırlardı. Ama artık bugün, ilk defa olmak üzere, bilim adamları doğal seleksiyon görüşünü eleştirel bir incelemeye tabi tutmaya başlamışlardır. Onların bulguları hem teoriyi, hem de bizzat bilimin kendisini sarsmaktadır.28

Doğal Seleksiyon, sadece çevresine iyi uyum sağlayabilen, güçlü bireylerin hayatta kalma oranını daha da artıran bir mekanizmadır. Örneğin, karlarla kaplı bir bölgede yaşayan beyaz tavşanlar, kahverengi tavşanlara oranla daha avantajlıdırlar; çünkü daha iyi kamufle olurlar. Bu nedenle, nesilleri de daha uzun süre devam eder. Kahverengi tavşanlar ise, zaman içinde daha kolay av oldukları için, yok olur, ya da azalırlar. Ancak, bu mekanizma hiçbir zaman tavşanların başka canlılara evrimleşmesine neden olmaz. Tavşanları başka canlılara evrimleştirmek bir yana, daha önceden var olmayan bir tavşan varyasyonunun oluşmasını bile sağlamaz. (Yani beyaz veya kahverengi tavşanlar, doğal seleksiyon vasıtasıyla ortaya çıkmış değillerdir. Onlar genetik havuz içinde zaten vardırlar, doğal seleksiyon sadece var olan bu iki farklı tipten birisinin nüfusunun artmasına neden olur.) Doğal seleksiyonun canlıların evrimini açıklayan bir mekanizma olmadığı  diğer kitaplarımızda detaylı olarak anlatıldığı için burada ayrıntılara girilmeyecektir. (Detaylı bilgi için bkz. Evrimcilere Net Cevap 1, 2, 3,  Harun Yahya, Araştırma Yayıncılık)

Doğal Seleksiyon ve İnsanın Hiç Gerçekleşmeyen Evrimi


İnsanlık kendisi için tehdit oluşturan birçok hastalıktan veya tehlikeden kurtulmuştur. Örneğin çok yakın bir geçmişte insanların büyük bir bölümü verem gibi hastalıklardan dolayı çok genç yaşlarda hayatını kaybederken, günümüzde verem bir ölüm nedeni olmaktan çıkmıştır. Ancak, bu tarz gelişmelerin hiçbiri, hiçbir zaman insanların evrimleşmelerine neden olmamıştır ve olmayacaktır da. İnsan, en başından beri hep insan olarak vardır ve insan olarak var olmaya devam edecektir.

Darwin, Türlerin Kökeni isimli kitabında hayvanların ve bitkilerin doğal seleksiyon yoluyla evrimleştiklerini, zayıf olan türlerin ise bu yolla elenerek yok olduklarını öne sürdükten sonra, İnsanın Türeyişi isimli kitabında aynı iddiayı insanlar için de tekrarlamıştı. Darwin'e göre, bazı insan ırkları diğerlerine göre daha üstündü; yani daha önce evrimleşmişti ve bu nedenle diğer ırklara (Darwin'in deyimi ile "aşağı olan ırklara") karşı üstün gelmişlerdi. Darwin'in üstün saydığı ırk ise, Batı toplumları idi.

İnsanlığın her geçen gün yeni bir bilimsel gelişmeye imza attığı, tıptan teknolojiye kadar her alanda büyük ilerlemeler kaydettiği gözle görülen bir gerçektir. Bu gelişmelerin sonucunda ise, insanlık kendisi için tehdit oluşturan birçok hastalıktan veya tehlikeden kurtulmuştur. Örneğin çok yakın bir geçmişte insanların büyük bir bölümü verem gibi hastalıklardan dolayı çok genç yaşlarda hayatını kaybederken, günümüzde verem bir ölüm nedeni olmaktan çıkmıştır. Benzer şekilde günümüzde tam olarak çaresi bulunamayan kanser için, yakın bir gelecekte bir çare bulunduğunda, kanser de ölüm sebebi olmaktan çıkacak ve belki insanların yaşam süreleri böylece daha da artacaktır. Ancak, bu gelişmelerin hiçbiri, hiçbir zaman insanların evrimleşmelerine neden olmamıştır ve olmayacaktır da. İnsan, en başından beri hep insan olarak vardır ve insan olarak var olmaya devam edecektir.

Dolayısıyla, Prof. Jones'un iddiası temelinde yanlıştır. Belki Prof. Jones insanlığın ulaşabileceği en son teknolojik imkana ulaştığını öne sürebilir veya bundan sonra insanların ömürlerini daha fazla uzatacak bir buluş olmayacak diye bir kehanette bulunabilir. Bunları kendince bazı verilerle de destekleyebilir. Ancak, hiçbir zaman gerçekleşmemiş olan bir sürecin, yani evrimin bittiğini iddia etmesi, temelden yanlıştır. Evrim hiçbir zaman gerçekleşmediği için, bundan sonra devam etmesi ve sona ermesi söz konusu değildir.

Evrim Teorisi, Hiçbir Delile Dayanılmadan İnanılan Bir Dindir


Thomas Huxley, kitaplarında yer alan sahte iddialarla insanları bilim adına kandırmıştır.

Evrim teorisinin hiçbir bilimsel delili yoktur. Ancak 19. yüzyılda giderek daha da güçlenen materyalist felsefeye, sadece görünüşte bilimsel olarak bir destek sağladığı için, ateist bilim adamları tarafından büyük bir şevkle benimsenmiş ve adeta bir din gibi gözü kapalı, hiç sorgulanmadan kabul edilmiştir. Evrim teorisi bir bilim değil, ideolojik nedenlerle savunulan bir dogmadır. İşte bu nedenle, bazı bilim adamları her gelişmeyi veya olayı evrimin bir delili veya göstergesi sunmaya özel gayret ederler. Böylece, sorgulamadan inandıkları bir dinin propagandasını yaptıklarına inanırlar. Milliyet gazetesindeki haber de bu niteliklere sahiptir.

Darwinizm'e getirdiği büyük eleştirilerle tanınan Evolution of Living Organisms (Canlı Organizmaların Evrimi) isimli kitabın yazarı, ünlü Fransız zoolog Prof. Pierre Paul Grassé, Darwinizm'in gerçek bir bilim olmadığını şöyle açıklar:

Gizli saklı varsayımların, ham, hatta yanlış dayanaklı sonuçlarının bazen iyi, bazen kötü kullanımıyla sahte bir bilim yaratıldı. Bu sahte bilim, biyolojinin tam kalbine kök salmakta ve temel kavramların kesinliğinin kanıtlandığını - ki kanıtlanmamıştır- samimiyetle inanan birçok biyokimyacı ve biyoloğu yanlış yöne sürüklemektedir.29

Evrim teorisinin sahte bir bilim olduğu gerçeği, 20. yüzyılın ikinci yarısındaki bilimsel gelişmelerle açığa çıkmış ve giderek daha fazla bilim adamı bunu kabul etmiştir. Örneğin İngiliz zoolog Leonard Matthews, bir evrimci olmasına rağmen, objektif bir yorumda bulunmuş ve yıllar önce, Darwin'in Türlerin Kökeni isimli kitabının baskılarından birinin önsözüne şunları yazmıştır:

Evrim gerçeği biyolojinin omurgasıdır, bu sebeple de kanıtlanmamış bir teori üzerine temellendirilmiş olmak gibi bir ayrıcalıklı konumu vardır. Öyleyse evrim teorisi bir bilim midir? Yoksa bir inanç mı?30

Kuşkusuz evrim teorisi bir inançtır, hem de batıl bir inançtır; Darwin'in teorisi, hayatın nasıl geliştiğine dair birçok insanın paylaştığı, ama hiçbir delili olmayan bir inancı temsil etmektedir. Elbette ki herkes inançlarını, teorilerini ve kişisel görüşlerini belirleme ve koruma hakkına sahiptir. Ancak evrimciler, evrim teorisinin bir inançtan da öte mutlak ve tartışılmaz bir gerçek olduğunu sanmakta ve bu nedenle evrim teorisine getirilen hiçbir eleştiriye tahammül edememektedirler. Darwin'in Türlerin Kökeni isimli kitabının bir başka baskısının önsözünü yazan böcekbilimci W. R. Thompson, evrime bu şekilde dogmatik olarak bağlı olanların bilimsellikle uyuşmayan tavırlarını şöyle eleştirmiştir:

İnsanların bilimsel olarak tanımlayamadıkları bir doktrini hep birlikte savunmaları ve bu doktrine yönelik eleştirileri bastırarak, doktrinin karşılaştığı sorunları yok sayarak onu güvence altına almaları bilim açısından anormaldir ve hoş karşılanmayacak bir durumdur.31

Jeremy Rifkin ise, evrimcilerin evrim dinine bağlılıklarını şöyle açıklar:

Bugün evrimci herşeyiyle sadık bir mümindir; doğal seleksiyonla vaftiz olmuş, müjdeyi (vahyi) yaymak ve diğer türdeşlerinin Darwin öğretilerini kabul etmeleri için tebliğe soyunmuştur.32

Sonuç

İşte her gün yeni bir evrim teorisi yorumuyla medyada boy gösteren evrimci otoriteler, söz konusu dogmatik Darwinistlerdir. Ellerinde evrim teorisi lehinde bir kanıt olmamasına rağmen, ısrarla yeni spekülasyonlar üretmekte, senaryolar yazmakta ve bunları toplumun bilinç altına kazımaya çalışmaktadırlar. Tüm bu çabalarına rağmen evrimci medya bilmelidir ki,  bugün okuyucularının büyük bir bölümü, evrim teorisinin akıl ve bilim dışı bir senaryo olduğunun, evrimcilerin ise batıl bir dine bağlandıklarının bilincindedir.

 

MAHFİ EĞİLMEZ'İN YANILTICI EVRİM PROPAGANDASI

Mahfi Eğilmez, 24 Mart 2002 tarihli Radikal gazetesinde yeralan "Homo economicus" başlıklı yazısında, Washburn ve Moore isimli iki evrimcinin Ape into man: A Study of Human Evolution (Maymundan İnsana: İnsanın Evriminin Bir İncelemesi) isimli kitaplarında yer alan bir örneği aktarmakta ve bu örneğin son derece çarpıcı olduğunu belirtmektedir. Örnekte özetle şöyle denmektedir:

757 milyon yıl önce dünyanın uzaydan her yıl bir fotoğrafı çekilse ve bu fotoğraflar dizisi bir film haline getirilse ve izlense, filmin başında yeryüzünde hiçbir canlı yokken, ortaya önce tek hücreliler, sonra çok hücreliler çıkacak. Daha sonra ilk deniz omurgalıları, amfibiler, sürüngenler, dinozorlar, memeliler, insanlar sırasıyla görünmeye başlayacak. Ve filmin sonunda ise insanın aya ayak basışı görülecek.

Sayın Eğilmez yazısında, insanın sözde evriminin izlenebileceği bu hayali film üzerine bazı yorumlarda bulunmuştur. Sayın Eğilmez'in yazısında yer verdiği bu örnek, evrim teorisinin nasıl hayal gücüne dayalı açıklamalarla ayakta tutulmaya çalışıldığının açık bir örneğidir. Evrim teorisi, tek bir bilimsel delili olmayan, tamamen materyalist önyargılarla savunulan bir dogmadır. Evrimciler, tüm canlılığın ve insanın kökenini bilimsel deliller ile açıklayamazken, bu konular üzerinde spekülasyonlar yapar, senaryolar üretir ve bolca hayal ürünü hikayeler anlatırlar. Hayali çizim ve maketlerle süsledikleri bu hikayeleri ile, konu hakkında çok fazla bilgisi olmayan insanlara da evrim teorisini bilimsel bir gerçekmiş gibi empoze etmeye çalışırlar. Sayın Eğilmez'in yer verdiği örnek bunun önemli bir delilidir.

Her ne kadar bu yazıda geçen örnekte, canlıların tek bir hücreden insana doğru yavaş yavaş evrimleştiği öne sürülse de, bilimsel deliller gerçeğin böyle olmadığını göstermektedir. Fosil kayıtlarına göre, canlı türleri birbirinden bağımsız olarak, aralarında hiçbir ata-torun ilişkisi olmadan yeryüzünde birden bire ortaya çıkmışlardır. Dolayısıyla eğer böyle bir film çekme imkanı olsaydı, bu filmdeki görüntüler çok daha farklı olacak, canlı türlerinin nasıl birden bire, hiçbir evrimsel ataya sahip olmadan yeryüzünde belirdiklerine şahit olacaktık. Her ne kadar böyle bir film olmasa da, canlılığın bu ani gelişimini fosil kayıtlarından izlemek mümkündür. Amerikalı paleontolog R. Wesson, 1991'de yayınlanan Beyond Natural Selection (Doğal Seleksiyonun Ötesinde) adlı kitabında fosil kayıtlarının canlılığın oluşumu hakkında verdiği bilgiyi şöyle aktarır:

Ne var ki, fosil kayıtlarındaki boşluklar gerçektir. Herhangi bir (evrimsel) soy oluşumunu gösterecek kayıtların yokluğu, son derece olgusaldır. Türler genellikle çok uzun zaman dilimleri boyunca sabit kalırlar. Türler ve özellikle cinsler hiçbir zaman yeni bir türe ya da cinse doğru evrim göstermezler. Bunun yerine, bir tür ya da cinsin bir diğeriyle yer değiştirdiği gözlenir. Değişim ise çoğunlukla anidir.33

Kısacası, tek hücreliden insana doğru uzanan evrim ağacı sadece bir hayaldir ve sadece evrimcilerin hayallerinde, kurguladıkları senaryolarında vardır. Nature dergisinin bilim yazarı Henry Gee, hiçbir kanıt olmamasına rağmen ortada dolaşan evrim iddialarının tamamen "önyargılara" dayalı olduğunu şöyle belirtir:

Ata-torun ilişkilerine dayalı insan evrimi şeması, tamamen gerçeklerin sonrasında oluşturulmuş bir insan icadıdır ve insanların önyargılarına göre şekillenmiştir... Bir grup fosili almak ve bunların bir akrabalık zincirini yansıttıklarını söylemek, test edilebilir bir bilimsel hipotez değil, ama geceyarısı masallarıyla aynı değeri taşıyan bir iddiadır -eğlendirici ve hatta belki yönlendiricidir, ama bilimsel değildir.34

Canlılığın ve insanın kökeni hakkındaki evrim teorileri, bu teorileri üretenlerin önyargılarını ve felsefi inançlarını yansıtmaktan başka bir işlev görmemektedir. Söz konusu örnek ve benzerleri ise bilimsel delilden yoksun evrim teorisini ayakta tutmak için başvurulan propaganda yöntemlerinden biridir.

Yale ve California Berkeley üniversitelerinde yüksek lisans ve doktora yapmış Amerikalı bir biyolog Jonathan Wells, Icons of Evolution: Science or Myth, Why Much of What We Teach About Evolution is Wrong? (Evrimin İkonaları: Bilim mi Efsane mi, Evrim Hakkında Öğrettiğimiz Pek Çok Şey Neden Yanlış?) adlı 2000 yılı basımı kitabında evrimcilerin propaganda mekanizmasını şöyle özetler:

Toplumun geneli, insanın kökeni hakkındaki derin belirsizliğe dair bilimsel uzmanların yaptıkları açıklamalardan çok nadiren haberdar edilir. Bunun yerine, şu veya bu kimsenin en son teorisi ile besleniriz ve bize bizzat paleoantropologların üzerinde anlaşamadıkları gerçekler aktarılmaz. Ve tipik olarak, teori mağara adamlarının veya "bol makyajlı" insan atalarının hayali resimleri ile süslenir... Görünen odur ki, bilimin hiçbir alanında bu kadar az bir malzeme üzerine bu kadar fazla bir kurgu yapılmamıştır.35

Sonuç

Hem Evrensel hem de Radikal gazetesinde yer alan yazılar evrim teorisinin yüzeysel bir propagandası niteliğindedir. Konu hakkında fazla bilgisi olmayan kişilerin dahi kolaylıkla mantıksızlıklarını tespit edebileceği bu tür yazılar, artık evrim teorisini ayakta tutmak için yeterli değildir. Çünkü, insanlar artık evrim teorisinin çıkmazlarını, teorinin bilimsel delillerden yoksun olduğunu çok iyi bilmektedirler.

 

EVRENSEL GAZETESİNİN EVRİM MASALLARI

20 Kasım 2001 tarihli Evrensel gazetesinde "İlk adım tartışılıyor" başlıklı bir haber yayınlandı. Evrim propagandası niteliğindeki haber, istemeden de olsa, evrimcilerin önemli çelişkilerini ortaya koyuyordu.

Söz konusu haberde, bazı bilim adamlarının, insanın günümüzden 6 milyon yıl önce ağaçlar üzerinde yaşarken iki ayağı üzerine kalktığını iddia ettikleri belirtiliyordu.

Bu konudaki klasik evrimci senaryo ise daha farklıdır: Evrimciler, "insanımsı maymunlar" olarak niteledikleri hayali canlıların ağaçlar üzerinde dört ayaklı olarak yaşadıklarını, ancak daha sonra ormanların azalmasıyla yere indiklerini ve sonra da Afrika savanlarında "ayağa kalkıp dikleştiklerini" iddia edegelmişlerdir.

Evrensel'in sözünü ettiği yeni iddiaya neden olan bulgu, 2000 yılının Ekim ayında bulunan ve Orrorin tugenensis olarak adlandırılan bir fosildir. Fosil evrimcilerin bu senaryolarında birtakım değişiklikler yapmalarına neden olmuştur, çünkü fosili bulan paleontologlar bu fosilin 6 milyon yaşında dik durma özelliğine sahip bir insan olduğunu öne sürmektedirler. Ancak evrimcilerin tespitlerine göre, 6 milyon yıl önce Afrika sık ağaçlı ormanlarla kaplıdır. Bu durumda evrimciler her zamanki gibi zaten bir bulguya dayanmayan senaryolarını değiştirmişler ve "demek ki insan ilk olarak ağaçların üzerinde yaşarken dik durmaya başladı" iddiasını öne sürmüşlerdir. Bu iddianın çelişki ve mantıksızlığı ise açıkça ortadadır.

Dik Durmak, Ağaçlarda Yaşayan Bir Canlıya Avantaj Getirmez

Bilindiği gibi evrim teorisinin temeli, faydalı değişikliklerin doğal seleksiyon vasıtasıyla seçilmesi ve uzun vadede yeni türler oluşturması düşüncesidir. Bu tez temelinden çürüktür, çünkü:

1. Canlılarda faydalı kalıtsal değişiklik oluşturan bir mekanizma yoktur. Bu mekanizmaya aday gösterilen mutasyonların böyle bir etkisi hiç gözlemlenmemiştir.

2. Canlılarda faydalı kalıtsal değişiklik oluşabileceği varsayılsa bile, bunların kompleks organ ve sistemler oluşturması imkansızdır, çünkü söz konusu organ ve sistemler "indirgenemez kompleks" yapıdadırlar, yani sadece kusursuz olduklarında işlev görürler ve dolayısıyla kademe kademe oluşamazlar.

Dolayısıyla, eğer yeni bir özellik bir canlıya avantaj sağlayacak olsa bile, canlı bu özelliği evrimle kazanamaz, çünkü bu avantajı sağlayacak bir mekanizma yoktur.

Evrensel'in dile getirdiği örnekte ise, ortada bir avantaj dahi yoktur. Çünkü, bir maymunun duruş ve yürüyüş şekli, ağaçlarda yaşamak, ağaçlara tırmanmak ve ağaçlar arasında sıçramak için, bir insanın dik duruşundan çok daha elverişlidir. Bir başka deyişle, ağaçlarda yaşayan bir maymunun duruşu değişip, bu maymun dik durmaya başladığında bu onun yararına değil zararına olacaktır. Dolayısıyla bu duruş şekli -imkansız olmasına rağmen mutasyonlar tarafından sağlandığını varsaysak bile- hiçbir zaman doğal seleksiyon vasıtasıyla seçilemeyecek ve gelişemeyecektir.

Ancak evrimciler, teorilerini gözü kapalı savundukları için en mantıksız tezleri dahi hiç çekinmeden savunurlar. Örneğin, dik duruşun ağaçlarda geliştiğini öne süren İngiliz paleoantropolog Robin Crompton, "ağaçlar insanın yürümeyi öğrenmesi için ideal yerlerdir" diyerek bu konuda ne kadar gözü kapalı olduğunu göstermektedir. Ağaçlar, açıklama gerektirmeyecek kadar, yürüyüşe elverişsizdir. Yüksek ağaçlara tırmanmak için insanlar çoğu zaman birtakım aletler kullanırlar. Kaldı ki, söz konusu haberde dik yürüyüşlü insanların ağaçlarda yaşadıkları, avlandıkları vs. iddia edilmektedir.

Bu iddianın inandırıcı olmadığını Londra Tarih Müzesi'nden Profesör Chris Stringer şöyle ifade etmektedir:

O kadar sık ağaçlar ve yapraklar arasında yürümenin daha zor olması gerekir.36

Evrimciler İki Ayaklılığın Kökenini Açıklayamamakta, Sadece Senaryo Üretmektedirler

İnsanlarla maymunlar arasındaki aşılamaz anatomik uçurumların en önemlilerinden biri insanla maymunun farklı yürüyüş şekilleridir. Evrimciler iki ayaklılığın maymunların dört ayaklı yürüyüşünden evrimleştiğini öne sürerler. Ancak buna gösterebildikleri hiçbir delil olmadığı gibi, araştırmalar göstermiştir ki, iki ayaklılığın evrimi hiçbir zaman gerçekleşmemiştir, gerçekleşmesi de mümkün değildir.

Öncelikle daha önce de belirttiğimiz gibi iki ayaklılık evrimsel bir avantaj değildir. Zira, maymunların hareket şekli insanın iki ayaklı yürüyüşünden daha kolay, hızlı ve verimlidir. İnsan ne bir şempanze gibi ağaçlar arasında daldan dala atlayarak ilerleyebilir, ne de bir çita gibi saatte 125 km hızla koşabilir. Aksine insan, iki ayağı üzerinde yürüdüğü için, yerde çok daha yavaş bir biçimde hareket edebilir ve bu nedenle doğadaki canlıların en savunmasızlarından biridir.

Evrimci iddianın bir diğer çıkmazı ise, iki ayaklılığın Darwinizm'in "aşama aşama gelişme" modeline kesinlikle uymamasıdır. Evrimin temelini oluşturan bu model, evrimin bir aşamasında iki ayaklılıkla dört ayaklılık arasında "karma" bir yürüyüş olmasını zorunlu kılar. Oysa, bugün Evrensel gazetesinde insanın ağaçlarda yürümeye başladığı yönündeki iddialarına yer verilen Robin Compton dahi, 1996 yılında bilgisayar yardımıyla yaptığı araştırmalarda bu çeşit bir "karma" yürüyüşün imkansız olduğunu göstermiştir. Compton'un vardığı sonuç şudur:

Bir canlı ya tam dik, ya da tam dört ayağı üzerinde yürüyebilir.37

Bu ikisinin arası bir yürüyüş biçimi, enerji kullanımının aşırı derecede artması nedeniyle mümkün olmamaktadır. Bu yüzden yarı-iki ayaklı bir canlı var olması mümkün değildir.

İnsanla maymun arasındaki uçurum, sadece iki ayaklılıkla sınırlı değildir. Beyin kapasitesi, konuşma yeteneği gibi diğer pek çok özellik de evrimciler tarafından asla açıklanamamaktadır. Evrimci paleoantropolog Elaine Morgan şu itirafta bulunur:

İnsanlarla (insanın evrimiyle) ilgili en önemli dört sır şunlardır:

1) Neden iki ayak üzerinde yürüdüler?

2) Neden vücutlarındaki yoğun kılları kaybettiler?

3) Neden bu denli büyük beyinler geliştirdiler?

4) Neden konuşmayı öğrendiler?

Bu sorulara verilecek standart cevaplar şöyledir:

1) Henüz bilmiyoruz.

2) Henüz bilmiyoruz.

3) Henüz bilmiyoruz.

4) Henüz bilmiyoruz. Sorular çok daha artırılabilir, ama cevapların tekdüzeliği hiç değişmeyecektir.38

Paleontolog Meave Leakey de kendisine dik duruşun kökeni hakkında ellerinde bir delil olup olmadığı sorulduğunda, olmadığını belirtmiş, bunun bir sır olduğunu ve ilk başta canlıyı verimsiz kılacağını söylemiştir.39

Sonuç

Görüldüğü gibi evrimciler nasıl gerçekleştiğini dahi açıklayamadıkları dik duruş hakkında birçok spekülasyonlar öne sürmektedirler. Hatta, Robin Compton'ın örneğinde olduğu gibi, dik duruşun kademeli evriminin imkansız olduğunu bilimsel yöntemlerle ispatlayan bir bilim adamı, daha sonra ağaçlarda dik durmayı ve yürümeyi öğrenen maymunlar masalından söz etmekte bir sakınca görmemektedir. Evrensel gazetesinin sık sık yayınladığı bu evrimsel masallar, aslında evrim teorisinin çıkmazlarını, çelişkilerini ve mantıksızlığını gözler önüne sermekten başka bir şeye yaramamaktadır.

 

CUMHURİYET BİLİM TEKNİK GENLERLE İLGİLİ DENEYLERİ SAPTIRIYOR

11 Ağustos 2001 tarihli Cumhuriyet Bilim Teknik dergisinde "Deney Tüpünde Evrim" başlıklı bir yazı yayınlandı. Yazıda, proteinler üzerinde yapılan bazı deneyler anlatılarak, bu deneylerin evrim teorisinin delili oldukları öne sürülüyordu. Aşağıda, söz konusu yazıdaki bilimsel yanılgılar ortaya konmakta ve söz konusu deneylerin evrim teorisine bir kanıt oluşturmadığı açıklanmaktadır.

"Deney Tüpünde Evrim" başlıklı yazıda, bilim adamlarının "DNA Shuffling" olarak isimlendirdikleri bir yöntemden bahsedilmektedir. (İngilizce "Shuffling" kelimesinin Türkçe karşılığı "oyun kağıtlarını karıştırmak-karmak" anlamına gelmektedir. Yazıda bu ismin verilmesinin nedeni ise söz konusu yöntemde bir proteine ait DNA bilgilerinin karıştırılmasıdır.)

Bilindiği gibi, bir canlı vücudundaki her proteinin üretimini sağlayan bilgi, canlı hücresinin çekirdeğindeki DNA'da bulunur. Örneğin insan DNA'sı, 3,5 milyar harften oluşan bir bilgi bankası gibidir. Bir proteini oluşturmak için gereken bilgiler de bu 3,5 milyar harfin içinde bulunan bir grup harftir.

Söz konusu deneyde ise, bir proteini oluşturan bilgiler DNA'dan gen parçaları olarak kesilmiş ve bu genler birbirleri ile karıştırılmışlardır. Bu yolla proteini oluşturan genlerin birbirleri ile gelişigüzel birleşmeleri sağlanmıştır. Böylece birçok gen kombinasyonu elde edilmiştir. Bu genler tekrar o proteini üreten bakterilere aşılanmışlardır. Bakterilerin uygun ortamda gelişmeye ve üremeye bırakılması ile aşılanan genlerin ürünleri olan proteinlerin sentezlenmesi sağlanmıştır. Bunun sonucunda ise işe yarar proteinler tespit edilmiş, gerektiği durumlarda tekrar laboratuvar koşullarında birbirleriyle karıştırılmışlardır.

Günümüzde biyoteknoloji ve genetik mühendisliği alanında, özellikle ilaç veya insülin gibi proteinlerin üretiminde veya bazı enzimlerin reaksiyon hızlarını değiştirme gibi konularda kullanılan bu ve benzeri yöntemler, evrimciler tarafından evrim teorisinin bir delili gibi gösterilmektedir. Oysa bu çalışmaların evrim teorisi lehinde bir delil olması mümkün değildir. Genetik mühendisliği çalışmaları, "Rekombinant DNA" teknolojisinin gelişimi ile yürür. "Rekombinant" kelimesi ile, önceden ortamda var olan yapıların (burada genlerin) yeniden birleştirilmesi kastedilmiştir. Bu durumda, evrimcilerin öncelikle, genetik mühendisliğinin hammaddesi olan genlerin kökenini açıklayabilmeleri gerekmektedir. Oysa bilinen tüm evrimci yayınlarda bu konu hakkındaki açıklamalar birer masaldan öteye geçmemektedir. DNA'nın kökeni konusunda tam bir çıkmazda olan evrimciler, son bir umutla genetik mühendisliğinde kullanılan ve kesinlikle tesadüfe yer verilmeyen, yönlendirilerek hazırlanan çalışmalara bel bağlamışlardır. Oysaki evrim teorisi, canlı türlerinin sadece tesadüfi mekanizmalar ile oluştuğunu temel alan bir görüştür.

Cumhuriyet Bilim Teknik dergisindeki yazıda da, genler üzerinde yapılan birtakım değişiklikler, "laboratuvarda evrimin bir aşaması oluşturuldu" gibi yanıltıcı bir şekilde duyurulmaktadır. Oysa başta da belirttiğimiz gibi bu ve benzeri deneylerin evrim teorisi ile hiçbir ilgisi bulunmamaktadır.

Genetik Çeşitlenmeler, Tür Oluşumuna Yol Açmaz


Allah; sizi yarattı, sonra size rızık verdi, sonra sizi öldürmekte, daha sonra sizi diriltmektedir. Ortaklarınızdan bunlardan herhangi birini yapacak var mı?...
(Rum Suresi, 40)

Bu çok açık bir gerçektir, çünkü genetik mühendisliğinin temel alındığı deneyler ile yeni bir tür oluşturulmamakta, sadece aynı tür içinde farklı özellikler elde edilebilmektedir.

Örneğin, Cumhuriyet Bilim Teknik dergisindeki yazıda da, çamaşır suyunun soğuk suda da etkinliğini kaybetmemesi için yapılan çalışmalar örnek verilmiştir. Bu çalışmalar, Pseudomonas bakterisinde bulunan ve yağları çözebilme özelliğine sahip lipaz enzimlerinin, düşük sıcaklıklarda elde edilmesi esasına dayanır. Lipaz enziminin bilgisini taşıyan gen dizisi, çeşitli yöntemlerle daha küçük DNA parçalarına ayrılmaktadır. Daha sonra da bu parçalar gelişigüzel bir biçimde birbirleriyle birleşmeye bırakılmışlardır.

Bu deney, bir canlı türü içinde genetik değişimlerden ibarettir. Lipaz enzimine ait gen bilgisine yeni bir bilgi eklenmemekte, sadece enzimi etkin hale getiren sıcaklık derecesi düşürülmektedir. Bu ise, ne enzimin başka bir enzime ne de Pseudomonas bakterisinin bir başka tür bakteriye dönüşmesini sağlamaktadır. Buna "genetik çeşitlenme" (genetik varyasyon) denir ve bu çeşitlenme evrim teorisine hiçbir kanıt oluşturmaz.

Genetik çeşitlenmenin bakteriler düzeyinde pek çok örneği vardır. Sözgelimi, genetik mühendisliği çalışmalarında en çok kullanılan E. coli bakterisinin bir proteinine ait bilgiler, yukarıdaki yöntemle parçalanmakta, farklı eşleşmeler meydana getirilmekte ve böylece E. coli bakterisindeki bir proteine farklı özellikler kazandırılmaktadır. Ancak, burada kritik bir nokta vardır: Bu değişiklikler sonucunda, E. coli bakterisi hala E. coli bakterisi olarak kalmaktadır. Sadece, E. coli bakterisinin sahip olduğu bir özellik, örneğin bir enziminin etkin hale geldiği ısının derecesi değişmektedir.

Evrimciler ise, bu gerçeği bilmelerine rağmen biyoteknoloji ile genlerde yapılan değişiklikleri evrimin bir delili olarak sunmaya çalışırlar. Oysa, bu genetik değişikliklerin evrim teorisinin bir delili olabilmesi için, bu değişiklikler sonucunda bir genetik bilgi artışı olması ve farklı türlerin ortaya çıkması gerekmektedir. Çünkü evrim teorisinin temel iddiasına göre, türler, tamamen farklı özelliklere sahip başka türlere dönüşmektedir ve yeryüzündeki canlı türlerinin kaynağı bu değişimdir.

Laboratuvar deneyleri sonucunda elde edilen genetik çeşitlenmeler ise, bir canlı türünden tamamen farklı bir genetik yapıya sahip başka bir canlı türünün oluştuğu iddiasını açıklamaz. Genetik çeşitlenmede, sadece potansiyel veya mevcut genetik bilginin ortaya çıkması veya kaybolması söz konusudur.

Evrimciler genetik çeşitlenmeye "mikroevrim' adını vererek, kasıtlı olarak bu gerçeği saptırmaya ve genetik çeşitlenmeyi evrimin delili olarak göstermeye çalışırlar. Bazı evrimcilerin iddiasına göre, genetik çeşitlenme, milyonlarca yıl içinde yeni bir türün oluşması ile sonuçlanır. Darwin'in iddiası da bu yöndedir.

Ancak genetik bilimi, evrimcilerin bu hayallerinin hiçbir zaman gerçekleşemeyeceğini ortaya koymaktadır. Çünkü, genetik çeşitlenmeye neden olan DNA'ların karışması, mutasyonlar, gen kombinasyonları gibi etkiler, sadece o canlı türünün sahip olduğu gen havuzu içinde gerçekleşir. Yani bu gen havuzuna yeni bir gen, başka bir deyişle farklı bir bilgi eklemek mümkün değildir. Sürekli karıştırılan oyun kartlarına yeni kartlar eklenmediği gibi, genlerin sürekli olarak birbirleri ile karıştırılmaları neticesinde yeni genler oluşmaz. 20. yüzyılın ünlü hayvan yetiştiricisi Luther Burbank da, türe bağlı kalma eğiliminin tüm canlıları belli bir sınır içinde tuttuğunu belirterek, türler arası değişimin olamayacağını açıklamıştır.40

Genetik Çeşitlenmeler "Tür Değişikliği" Sağlamadığı Gibi, Mutasyonlar da Böyle Bir Etki Göstermez

Bunun en açık delillerinden biri ise, yıllardır meyve sinekleri üzerinde yapılan deneylerdir. Radyasyona maruz bırakılan meyve sineklerinin birçok mutantı oluşmuştur: fazladan kanadı çıkan meyve sinekleri, kanatsız meyve sinekleri, çok büyük kanatları olan meyve sinekleri, çok küçük kanatları olan meyve sinekleri gibi... Ancak yine de bunların tamamı meyve sineği olarak kalmıştır, çoğu sakat kalmış, bir kısmı yaşamını dahi sürdürememiştir. Hayatta kalanlardan da ortaya yeni bir tür çıkmamıştır.

Moleküler biyolog Dr. Michael Thomas, mikroevrimin, türler arasında değişime olanak tanımadığını ve evrimcilerin bu konuda bir çarpıtma yaptıklarını açıklar. Bu konuda verdiği örneklerden biri, evrimciler tarafından çarpıtılarak kullanılan bakteri ribozomu mutasyonlarıdır. Bu mutasyonlar bazı durumlarda ribozumun çalışmasını durdurmamakta, sadece form değişikliğine yol açmaktadır. Bu form değişikliği ise bakterinin streptomicin gibi ribozom üzerinde etkili olan antibiyotiklerden etkilenmemesini sağlamaktadır. Ancak bu durum bakteriye yeni bir genetik bilgi eklememekte, dolayısıyla iddia edildiği gibi bir "evrim örneği" oluşturmamaktadır. Dr. Thomas şu yorumu yapmaktadır:

Mutasyona uğrayan ribozom hala tipik bir bakteri ribozomudur. Bakteri hala bir bakteri olarak değişim göstermiş, başka bir türe dönüşmemiştir. Bugüne kadar bakteriler üzerinde uygulanan mutasyonlarda, bakteriye değil de farklı bir türe ait bir özelliğe dönüşüm görülmemiştir.

Mikroevrim türleri değiştirmez, ancak organizmanın kendi türü içinde bazı değişikliklere sahip olmasına olanak tanır.

Bazı evrimciler bu "küçük" değişikliklerin milyonlarca yıl içinde makroevrimsel bir değişimle sonuçlanacağını öne sürebilirler. Ancak, E. coli gibi metabolik kapasitesi olan bir bakteriye uygulanan değişimler bile bakterinin türünü değiştirmesine yetmemiştir. Ayrıca laboratuvarda gözlemlenen değişimler, makroevrim için gereken değişimler değildir. Öyle ise, mikroevrimin, makro evrim ile sonuçlanacağını iddia edenler yanlış bir benzetme kullanmakla suçlanabilirler.41

Evrimcilerin kasıtlı olarak mikroevrim olarak adlandırdıkları genetik çeşitlenmenin, evrim teorisinin temelini oluşturan makroevrim iddiasını açıklayamayacağını, ünlü evrimci paleontolog Roger Lewin ise şöyle açıklamaktadır:

Darwin'in (varyasyonlardan yola çıkarak) yaptığı mantık yürütmeler haklı mıydı? Evrimsel biyolojinin tarihindeki son 40 yılın en önemli konferanslarından birine katılan bilim adamlarının ortaya koydukları yargıya göre, bu sorunun cevabı "hayır"dır. Chicago konferansındaki temel sorun, "mikroevrimi sağlayan temel mekanizmaların, makroevrim adını verdiğimiz fenomeni açıklamak için de kullanılıp kullanılamayacağı olmuştur. Cevap açıkça verilebilir: Hayır.42

Onlar, üstlerinde dizi dizi kanat açıp kapayarak uçan kuşları görmüyorlar mı? Onları Rahman (olan Allah')tan başkası (boşlukta) tutmuyor. Şüphesiz O, her şeyi hakkıyla görendir.
(Mülk Suresi, 19)

Evrim teorisini eleştiren kitap ve makaleleri ile tanınan biyofizik profesörü Lee Spetner ise, bu gerçeği şöyle ifade etmektedir:

Evrimciler, 'evrim bir gerçektir' diye ısrar etseler de, evrim imkansız bir hikayeden başka bir şey değildir. Hiç kimse makroevrimin oluştuğunu gösterememiştir. Birçok evrimci makroevrimin, uzun bir mikroevrim dizisinin sonucu olduğunu öne sürer, ancak bugüne kadar bunu kanıtlayabilen biri olmamıştır.43

Sonuç olarak, Cumhuriyet Bilim Teknik dergisinde yer verilen ve genetik çeşitlenme ile sonuçlanan deneyler, evrim teorisinin bir delili değildir. Çünkü evrim teorisi, doğada canlıları daha kompleks hale getiren mekanizmalar bulunduğunu ve bu yolla bir canlı türünün bir başka canlı türüne dönüştüğünü iddia eder. Oysa, genetik mühendisliği ve biyoteknoloji alanında yapılan deneylerde genetik çeşitlenmelerin, tür değişikliğine yol açmasının imkansız olduğu görülmüştür. Ancak Cumhuriyet Bilim Teknik gibi evrimci yayınlarda bu gerçek görmezden gelinmekte ve bazı kelime oyunları ile evrim teorisinin laboratuvarda ispatlandığı gibi gerçek dışı iddialar öne sürülmektedir.

Bilinçli Olarak Yönlendirilmiş Deneyler, Evrim Teorisine Kanıt Sağlamaz

Bu noktada belirtilmesi gereken bir başka konu ise, evrimcilerin evrime delil gibi sundukları deneylerin yapısıyla ilgilidir. Evrimciler, hem genlerde oluşan değişikliklerin rastgele meydana geldiğini öne sürerler, hem de bu rastgele değişikliklerden faydalı olanların doğal seleksiyon gibi şuursuz bir mekanizma vasıtasıyla seçildiğini iddia ederler. Ancak, laboratuvarda oluşturdukları ortamda hiçbir şey rastgele değildir. Aksine, genlerin çeşitli özel enzimlerin kullanılmasıyla DNA'dan kopartılarak, birbirleri ile karıştırılmaları, daha sonra tekrar bakterinin hücresine yerleştirilmeleri, ardından faydalı olanların seçilerek, tekrar birbirleri ile karıştırılmaları ve bu esnada hep uygun ortamlarda bulundurulmaları gibi aşamalar, bilinçli, akıl ve bilgi sahibi bilim adamları tarafından, özel hazırlanmış laboratuvar koşullarında yapılmaktadır. Ancak evrimcilerin iddiasına göre, doğada "evrim" gerçekleşirken herhangi bir akıl, bilinç ve bilgi bulunmamaktadır. Sadece tesadüfler ve bilinçsiz doğa kanunları etkindir. Evrimciler her ne kadar "laboratuvarda evrim kanıtlandı" başlıkları ile deneylerini duyursalar da, bu deneyler aslında, laboratuvarda yaratılışın gerekliliğinin kanıtlandığını göstermektedir.

Aslında genetik mühendisliğini içine alan araştırma ve deneylerin tamamı, canlılığın var olabilmesi için akıl, bilinç ve bilgi gerektiğini göstermektedir. Bu ise, sonsuz bir akıl ve bilgiye sahip olan Yaratıcı'nın, Allah'ın varlığının açık bir ispatıdır. Fakat evrimciler, evrim teorisine körü körüne bağlılıkları nedeniyle bu açık gerçeği görmezden

gelmektedirler. Kansas State Üniversitesi'nden Scott C. Todd'un 30 Eylül 2000 tarihli Nature dergisinde yer alan sözleri bunun en açık delillerindendir:

Bütün veriler bilinçli bir tasarım olduğunu gösterse dahi böyle bir hipotez, natüralizme uymadığı için bilimden dışlanır.

Todd'un natüralizmden kastettiği ise, materyalist bilim anlayışıdır. Sadece maddenin varlığını kabul eden ve Allah'ın varlığını inkar etmeyi zorunlu kılan bir saplantıdır bu. İşte evrimciler bu materyalist saplantıları nedeniyle, evrim teorisini çürüten deney veya delilleri dahi, evrim teorisinin bir delili gibi sunma saplantısına sahiptirler.

İNSAN DERİSİNİN RENGİNDEKİ FARKLILIKLARIN NEDENİ EVRİM DEĞİLDİR

Cumhuriyet Bilim Teknik dergisinin 30 Kasım 2002 tarihli sayısında, "İnsanın Deri Rengindeki Farklılıkların Sırrı Çözüldü" başlıklı bir yazı yayınlandı. İnsan derisinin renginin sözde evrimi hakkında bu yazıda yer alan yanılgılar aşağıda açıklanmaktadır.

İnsan Derisinin Rengindeki Farklılıklar Evrimin Sonucu Değildir

Söz konusu yazıda, ilk insanların farklı iklimlere göç ettikçe, derilerinin renginin bazı faktörlere bağlı olarak değiştiği anlatılmakta ve bu değişim evrimin bir parçası olarak gösterilmektedir. Oysa farklı deri renklerinin meydana gelmesi insan evriminin bir sonucu değildir. Farklı insan renkleri, insanların sahip olduğu genetik çeşitliliğin bir sonucudur.

Söz konusu yazıda, farklı insan derisi renklerinin kökeni özetle şöyle açıklanmaktadır: İlk insanlar farklı bölgelere göç ettiklerinde, farklı iklimler ve yiyeceklerle karşılaştılar. Bu yeni çevre koşulları ise, ten rengi ile birleştiğinde insanın sağlığı üzerinde farklı etkiler meydana getirdi. Örneğin daha soğuk iklimlere gidenler arasında daha koyu tene sahip olanlar vitamin D eksikliği yaşadılar; bu nedenle raşitizm gibi hastalıklara sahiptiler. Bilindiği gibi deri, güneş ışığını kullanarak D vitamini üretir. Soğuk iklimlerde daha az güneş ışığı olduğu ve koyu renk tenliler, güneş ışığına daha çok dirençli oldukları için daha az D vitamini ürettiler. Bunun bir sonucu olarak ise, soğuk iklime göç eden insan topluluğu içindeki koyu renk tenliler zaman içinde elendiler, geriye ise beyaz tenlilerden oluşan bir topluluk kaldı.

Bunun tam tersi durum ise, daha sıcak bölgelere göç eden topluluklar arasında yaşandı. Daha sıcak bölgelerde, daha koyu renk tenliler daha kolay yaşayacakları ve cilt kanseri gibi deri hastalıklarına yakalanma riskleri daha az olduğu için, burada yaşayan insan topluluklarının içinde, beyaz tenliler zaman içinde yavaş yavaş elendi ve geriye koyu renk tenliler kaldı.

Evrimciler bu süreci teorilerinin bir kanıtı gibi göstermeye çalışırlar, oysa yukarıdaki açıklamada görüldüğü gibi, gerçekte ortada bir evrim süreci bulunmamaktadır. Zaten mevcut olan insan derisine ait özellikler, belli yerlerde daha baskın çıkmakta ve bir süre sonra üstün duruma gelmektedir. Belli bir bölgedeki belli bir ten rengi, evrim teorisinin öngördüğü gibi mutasyonlar sonucunda meydana gelmemektedir. Ortada basitten komplekse doğru bir evrim de yoktur. Daha önce olmayan genlerin evrimi de söz konusu değildir. Sadece mevcut olan genetik çeşitlenmenin coğrafi dağılımı ve coğrafi şartlara göre bazı genetik varyasyonların baskın çıkması durumu vardır. Oysa evrim olabilmesi için, daha önce bulunmayan genlerin mutasyonlar ve doğal seleksiyon sonucunda ortaya çıkması ve organizmada basitten komplekse doğru bir gelişim olması gerekmektedir.

Cumhuriyet Bilim Teknik dergisi, evrimcilerin klasik yanılgısını tekrar ederek, bir tür içindeki varyasyonları, evrim gibi anlatmıştır.

Varyasyonlar Evrim Değildir

Varyasyon, genetik biliminde kullanılan bir terimdir ve "çeşitlenme" anlamına gelir. Bu genetik olay, bir canlı türünün içindeki bireylerin ya da grupların, birbirlerinden farklı özelliklere sahip olmasına neden olur. Varyasyonların kaynağı ise o türün içindeki bireylerin sahip olduğu genetik bilgidir. Bu bireylerin aralarındaki eşleşmeler sonucunda bu genetik bilgi yeni nesillerde değişik kombinasyonlarda biraraya gelir. Anne ve babanın kromozomları arasında genetik madde alışverişi olur. Böylece genler birbiriyle karışır. Bunun sonucu da bu bireyin fiziksel özelliklerinde bir çeşitlenme meydana gelmesidir.

İnsan ırkları ve insanlar arasındaki birbirinden farklı fiziksel özellikler de insan türüne ait 'varyasyonlar'dır. Yeryüzündeki insanların hepsi temelde aynı genetik bilgiye sahiptirler; ama bu genetik bilginin izin verdiği varyasyon potansiyeli sayesinde, kimisi açık renk kimisi koyu renk tenlidir, kimi çekik gözlüdür, kimisi kızıl saçlıdır, kimisinin burnu uzun, kimisinin boyu kısadır. (Varyasyonun anlamı ve neden evrim teorisine delil olmadığı konusunda detaylı bilgi için bkz. Hayatın Gerçek Kökeni, Harun Yahya)

Sonuç

Yukarıdaki açıklamalarda da görüldüğü gibi, insanların derilerinin farklı renklerde oluşu, evrim teorisi açısından bir kanıt değildir.

 

BİLİM VE TEKNİK DERGİSİNİN ''HIV VİRÜSÜNÜN EVRİMİ'' HİKAYESİ

Bilim ve Teknik dergisinin Nisan 2002 sayısında "AIDS" başlıklı bir yazı yayınlandı. Yazıda, AIDS hastalığına neden olan HIV virüsünün evriminden söz ediliyordu. HIV virüsünün çok fazla mutasyona uğraması ve ilaçlara çok hızlı direnç kazanması Bilim ve Teknik dergisi tarafından "HIV virüsünün evrimi" olarak nitelendirilmişti.

Oysa, HIV virüsünün bu özellikleri bir evrim değildir. Bilim ve Teknik dergisi, konuyu evrimci önyargılarla değerlendirmiştir.

HIV virüsünün çok hızlı mutasyon geçirdiği doğrudur, ancak bu virüsün çok fazla mutasyon geçirmesi onu başka bir canlı yapmamaktadır, HIV virüsü yine HIV virüsü olarak kalmaktadır. Biyoloji profesörü Michael Behe, evrimcilerin HIV virüsünün mutasyona uğramasını evrim olarak nitelendirmesini şöyle eleştirmektedir:

Görüyorsunuz HIV mutasyona uğruyor ve ilaçlara dirençli hale geliyor, böylece evrim gerçekleşiyor! Başka soruya ne gerek var? Ancak bu programı (bu iddianın yer aldığı PBS televizyonundaki programı) izleyen hiç kimse, milyonlarca hastada yer alan olağanüstü sayıda virüs parçacıklarının defalarca mutasyona uğramalarına, aralarında acımasız bir rekabet olmasına ve doğal seleksiyonun etkisine rağmen hala HIV virüsüne sahip olduğumuzun, çok farklı bir virüsün oluşmadığının farkında değildi. Öyle ise bu doğal seleksiyonun sınırsız olasılıklarını değil de, sınırlarını mı göstermektedir? Ve bir virüste meydana gelen basit bir ilaç direncine bakarak, olağanüstü kompleks biyolojik özelliklerin zaman içinde oluşacağı varsayımında bulunabilir miyiz?44

Tıp doktoru Carl Wieland ise "Has AIDS Evolved?" (AIDS Evrimleşti mi?) başlıklı makalesini şöyle bitirmektedir:

Bu makalenin başlığında sorulan sorunun cevabı şudur: virüsler çok fazla değişebilirler ve AIDS virüsü bulaşıcılığını değiştirmiş olabilir, ancak bu tür değişikliklerin, nitelik veya yön olarak, virüsü tamamen yeni ve daha kompleks bir organizmaya dönüştürecek değişiklikler olmadığı kesindir. Bu anlamda, AIDS evrimleşmemiştir.45

Evrimci bilim adamlarının, HIV virüsü gibi hızlı mutasyona uğrayan organizmaları veya ilaçlara karşı direnç kazanan bakteri ve virüsleri, türlerin sahip olduğu genetik çeşitliliği evrime delil gibi göstermeleri bilinen bir evrimci taktiktir. Amaç, konu hakkında bilgisi olmayan insanların gözlerini boyamak, evrimi bilimsel bir gerçek gibi sunmaktır. Genetik çeşitliliğin, ilaçlara direnç gelişmesinin ve mutasyonların neden evrim olmadıkları diğer kitaplarımızda birçok kereler açıklandığı için burada tekrarlanmayacaktır. (Detaylı bilgi için bkz. Evrimcilere Net Cevap 1-2-3, Harun Yahya, Araştırma Yayıncılık)

 

BİLİM VE ÜTOPYA DERGİSİ, EVRİM ZİNCİRİNDEKİ BOŞLUKLARI DOLDURMA HAYELLERİ KURUYOR

Bilim ve Ütopya dergisinin Ağustos 2002 tarihli sayısında yer alan "Karada Yürüyen İlk Canlılardan Birinin Fosili" başlıklı yazıda, sudaki yaşamdan karadaki yaşama geçişe ışık tutan bir canlının fosilinin bulunduğu öne sürülüyordu. Yirmi yıl önce İskoçya'da bulunan ve Pederpes finneyae olarak isimlendirilen fosilin karada yürüdüğü, ancak zaman zaman suda yaşadığı, böylece balıklarla kara omurgalıları arasında çok önemli bir bağlantıyı sağladığı iddia ediliyordu.

Söz konusu fosil, her ne kadar Bilim ve Ütopya dergisi tarafından evrim teorisi için önemli bir delil bulunmuş gibi sunulmuşsa da, Pederpes finneyae, evrim teorisinin hiçbir sorununu çözmemekte, aksine evrim teorisinin önemli sorunlarından birini tekrar gündeme getirerek hatırlatmaktadır. Zooloji profesörü Robert Carroll, bu fosil hakkında Nature dergisinde yazdığı görüşünde bunu şöyle belirtmektedir:

Belki de Pederpes'in en büyük önemi Karbonifer Devrinin başında bulunması beklenen diğer erken tetrapod soyuna ait fosillerin eksikliğini vurguluyor olması... İyi tanımlanmış grupların dinozorlar ve memeliler gibi fosilleri daha sık bulunabiliyor. Ancak büyük omurgalı gruplarını birbirine bağlayan gerçek ara formların sayısı çok az... ata ve torun formlarını birbirine bağlayan ender ve kısa ömürlü soylar, büyük ölçüde hala bilinmiyor... Palaeozoic soyların birçok erken üyesine ait fosillerin eksikliği, yaşayan tetrapod gruplarının güvenilir bir sınıflandırılmasının yapılmasını engelliyor.46

Carroll'ın belirttiği gibi, dinozorların, memelilerin, balıkların fosillerine sıkça rastlanmaktayken, evrimcilerin yaşadıklarını varsaydıkları ara geçiş canlılarının fosillerine rastlanmamaktadır. Bunun nedeni, ara geçiş formlarının hiçbir zaman yaşamamış olmalarıdır.

Ayrıca, kara omurgalılarının (tetrapodların) kökeni, evrimciler için son derece büyük bir problemdir ve tek bir fosilin, evrimciler tarafından taraflı şekilde yorumlanması ile çözülmesi kesinlikle mümkün değildir. Tetrapodlar, semenderden fillere kadar dört ayağı üzerinde yürüyen tüm canlıları kapsar. Tüm bu canlıların kökeni, evrim teorisi açısından bakıldığında büyük bir muammadır. Bu canlıların tamamı, fosil kayıtlarında aniden belirmektedirler, evrimleştiklerine dair hiçbir iz bulunmamaktadır.

Tetrapodların Kökeni Evrim Teorisi Açısından Büyük Bir Sorundur

Dört ayaklılar (tetrapodlar), karada yaşayan omurgalı canlıların geneline verilen isimdir. Bu sınıflama içinde amfibiyenler, sürüngenler ve memeliler yer alır. Evrim teorisinin dört ayaklıların kökeni hakkındaki varsayımı ise, bu canlıların suda yaşamakta olan balıklardan evrimleştiği yönündedir. Oysa bu iddia, hem fizyolojik ve anatomik yönlerden çelişkilidir, hem de fosil kayıtları yönünden temelsizdir.

Bir balığın karada yaşamaya uygun hale gelmesi için, solunum sistemi, boşaltım mekanizması, iskelet yapısı gibi farklı yönlerden çok büyük değişimler geçirmesi gerekir. Solungaçlar akciğere dönüşmeli, yüzgeçler vücut ağırlığını taşıyacak biçimde ayak özelliği kazanmalı, vücut artıklarını arıtmak için böbrekler oluşmalı, deri sıvı kaybetmeyi engelleyecek bir yapı kazanmalıdır. Tüm bu değişimler gerçekleşmediği sürece, bir balık karaya çıktığında en fazla birkaç dakika yaşayacaktır.

Peki kara canlılarının kökeni evrim teorisine göre nasıl açıklanır? Evrimci literatüre bakıldığında, bu konudaki bazı yüzeysel yorumların Lamarkist mantıklar taşıdığını görebiliriz. Örneğin yüzgeçlerin ayaklara dönüşmesi konusunda, "yüzgeçler, balıkların karada sürünmeye çalışmalarıyla birlikte yavaş yavaş ayak haline geldi" gibi yorumlar yapılmaktadır. Türkiye'nin evrim konusunda otorite sayılan bilim adamlarından biri olan Ali Demirsoy dahi, şöyle yazmaktadır: "Belki çamurlu sularda sürüne sürüne bu akciğerli balıkların yüzgeçleri bir zaman sonra amfibi ayağı şeklinde gelişmiştir."47

Bu yorumlar başta da belirttiğimiz gibi Lamarkist bir mantığa dayanmaktadır. Çünkü yorumun temelinde "kullanılan organın gelişmesi" ve bunun sonraki nesillere aktarılması kavramları vardır. Lamarck'ın bir asır önce bilimin dışına itilmiş olan teorisi, görünen odur ki, hala evrimci biyologların bilinçaltlarında büyük bir etkiye sahiptir.

Söz konusu Lamarkist ve dolayısıyla bilim dışı senaryoları bir kenara bırakırsak, doğal seleksiyon ve mutasyona dayalı olan senaryoları incelememiz gerekir. Bu mekanizmalarla düşündüğümüzde ise, sudan karaya geçiş iddiasının tümüyle çıkmaz içinde olduğunu görürüz.

Sudan karaya çıkan bir balığın nasıl olup da karaya uygun hale gelebileceğini düşünelim: Eğer bu balık, solunum sistemi, boşaltım mekanizması, iskelet yapısı gibi farklı yönlerden çok hızlı bir biçimde değişim geçirmez ise, kaçınılmaz olarak ölecektir. Öyle bir mutasyon zinciri olmalıdır ki, bu, balığa anında bir akciğer kazandırmalı, yüzgeçlerini ayaklara dönüştürmeli, ona bir böbrek eklemeli, derisini su tutacak bir yapıya sokmalıdır. Bu mutasyon zincirinin tek bir hayvanın yaşam süreci içinde gerçekleşmesi de zorunludur.

Böyle bir mutasyon zincirini hiçbir evrimci biyolog savunmaz, çünkü bu düşüncenin saçmalığı ve imkansızlığı ortadadır. Buna karşılık, evrimciler "ön-adaptasyon" (pre-adaptation) kavramından söz ederler. Bunun anlamı, balıkların, karada yaşamak için gerekli olan değişimleri, henüz suda yaşarken edindikleridir. Yani, bu teoriye göre, bir balık türü, henüz suda yaşarken ve hiç ihtiyaç duymazken, karada yaşamasını sağlayacak özellikleri kazanmıştır. "Hazır" hale gelince de karaya çıkıp burada yaşamaya başlamıştır.

Ancak böyle bir senaryonun evrim teorisinin kendi varsayımları içinde bile bir mantığı yoktur. Çünkü denizde yaşayan bir canlının karaya uygun özellikler kazanması, onun için bir avantaj oluşturmayacaktır. Dolayısıyla bu özelliklerin doğal seleksiyon vasıtasıyla seçilerek oluştuğunu ileri sürmenin hiçbir mantıklı bilimsel temeli olmadığı açıktır. Aksine, doğal seleksiyon vasıtasıyla "ön-adaptasyon" geçiren bir canlının elenmesi gerekir, çünkü bu canlı karada yaşamaya uygun özellikler kazandıkça denizde dezavantajlı hale gelecektir.

Kısacası, "denizden karaya geçiş" senaryosu tümüyle çıkmaz içindedir. Nitekim evrimci biyologların bu konuda ortaya koyabildikleri tutarlı tek bir fosil kanıtı da yoktur.

Evrimci doğa tarihçileri dört ayaklıların atası olarak genellikle Rhipidistian ya da Coelacanth sınıflarına ait balıkları sayarlar. Bunlar, Crossopterygian takımına ait balıklardır ve evrimcileri umutlandıran tek özellikleri, yüzgeçlerinin diğer balıklara göre "etli" oluşudur. Oysa bu balıklar birer ara form değildir ve amfibiyenlerle aralarında doldurulamaz anatomik, fizyolojik uçurumlar vardır. Bu boşluğu doldurabilecek tek bir fosil de bütün araştırmalara rağmen bulunamamıştır. Rhipidistian takımının bir üyesi olan Eusthenopteron ile kuyruklu su kurbağası arasındaki anatomik karşılaştırmalar, bunların aralarında derin farklılıklar olduğunu göstermiştir. Eusthenopteron, normal bir balıktır ve kuyruklu su kurbağasına birçok yönden benzemez.48

Kısacası balıklar ve amfibiyenleri birbirine bağlayacak hiçbir ara form yoktur. Robert L. Carroll, bu gerçeği "erken amfibiyenlerle balıklar arasında ara form fosillerine sahip değiliz" diyerek istemeden de olsa ifade etmektedir.49 Carroll, aynı kitabında şu yorumları da yapmaktadır:

Fosil kayıtlarında ilk ortaya çıktıklarında, hem kurbağalar hem de semenderler iskeletsel anatomileri yönünden temelde oldukça moderndirler... Kurbağalar, semenderler ve sesilyenler, iskeletsel anatomileri ve yaşam biçimleri yönünden hem şu anda hem de fosil kayıtları boyunca birbirlerinden çok farklıdırlar... Bu üç farklı takımın da özelliklerini barındıracak herhangi bir muhtemel atanın fosil izine rastlanamamıştır.50

Bir başka evrimci paleontolog Barbara J. Stahl ise, Vertebrate History: Problems in Evolution (Omurgalı Tarihi: Evrimde Problemler) adlı kitabında şöyle yazar:

Bilinen balık türlerinin hiçbiri, karada yaşayan dört ayaklıların atası olarak belirlenememektedir. Bu balık türlerinin çoğu amfibiyenlerin ortaya çıkmasından sonra yaşamışlardır. Amfibiyenlerden önce gelen balıkların, dört ayaklılarda bulunan eklem ve omurgaların herhangi birisini geliştirdiklerine dair ise hiçbir delil yoktur.51

Sonuç

Bilim adamlarının müzeden tekrar ortaya çıkardıkları söz konusu fosil, evrimcilerin ara geçiş formu bulma umutları ile taraflı olarak yorumlanmıştır. Yukarıda da açıklandığı gibi, bir balığın bir kara canlısına dönüşmesi bilimsel olarak imkansızdır, bunun için ancak mucizeler gerekir. Dolayısıyla, evrimcilerin "ara geçiş formunu bulduk", "kayıp halka tamamlandı" benzeri sloganlarla duyurdukları haberler, sadece spekülasyonlardan ibarettir.

 

HÜRRİYET GAZETESİNİN KUŞ TÜYLERİ YANILGISI

3 Şubat 2002 tarihli Hürriyet gazetesinin Hürriyet Bilim adlı ekinde, "Erkek kuşlar neden daha renkli?" başlıklı bir yazı yayınlandı. Yazıda, tavuskuşlarında ve diğer bazı kuş türlerinde, erkeklerin çok daha renkli ve gösterişli tüylere sahip oldukları belirtiliyor ve "Bilim adamlarının bu konudaki araştırmaları sonucunda vardıkları sonuçların Darwin'in 1871'deki teziyle örtüştüğü" ileri sürülüyordu. Oysa gerçekte ortada Darwin'in teziyle örtüşen bir bilimsel bulgu yoktur. Hürriyet'in sözünü ettiği konu, canlıların özelliklerinin evrimci bir önyargı ile yorumlanmasından ve bu yoruma dayalı senaryolar üretilmesinden başka bir şey değildir.

Söz konusu haberin konusu, Darwin'in 1871'de yayınlanan The Descent Of Man, And Selection In Relation To Sex (İnsanın Türeyişi ve Seksüel Seçme) adlı kitabında ortaya atılan tezdir. Darwin bu kitapta insanın kökenine dair bugün evrimcilerin bile dile getirmekten utandıkları ırkçı görüşler öne sürerken, bir yandan da canlılardaki bazı yapıların "seksüel seçme"nin eseri olduğunu iddia etmiştir. Seksüel seçme, bir hayvan topluluğundaki daha güçlü ve gösterişli bireylerin, karşı cins tarafından daha cazip bulunması ve bu yolla daha fazla üremeleri anlamına gelir. Örneğin bu mantığa göre, kimi erkek kuşların gösterişli renk ve desenleri, dişilerin daha gösterişli erkekleri tercih etmelerinin sonucunda doğal seleksiyon yoluyla aşama aşama kazanılmış bir özelliktir.

Hürriyet'in haberinin kaynağı, Nature dergisi tarafından yayınlanan "Science Update" (Güncel Bilim) bültenidir. Ancak Hürriyet, Türk basınındaki evrimci haberlerin çoğunda olduğu gibi, haberin orijinalinin sadece bir kısmını aktarmış, evrim teorisi açısından pürüzlü gözüken kısmını ise atlamıştır. Oysa gerçekte "Sex Drives Birds Apart" (Seks kuşların arasını açıyor) başlıklı haberde, söz konusu "kuşlar seksüel seçmeyle renklendi" iddiasına karşı çıkan bir bilim adamının da görüşleri aktarılmıştır:

Bu çalışma tarafından ele alınmamış olan, ancak seksüel farklılıkları açıklayabilecek başka muhtemel sebepler de var" diyor Trevor Prince. Prince, San Diego'daki California Üniversitesi'nde kuş türlerinin farklılıkları üzerinde çalışıyor. Örneğin, karada yaşayan ve kavgacı bazı türler büyük seksüel farklılıklar gösteriyorlar, çünkü belki de daha büyük ve daha parlak erkekler, saldırganları daha çok caydırıyorlar ve daha fazla dövüş kazanıp daha fazla çiftleşebiliyorlar. Yine de, Price'a göre, bu popülasyonlar kendi içlerinde farklılıkları koruyorlar, çünkü bazen daha güçlü erkekler kavga etmekle meşgulken, daha gösterişsiz erkekler çiftleşme için imkan bulabiliyorlar. 52

Görüldüğü gibi, bir başka evrimci bakış açısı, kuşların renkli tüylerine tamamen farklı bir "açıklama" getirmektedir. Ancak dikkat edilirse bu farklı açıklamaların hiçbiri, bilimsel delillere dayanarak geliştirilmiş birer tez değildir. Kuşların tüylerinin evrim mekanizmaları ile şekillendiğinin iddia edilebilmesi için, bu tüylerdeki şekil değişikliklerine yol açacak, ancak bu arada canlıya başka bir zarar vermeyecek mutasyonların tanımlanması gerekir. Oysa bu yönde hiçbir bulgu yoktur; böyle bir mutasyonun mümkün olduğunu gösteren bir kanıt bulunmamaktadır. Dahası, bu gibi mutasyonların doğadaki frekansının hesaplanması, bunun popülasyon genetiği verilerine göre değerlendirilmesi ve bu yolla gerçekten böyle bir "evrim süreci"nin mümkün olup olmadığının hesaplanması gerekmektedir. Buna benzer bir hesaplama İsrailli biyofizikçi Lee Spetner tarafından yapılmış ve Spetner, popülasyon genetiği verilerine göre tek bir türün bir başka türe evrimleşmesinin pratikte imkansız olduğu sonucuna varmıştır.53

Evrimciler ise bu gibi gerçekçi hesaplamalarla değil, hayal ürünü senaryolarla konuya yaklaşmaktadırlar. Evrimin varlığını körü körüne kabul ettikleri için, bundan sonra önlerinde sadece "hangi senaryo" sorusu kalmakta, onlar da bu soruya hayal güçlerinin yardımıyla cevaplar aramaktadırlar. Bu nedenledir ki, canlıların kökeni konusunda birbirinden farklı pek çok evrimci senaryoya rastlamak mümkündür. Kuşların tüyleri mi renkli; o zaman Darwinizm bunu "renklilik doğal seleksiyon vasıtasıyla seçildiği için böyle oldu" diye yorumlar. Bazı kuşların renkleri daha mı soluk; o zaman Darwinizm buna "renkleri soluk, çünkü doğal seleksiyon vasıtasıyla soluk olanlar avantajlı kılındı" diye cevap verir. Her durum için doğal seleksiyon merkezli bir senaryo üretmek mümkündür. Ancak senaryolar sadece hayal gücüne dayanmaktadır.

Bu nedenle evrim teorisi, bilimsel bir gerçeklik değildir; Marksizm veya Freudizm gibi dogmatik bir yorum şeklidir. Bu gerçek, 20. yüzyılın en büyük bilim felsefecisi olarak kabul edilen Karl Popper tarafından önemle vurgulanmıştır. Popper, her üçü de 19. yüzyıl materyalizminin ürünü olan Darwinizm'in, Marksizm'in ve Freudizm'in, aynen astroloji gibi bilim dışında kalan bir öğreti olduğunu anlatır. Astroloji, yani yıldız falı, insanların davranışları ile yıldızların hareketleri arasında bir "ilişki" olduğunu varsayar ve sonra da yaşanan her olayı bu varsayıma göre kendince açıklar. Örneğin Salı günü hasta mı oldunuz? Astrolojiye inanan bir kişi, bunu "Jüpiter'in dünya üzerindeki etkisi"ne bağlayabilir. Ertesi gün iyileşirseniz, bu kez de Jüpiter'in etkisinin değiştiğini öne sürer. Her durum için, kendince bir "açıklama" getirir. Ama aslında bizzat bu "açıklamalar", astrolojinin bilimsel bir teori değil, tamamen dogmatik bir inanç olduğunu göstermektedir. Çünkü her durum için bir senaryo üretmek mümkündür, ama bu senaryoların doğruluğunu ve yanlışlığını test etme imkanı yoktur.

Evrimcilerin, insanın ve diğer canlıların kökenine dair ileri sürdükleri senaryolar da tamamen bu şekildedir. Kuşların kökeni hakkında Hürriyet gazetesinin dile getirdiği senaryo da buna dahildir.

Kendisini Darwinist bir önyargı ile şartlandırmayan, konuya akıl ve mantık yoluyla yaklaşan herkes ise, canlılardaki olağanüstü yaratılışı bilinçsiz doğa mekanizmalarının ürünü olarak görmenin ne kadar saçma bir inanış olduğunu fark edecektir. Darwin dahi "tavuskuşunun tüylerini düşünmek beni teorimden soğuttu" itirafında bulunmuştur. Bugün bilim, canlılıktaki yaratılışın Darwin'in zamanında bilinenden çok daha kompleks olduğunu gösterdiğine göre, günümüz evrimcilerinin teoriye körü körüne bağlı kalmayı bırakıp "yaratılış gerçeği"ni görmeleri gerekmektedir.

 

TÜRKER ALKAN'IN DARWINİZM HAKKINDAKİ YANILGILARI

14 Mayıs 2002 tarihli Radikal gazetesinde Sayın Türker Alkan'ın "Biz Kimiz Şimdi" başlıklı yazısında bazı önemli yanılgılar bulunmaktaydı. Aşağıda Sayın Alkan'ın bu yanılgıları hakkında bazı açıklamalar yer almaktadır.

1. Bilim, Dini Gerçekleri Değil, Darwinizm'i Yıkmıştır

Sayın Alkan yazısında bilimin önyargıları yıkıp geldiğini belirtmiş ve buna Marksistlerin ve ırkçıların bilim tarafından yıkılan önyargılarından örnekler vermiştir. Sayın Alkan'ın bu konudaki tespitleri son derece doğrudur. Ancak, Sayın Alkan'ın yanıldığı nokta şu cümlesinde yer almaktadır:

"Bilim yıka yıka geliyor. En büyük darbeyi de Darwin kuramıyla yara alan 'Adem-Havva öyküsü' yedi."

Özellikle tam tersi bir durumun, yani Darwinizm'in bilim tarafından kesin ve açık delillerle yıkıldığının açığa çıktığı bir dönemde böyle bir yorumda bulunmak, son derece yanlıştır

Çünkü, 20. yüzyılın özellikle ikinci yarısından bu yana, paleontoloji, mikrobiyoloji, genetik, anatomi gibi birçok alanda, Darwinizm'in temel iddiaları bir bir yıkılmıştır. Evrimcilere Net Cevap serilerinde ve diğer evrimle ilgili kitaplarımızda, evrim teorisini yıkan bilimsel gelişmeler detaylarıyla yer almaktadır, bu nedenle bunlara bu yazıda tekrar yer verilmeyecektir. Ancak, evrim teorisinin bilimsel geçerliliği olmamasının nedenleri özetle şöyledir:

- Fosil kayıtları evrim teorisine karşıdır. Çünkü bu kayıtlar farklı canlı gruplarının yeryüzünde birbirlerinden bağımsız olarak, aniden ve kompleks yapılarıyla ortaya çıktığını ve yüzmilyonlarca yıl boyunca değişmeden sabit kaldıklarını göstermektedir. Fosil biliminde "sudden appearance" (aniden ortaya çıkış) ve "stasis" (durağanlık) olarak adlandırılan bu iki bilimsel gerçek, evrim teorisini değil, yaratılışı desteklemektedir.

- Evrim teorisi, canlıların yaratılmadan, rastlantılar ve doğa kanunlarıyla ortaya çıktığı iddiasındadır. Oysa yapılan gözlemler, deneyler, biyomatematiksel hesaplar, bunun mümkün olmadığını ispatlamıştır. Bir bilgisayarın, metal, plastik, cam gibi malzemelerin "tesadüfen" birleşmeleriyle oluşmasının imkansız olması gibi, canlıların da moleküllerin "tesadüfen" birleşmesiyle oluşması imkansızdır.

- Evrimciler tarafından iddia edilen "evrim mekanizmaları", gerçekte hiçbir evrim sağlamamaktadır. Doğal seleksiyon ve mutasyon (yani canlı genlerinde oluşan rastgele değişiklikler) yoluyla, hiçbir canlının avantaj sağladığı, geliştiği gözlemlenmemiştir. Gerçekte mutasyon canlılara her zaman için zarar vermektedir. Yani doğada canlıları basitten komplekse doğru geliştiren "evrim mekanizmaları" yoktur.

- Canlıların anatomik ve özellikle de biyokimyasal yapılarının incelenmesi, Darwinizm'in temeli olan "kompleks yapılar, küçük rastlantısal değişikliklerle kademe kademe oluşur" varsayımını çürütmüştür. Çünkü pek çok organik yapınının "indirgenemez kompleks" olduğu, yani daha basit bir formda hiçbir işlev görmeyeceği, dolayısıyla ancak mükemmel formuyla ortaya çıkmış olabileceği anlaşılmıştır.

Kısacası, bilimden gelen en büyük darbeyi Darwinizm almıştır. (Darwinizmin yıkılışının bilimsel delilleri için bkz. Hayatın Gerçek Kökeni, Harun Yahya)

Allah, Canlılığı Evrimle Yaratmamıştır

Sayın Alkan yazısında, hayatın rastlantı sonucu başladığına inanmadığını, bütün yaratılışı yönlendirenin Allah olduğuna inandığını belirtmiştir. Sayın Alkan, her akıl ve vicdan sahibi insanın vardığı sonucu şu cümleleri ile ifade etmiştir:

"Bana soracak olursanız bütün yaratılışı yönlendiren bir Tanrı vardır. Mucizevi yaşam macerasının bir rastlantı olduğuna inanmıyorum."

Ancak, Sayın Alkan, cümlesine şöyle devam etmiştir:

"Ama (Tanrı) iradesini neden din kitaplarında anlatıldığı gibi koysun da, Darwin'in dediği gibi koymasın, bunu anlamak mümkün değil."

Aslında, Sayın Alkan'ın "anlamak mümkün değil" dediği konu son derece açık ve anlaşılırdır. Allah canlılığı evrimle yaratmamıştır ve bu gerçeği görebileceğimiz iki kaynak vardır: Kuran ve bilim.     Allah'ın kesin sözü olan ve hiçbir değişikliğe uğramamış olan Kuran'da Allah, canlıları nasıl yarattığını bildirmiştir ve bu yaratılışta evrimleşme yoktur. Allah canlıları "Ol" emri ile, bugünkü şekil ve yapıları ile yaratmıştır. Kuran'ı ve canlıları yaratan Allah'tır ve Allah'ın canlıları nasıl yarattığını öğreneceğimiz kesin kaynak da Kuran'dır.

Ayrıca bilim de bize Allah'ın canlıları evrim ile yaratmadığını göstermektedir. Yukarıda da söz edildiği gibi, canlıların evrim geçirdiklerine dair tek bir bilimsel delil bulunmamaktadır. Bu durumda, evrim teorisini kabul etmenin hiçbir gerekçesinin olmadığı açıktır. (Bu konuda daha detaylı bilgi için bkz. Kuran Darwinizmi Yalanlıyor, Harun Yahya)

Sonuç

Günümüzde bazı bilim adamlarının hala evrim teorisini kabul ediyor ve savunuyor olması Sayın Alkan'ı yanıltıyor ve kendisinin evrim teorisini bilimsel bir gerçek sanmasına neden oluyor olabilir. Ancak evrim teorisi, tek bir bilimsel delili olmayan ve tamamen ideolojik nedenlerle savunulan bir teoridir. Allah'ın varlığına inanmayan, materyalist ve ateist bir dünya görüşüne sahip kişiler için, evrim teorisi, canlılığın kökenini açıklayan yegane açıklamadır. Bu nedenle, ideolojileri ve önyargıları uğruna, hiçbir bilimsel delili olmayan bir teoriyi savunurlar. Ancak, Sayın Alkan gibi, Allah'ın varlığını kabul eden, yaratılış gerçeğini görebilen kişilerin, evrim teorisini savunmaya hiçbir ihtiyaçları yoktur.

 

1- Michael Denton, Evolution: A Theory in Crisis, London: Burnett Books, 1985

2- Loren Eiseley, The Immense Journey, Vintage Books, 1958, s. 186

3- Charles Darwin, The Origin of Species: A Facsimile of the First Edition, Harvard University Press, 1964, s. 184

4- Norman Macbeth, Darwin Retried: An Appeal to Reason, Harvard Common Press, 1971, s. 33

5- Norman Macbeth, Darwin Retried: An Appeal to Reason, s. 36

6- Edward S., Jr. 1967. The reply: Letter from Birnam Wood. Yale Review. 61:631-640

7- Loren Eiseley, The Immense Journey, Vintage Books, 1958. s 227

8- Scott Gilbert, John Opitz, and Rudolf Raff, "Resynthesizing Evolutionary and Developmental Biology", Developmental Biology 173, Article No. 0032, 1996, p. 361

9- R. Lewin, "Evolutionary Theory Under Fire", Science, vol. 210, 21 November, 1980, p. 883

10- Norman Macbeth, Darwin Retried: An Appeal to Reason, Boston:Gambit, 1971, s.101

11- Francis Darwin, The Life and Letters of Charles Darwin, Cilt II, New York:D. Appleton and Company, 1888, s. 105

12- Francis Darwin, The Life and Letters of Charles Darwin, Cilt.II, s. 146

13- Francis Darwin, The Life and Letters of Charles Darwin, Cilt.I,s. 455

14- Charles Darwin, Türlerin Kökeni, Onur Yayınları, Beşinci Baskı, Ankara 1996, s. 185

15- Richard Lewontin, "The Demon-Haunted World", The New York Review of Books, 9 Ocak, 1997, s. 28

16- Robert Shapiro, Origins: A Sceptics Guide to the Creation of Life on Earth, Summit Books, New York, 1986. s. 207

17- Colin Patterson, "Cladistics", Brian Leek ile Röportaj, Peter Franz, 4 Mart 1982, BBC

18- Charles Darwin, The Origin of Species: A Facsimile of the First Edition, Harvard University Press, 1964, s. 172, 280

19- Mark Czarnecki, "The Revival of the Creationist Crusade", MacLean's, 19 Ocak 1981, s. 56

20- Scientific American, Aralık 1992

21- William R Fix, The Bone Peddlers, Macmillan Publishing Company: New York, 1984, sf.150-153

22 - Color Atlas of Human Anatomy, Harmony Books, New York, 1994, s. 70.

23- Charles Darwin, Türlerin Kökeni, Onur Yayınları, 5. baskı, Ankara, 1996, s.198.

24- Michael Denton, Evolution: A Theory In Crisis, Burnett Books, London, 1985, s. 330.

25- Michael Recce and Philip Treleavan, "Computing from the Brain," New Scientist, cilt 118, no. 1614, 26 Mayıs 1988, s. 61.

26 - Wilder Penfield, The Mystery of the Mind: A Critical Study of Consciousness and the Human Brain, Princeton University Press, New Jersey, 1975, s. 80.

27 - Wilder Penfield, The Mystery of the Mind: A Critical Study of Consciousness and the Human Brain, Princeton University Press, New Jersey, 1975, s. xxi.

28 - Rita Carter, Mapping The Mind, University of California Press, London, 1999, s. 135.

29 - Jeremy Rifkin, Darwin'in Çöküşü, Ufuk Kitapları, İstanbul, 2001, s. 115.

30 - Pierre P. Grasse, Evolution of Living Organisms, Academic Press, New York, 1977, s. 202.

31 - Introduction to Origins of Species, J. M. Dent & Sons, London, 1971, s. xi.

32 - Introduction to Origins of Species, E. P. Dutton, New York, 1956.

33 - Jeremy Rifkin, Darwin'in Çöküşü, Ufuk Kitapları, İstanbul, 2001, s. 92.

34- R. Wesson, Beyond Natural Selection, MIT Press, Cambridge, MA, 1991, s. 45.

35 - Henry Gee, In Search of Deep Time, New York, The Free Press, 1999, ss. 116-117.

36 - Jonathan Wells, Icons of Evolution: Science or Myth, Why Much of What We Teach About Evolution is Wrong, Regnery Publishing, Washington DC, 2000, s. 225.

37- Robin McKie, "First Humans Learnt To Walk While Living In Trees", The Observer, 18 Kasım 2001.

38 - Ruth Henke, "Aufrecht aus den Baumen", Focus, cilt 39, 1996, s. 178.

39 - Elaine Morgan, The Scars of Evolution, Oxford University Press, New York, 1994, s. 5.

40- Phillip E. Johnson, Meave Leakey Announces New Hominid Genus; http://www.arn.org/docs/johnson/pj_leakey032201.htm.

41- World Magazine, cilt 16, no. 7, 24 Şubat 2001.

42 - Michael Thomas, "Stasis Considered", Origins Research, cilt 12, no. 2.

43 - Roger Lewin, "Evolutionary theory under fire", Science, cilt 210 (4472), 21 Kasım 1980, s. 883.

44- Dr. Lee Spetner, Lee Spetner/Edward Max Dialogue, continuing an exchange with Dr. Edward E. Max; http://www.trueorigin.org/spetner2.htm

45- Michael Behe, "Fatuous Filmmaking"; http://www.trueorigin.org/pbsevolution02.asp

46 - Carl Wieland, "Has AIDS evolved?", Creation Ex Nihilo, no. 12(3, Temmuz-Ağustos 1990, ss. 29-32

47- Robert Carroll, "Palaeontology: Early land vertebrates", Nature, 4 Temmuz 2002, no. 418, ss. 35-36

48 - Ali Demirsoy, Kalıtım ve Evrim, Meteksan Yayınları, Ankara, 1984, s. 496.

49- Maria Genevieve Lavanant, Bilim ve Teknik, no. 197, Nisan 1984, s. 22.

50- R. L. Carroll, Vertebrate Paleontology and Evolution, W. H. Freeman and Co., New York, 1988, s. 4.

51- 5- R. L. Carroll, Vertebrate Paleontology and Evolution, W. H. Freeman and Co., New York, 1988, ss. 180-182.

52- Barbara J. Stahl, Vertebrate History: Problems in Evolution, Dover, 1985, s. 148

53- "Sex Drives Birds Apart: Promiscuity Makes Females Dull And Males Flashy", Nature Science Update, 13 Mart 2001, http://www.nature.com/nsu/010315/010315-5.html

54 - Lee Spetner, Not By Chance, The Judaica Press, New York, 1997