EVRİMCİLERE DOĞAL SELEKSİYON HAKKINDA NET CEVAPLAR-1

 

BİLİM ÇOCUK DERGİSİNİN ÇOCUKLARA VERDİĞİ
YANILTICI BİLGİLER

TÜBİTAK tarafından yayınlanan aylık Bilim Çocuk dergisinin Ekim 2000 sayısında, Faruk Aydıncılar imzalı, "Doğadaki Yarış" isimli bir yazı yayınlandı. Söz konusu yazıda çocuklara verilen yanıltıcı bilgiler nedeniyle, bazı önemli noktalara dikkat çekilmesi gerektiğini düşünüyoruz.

"Doğadaki Yarış" başlıklı yazıda, doğada canlılar arasında var olan mücadele ve doğal seçilim konusu yeralmaktadır. Yazar, konuyu çocukların anlayabilecekleri örneklerle anlattıktan sonra, çok önemli bir hata yaparak, doğal seçilimin canlıları evfrimleştirdiğini iddia etmektedir. Ne var ki, günümüzde doğal seçilim mekanizmasının evrimleştirici bir etkisi bulunmadığı ve dolayısıyla canlıların kökenini açıklamaktan son derece uzak kaldığı artık bilinen ve kabul edilen bir gerçektir.

Aslında, yazarın doğal seçilimin ne olduğunu örnekleriyle açık açık anlattıktan sonra, bu mekanizmayı evrimle kendisinin de bir türlü bağdaştıramadığı üslubundan açıkça belli olmaktadır.

Doğal seleksiyon, bilindiği gibi, doğada bulunduğu koşullara en fazla uyum sağlayabilen, sahip olduğu fiziksel özelliklerden dolayı bulunduğu ortamda en fazla avantaja sahip olan canlıların yaşama ve çoğalma oranlarının diğerlerine göre daha yüksek olmasıdır. Ancak bu avantaj hiçbir zaman bir canlının evrimleşmesi ile sonuçlanmaz. Örneğin, dergide verilen örneklerde de yer aldığı gibi, renklerinden dolayı beyaz farelere göre daha az avlanan siyah fareler, bu avantajlarından dolayı hiçbir zaman bir başka canlı türüne dönüşmezler veya daha önce sahip olmadıkları yeni organ ya da özellik kazanmazlar. Doğal seçilim, sadece onların daha çok üremelerine, sayılarının beyaz farelere göre daha çok olmasına ve belki avlanma korkusu yaşamadıkları için daha iyi beslenip güçlü olmalarına sebep olabilir.

Bu yazıdan çok açık olarak anlaşıldığı gibi, evrimciler, son yıllarda evrim teorisinin iddialarının geçersizliği çok açık olarak gözler önüne serildikten sonra, eskisi gibi iddialarını sürdürememektedirler. Eskiden "sürüngenler doğal seleksiyon sayesinde kuş oldu"gibi masalları rahat rahat anlatanlar, bugün daha çekingen üsluplar kullanmaktadırlar. Ama yine de son bir çırpınışla, satır aralarında "bu da evrimin temel kanunu" diyerek telkinlerine devam etmeye çalışanlar bulunmaktadır. Ancak, TÜBİTAK gibi son derece seçkin ve saygın bir kuruluşun bünyesinde bulunmasına rağmen, bilimsel gelişmelerin dışında kalmak, 19. yüzyıl hurafelerini bilimsel gerçeklermiş gibi anlatmak doğru ve sağduyulu bir davranış değildir. Özellikle çocuklarımızın ve gençlerimizin doğru ve ispatlı bilgilerle eğitilmeleri son derece önemlidir. Bilim Çocuk dergisinin de bu konuda duyarlı davranacağını umuyoruz.

 

"HAYVAN BİLİNCİ" İLE İLGİLİ YANLIŞ YORUMLARA CEVAP

Kasım 2000 tarihli Bilim ve Ütopya dergisinde, Harvard Üniversitesi'nden psikolog Marc D. Hauser'in American Scientist dergisinde yazdığı ve Türkçe'ye Hürcan Aslı Aksoy tarafından çevrilen "Hayvanlar Sayılar Hakkında Ne Düşünür?" başlıklı bir makale yayınlandı. Makalede, insanın sayı sayma bilinci üzerinde yapılan bazı deneyler ile başta maymunlar olmak üzere farklı hayvan sınıfları üzerinde yapılan deneyler karşılaştırılıyordu. Makalenin amacı, insanların maymun benzeri yaratıklardan evrimleştiği iddiasına psikoloji bilimi yönünden sözde bir dayanak sağlayabilmekti.

Oysa gerçekte makalede söz konusu dayanaktan eser yoktu. Çünkü evrim teorisini destekleyen hiçbir delil öne sürülememişti. Nitekim makalenin yazarı da bunu yazı içinde bir kaç kez kabul etmek zorunda kalmıştı. Örneğin, insanın evrimi iddiasının spekülasyona (delile dayalı olmayan tahminlere) dayandığını şöyle itiraf etmişti:

Atalarımızda, sayıları hayvanlara göre daha yetkin bir şekilde göstermelerini ve kavramlaştırmalarını sağlayan hangi mekanizmalar evrimleşmiştir? Bu soruya vereceğimiz yanıt spekülasyona çok açıktır.

Yazının bir başka yerinde, insan bilincinin sözde "evrimsel kaynağı"nın belirsiz olduğu da şöyle ifade ediliyordu:

Sayı ve dil sistemlerimizi birleştiren araç, sınırlı sayıdaki öğeleri sınırsız çeşitlilikteki ifadelerle bağdaştırmayı sağlar. Bu kapasitenin evrimsel kaynağı henüz açıklığa kavuşmamıştır.

Yazının kapanış satırlarında ise, insan bilincine evrimsel bir köken bulunamadığı itiraf ediliyor, ancak evrimcilerin değişmez avuntu yöntemi olan (ve hiçbir zaman gerçekleşmeyecek olan) "ilerde bir gün belki buluruz" mantığı tekrar ediliyordu:

Unutmamalıyız ki, bu tür sistemler hayvan atalarımızdan bize kalan bir temel üzerine yükseliyor. Şimdi bile, bu iki bilgi alanının evrim veya gelişim sürecinde birbirini nasıl etkilediğini anlayamıyoruz. Ama bir gün anlayacağız.

Maymun-İnsan Evrimi İddiası, Bilimsel Temeli Olmayan Bir Varsayımdır

Öncelikle belirtmek gerekir ki, Bilim ve Ütopya dergisindeki makale, insanın maymunlarla ortak bir atadan evrimleştiği varsayımı üzerine kuruludur. Bu varsayım sanki bilimsel bir gerçek gibi kabul edilmiş ve sonra da buna dayalı yorumlar yapılmıştır. Oysa ki, bu propaganda yönteminin çok yüzeysel olduğu ortadadır. Bunun iki temel sebebi şöyle sayılabilir:

1. Maymun benzeri memelilerden insanlara doğru bir evrim gerçekleştiğini gösteren herhangi bir fosil kaydı yoktur. Evrimcilerin spekülasyon malzemesi yaptıkları fosillerin hiçbiri, gerçekte böyle bir evrimin yaşandığını göstermemektedir. Evrim teorisinin 20. yüzyıldaki en bilinen savunucularından biri olan Ernst Mayr, "Homo sapiens'e (günümüz insanına) uzanan zincir gerçekte kayıptır" diyerek bu gerçeği kabul eder.1 

2. Maymunlarla insanlar arasındaki dev zihinsel ve bedensel farklar -Bilim ve Ütopya'daki makalede de kısmen itiraf edildiği gibi- asla mutasyonlara dayalı bir doğal seleksiyon süreciyle açıklanamaz. Evrimciler, insanın maymunlarla ortak bir atadan evrimleştiği iddiasını delilsiz olarak kabul ederler, ancak bu evrimin nasıl olduğu sorusuna hep Bilim ve Ütopya'daki makalede de olduğu gibi "bilmiyoruz, belki gelecekte bir gün anlarız" cevabını verirler. Örneğin evrimci paleoantropolog Elaine Morgan şu itiraflarda bulunur:

İnsanlarla (insanın evrimiyle) ilgili en önemli dört sır şunlardır: 1) Neden iki ayak üzerinde yürürler? 2) Neden vücutlarındaki yoğun kılları kaybettiler? 3) Neden bu denli büyük beyinler geliştirdiler? 4) Neden konuşmayı öğrendiler? Bu sorulara verilecek standart cevaplar şöyledir: 1) Henüz bilmiyoruz. 2) Henüz bilmiyoruz. 3) Henüz bilmiyoruz. 4) Henüz bilmiyoruz. Sorular çok daha artırılabilir, ama cevapların tekdüzeliği hiç değişmeyecektir.2 

Hayvanlardaki Bilincin Anlamı Nedir?


Balarıları buldukları yiyecek kaynağının yerini kovandaki arkadaşlarına tam olarak haber verebilirler. Bunu yandaki resimde görülen danslarını kullanarak yaparlar. Bir böceğin böylesine bilinçli hareketleri kendi kendine yapamayacağı çok açıktır. Allah Kuran'da balarılarının Kendi ilhamı ile hareket ettiklerini bildirmiştir.

Yazının başında Bilim ve Ütopya makalesinden aktardığımız kısa alıntılardan dahi anlaşılabileceği gibi, söz konusu makale, insan bilinci ile havyanlarda görülen bilinç örnekleri arasında evrimsel bir ilişki kurmaya çalışmış, ancak bunu başaramamıştır. Çünkü gerçekten de insan bilinci ile hayvanlarda görülen bilinçli davranış örnekleri arasında dev farklılıklar vardır ve insan bilincinin hayvan bilincinden evrimleştiği ididasını destekleyen hiçbir bilimsel kanıt yoktur.

Evrimcilerin bu konuda en çok başvurdukları yöntem, maymunlarda rastlanan bazı bilinç örneklerini kamuoyu gündemine getirerek, maymunların insanlara benzer olduğu ve dolayısıyla arada evrimsel bir ilişki bulunduğu yönündeki bilim dışı iddialarının propagandasını yapmaktır. Bilim ve Ütopya'daki makalede de bu yönteme başvurulmuş ve maymunlar üzerinde yapılan deneyler, bebekler üzerinde yapılan deneylerle karşılaştırılarak sözde bir benzerlik kurulmaya çalışılmıştır.

Oysaki doğadaki bilinç örnekleri yalnız maymunlarla sınırlı değildir. Evrimcilerin kurdukları hayali evrim şeması içinde insana çok daha uzak olan canlılarda da oldukça şaşırtıcı bilinç örnekleri bulunmaktadır.

Örneğin, balarıları, sayı saymaktan çok daha ileri giderek, ördükleri bal peteklerinin açılarını hesaplar ve her seferinde kusursuz olarak tekrar ederler. Dahası, balarılarının yiyecek kaynakları ile kendi kovanları arasındaki açıyı da hesapladıkları, bunu kovandaki diğer arılara dans yoluyla haber verdikleri bilinmektedir. (bkz. Harun Yahya, Balarısı Mucizesi, 1999)

Termitlerin dev gökdelenler yaptıkları ve bu gökdelenlerin içinde hava dolaşım kanalları, tarım alanları vs. oluşturdukları, kısacası ciddi bir "inşaat bilinci" içinde çalıştıkları bilinmektedir. (bkz. Harun Yahya, Termit Mucizesi, 2000)

Dikkat edilirse arı ve termit gibi canlılar, birer böcektir ve sözde "evrim şeması" içinde insana en uzak canlılar arasında yer alırlar.

Termitler karınca benzeri canlılardır ve kendi boyutlarına göre gökdelen sayılabilecek yanda resmi görülen yuvaları yaparlar. Termit yuvalarında mükemmel bir havalandırma ve ısıtma sistemi vardır. Asıl şaşırtıcı olan bütün bunları yapan termitlerin kör olmasıdır. Önünü bile göremeyen bir canlının gökdelenler inşa etme yeteneği kazanmasını tesadüflerle açıklamak  imkansızdır.

İnsanla arasında hiçbir yakınlık kurulamayan canlılarda bilinçli davranış örnekleri, Bilim ve Ütopya dergisindeki makalede de belirtilmektedir. Güvercinler üzerinde yapılan bir deneyde, yem almak için bir düğmeyi gagalaması gereken güvercinin, 45 kez gagalama ile 50 kez gagalamayı ayırdettiği, yani 45 ve 50 sayılarını sayabildiği gözlemlenmiştir.

Tüm bunlardan çok daha şaşırtıcı olan bir başka gerçek ise, sözde evrim şeması içinde en "ilkel" ve insana da en uzak canlı olarak tanımlanan bakterilerin de bilinçli davranışlarda bulunmasıdır. Son yıllarda bakteriler üzerinde yapılan gözlemler, bu tek hücreli canlıların son derece "zekice" davrandıklarını, içinde bulundukları ortamı değerlendirip karar verdiklerini göstermektedir. Moleküler biyolog Michael Denton şöyle yazar:


Hiç bir düşünme organı bulunmayan amiplerin bilinçli davranışlarına maddesel bir açıklama getirmek imkansızdır.

Bir toz zerresinden bile daha küçük olmalarına rağmen, amipler, çok daha kompleks canlılara benzer yaşam stratejileri izlerler. Eğer bir amibi alıp onu bir kedinin boyutlarına getirebilseydik, bu memeliyle yaklaşık aynı derecede bir zekaya sahip olduğunu görecektik. Peki ama bu küçücük canlılar nasıl olup da bu denli iyi hesaplanmış kararlar alabilmektedirler?.. Bir amip yakalamak istediği avını bilinçli olarak kovalar, avı yön değiştirdiğinde o da onun ardından yön değiştirir, bu takibi uzun süre devam ettirir. Bu davranışlar moleküler düzeyde açıklanamamaktadır.3

Üstteki alıntının son cümlesine dikkat etmek gerekir. Amiplerin davranışları, "moleküler" düzeyde, yani kimyasal reaksiyonlarla, fiziksel etkilerle açıklanabilecek türden değildir. Bu canlılar, bilinçli olarak, karar vererek hareket etmektedirler. Ama ne ilginçtir ki, ne bir beyne, ne de sinir sistemine sahiptirler. Protein, yağ ve sudan oluşan bir hücredirler sadece.

İşte konunun en önemli yanı da budur. Evrimciler, materyalist anlayışa sahip oldukları için, canlılardaki bilinci sadece maddeyle (yani beyin kapasiteleriyle, sinir sistemiyle vs.) açıklamaya çalışmaktadırlar. İnsanın evrim sonucu bilinç kazandığı, maymunların insana en yakın bilince sahip olması gerektiği, "ilkel" saydıkları canlılarda ise bilinç olmaması gerektiği inancındadırlar. Oysa bilimsel bulgular durumun hiç de böyle olmadığını göstermektedir. Ne insan bilinci için ne de diğer canlılardaki bilinçli davranışlar için materyalist (ve dolayısıyla evrimci) bir açıklama yapılması mümkün değildir.

Bilincin Gerçek Kaynağı

Sonuçta, "en kompleks canlı" sayılan insandan, "en basit canlı" sayılan tek hücrelilere kadar, canlılarda materyalist bir anlayışla açıklanamayacak, hayret verici bir bilinç vardır.


"Arıyı, büyük matematikçilerin (peteğin yapısındaki ince hesapları) buluşlarından çok önce petek gözlerini yapmaya yönelten içgüdü için ne
diyeceğiz?"
Charles Darwin

Kuran'da, bu konuda çok önemli bilgiler veririlir. Örneğin balarılarından söz edilen bir ayette, bu canlıların gösterdikleri "bilinçli" davranışların kendilerine Allah tarafından ilham edildiği bildirilmektedir:

Rabbin bal arısına vahyetti: Dağlarda, ağaçlarda ve onların kurdukları çardaklarda kendine evler edin. Sonra meyvelerin tümünden ye, böylece Rabbinin sana kolaylaştırdığı yollarda yürü-uçuver. Onların karınlarından türlü renklerde şerbetler çıkar, onda insanlar için bir şifa vardır. Şüphesiz düşünen bir topluluk için gerçekten bunda bir ayet vardır. (Nahl Suresi, 68-69)

Allah balarısına olduğu gibi tüm canlılara hakimdir. Bir başka ayette tüm canlıların O'nun hakimiyetinde olduğu haber verilmektedir: "O'nun, alnından yakalayıp-denetlemediği hiç bir canlı yoktur. " (Hud Suresi, 56)

İşte Kuran'da açıklanan bu sır, canlılardaki bilincin kaynağıdır. Bilinç, materyalistlerin sandığı gibi maddenin bir özelliği değildir. Maddeyi oluşturan atomları her ne yaparsanız yapın, bilinç sahibi kılamazsınız. Bilincin, mutlaka bir başka bilinçten gelmesi gerekir. Canlılardaki bilinç ise, Allah'ın ilhamından kaynaklanmaktadır.

CUMHURİYET BİLİM TEKNİK DERGİSİ VE
BEŞ PARMAKLI CANLILAR

Evrim teorisini savunmayı kendine görev edinmiş yayınlardan biri olan Cumhuriyet gazetesinin haftalık Bilim ve Teknik eki (CBT), 6 Kasım 1999 tarihli sayısında "İnsanların neden 5 parmağı vardır?" başlıklı bir yazı yayınladı. Dergide, insanların, memelilerin, sürüngenlerin ve amfibiyenlerin el ve ayaklarında hep 5'er parmak bulunduğu belirtiliyor ve bu bilgi, söz konusu canlıların ortak bir atadan evrimleştiği yanılgısına sözde bir delil olarak gösteriliyordu. Oysa CBT'nin verdiği bilgi de, bu bilgiye dayanak yaptığı yorum da gerçekleri yansıtmıyordu. Bunu görebilmek için, öncelikle CBT'nin söz konusu yorumlarına temel oluşturan evrimci yanılgıları kısaca hatırlamak yerinde olur.

Canlılarda benzer yapılar olduğu gerçeğinden yola çıkarak, bu canlıların sözde ortak bir atadan evrimleştikleri iddiasını öne sürmek, "homoloji" olarak bilinen kavrama dayanır. Evrimciler "homolog" organlara sahip canlıları aynı sözde evrimsel şema içine yerleştirir ve kendilerince "akraba" sayarlar. CBT'nin sözünü ettiği "farklı canlılarda beş parmaklı el ve ayak yapılarının benzerliği" konusu da, evrimci literatürde uzun yıllar kullanılan bir "homoloji" örneğidir. Ancak son 20-30 yıl içinde yürütülen bilimsel bulgular, homoloji iddiasının bilimsel bir temele dayanmayan hayali bir varsayımdan öteye gitmediğini göstermektedir. Sırasıyla;

1- Evrimcilerin hiçbir evrimsel bağ kuramadıkları, bütünüyle farklı sınıflara ait canlılarda bile homolog (benzer) organların var olması,

2- Homolog organlara sahip canlılarda, bu organların genetik şifrelerinin çok farklı olması ve

3- Homolog organlara sahip canlılarda, bu organların embriyolojik gelişim safhalarının birbirinden çok farklı olması, homolojinin evrime dayanak oluşturmadığını ortaya koymaktadır. (Ayrıntılı bilgi için bkz. Harun Yahya, Evrim Aldatmacası)

Birinci maddede sözü edilen gerçek, CBT'de konu edilen "beş parmaklılık" konusu için de geçerlidir. CBT'deki yazıda, tüm beşparmaklı canlıların tek bir hayali ortak atadan geldiği iddia edilmektedir, ancak bugün gerçekte evrimciler bile, aralarında hiçbir evrimsel ilişki kuramadıkları farklı canlı gruplarında beş parmaklılık özelliği olduğunu kabul etmektedir. Örneğin evrimci biyolog M. Coates, 1991 ve 96 yıllarında yayınladığı iki ayrı bilimsel makaleyle, beş parmaklılık (pentadactyl) olgusunun, birbirinden bağımsız olarak iki ayrı kez ortaya çıktığını belirtmektedir Coates'e göre, beş parmaklı yapı, hem anthracosaurlarda hem de amfibiyenlerde birbirinden bağımsız olarak ortaya çıkmıştır.4  Bu bulgu, beş parmalılık olgusunun hayali "ortak ata" varsayımına delil oluşturamayacağının bir göstergesidir.


Michael Denton

Evrimci tezi bu konuda zora sokan bir diğer nokta da, söz konusu canlıların hem ön hem de arka ayaklarının beşer parmaklı olmasıdır. Oysa evrimci literatürde ön ve arka ayakların tek bir "ortak ayak"tan geldikleri öne sürülmemektedir ve ayrı ayrı geliştikleri varsayılmaktadır. Dolayısıyla ön ve arka ayakların yapısının da, farklı rastlantısal mutasyonlar sonucu, farklı olması beklenmelidir. Moleküler biyolog Michael Denton, "Evolution: A Theory in Crisis" (Evrim: Krizdeki Bir Teori) adlı kitabının "The Failure of Homology" (Homolojinin Çöküşü) adlı bölümünde bu konudan şöyle söz eder:


Karada yaşayan omurgalı canlıların hemen hepsinde -resimde de görüldüğü gibi- 5 parmaklı bir kemik yapısı vardır. Evrimciler bunu evrime büyük bir delil olarak lanse etmeye çalışmışlardır. Ancak son bilimsel bulgularla bu kemik yapılarının canlılarda çok farklı genler tarafından kontrol edildiğini ortaya çıkmıştır. Bu gerçek "5 parmaklılık homolojisi" varsayımını çökertmiştir.

Gördüğümüz gibi tüm karada yaşayan omurgalıların ön ayakları aynı pentadactyl (beş parmaklı) dizayna sahiptir ve bu da evrimci biyologlar tarafından, bu canlıların ortak bir atasal kaynaktan geldikleri şeklinde yorumlanmaktadır. Ancak arka ayaklarda da yine aynı pentadactyl tasarım vardır ve gerek kemik yapıları gerekse embriyolojik gelişimleri yönünden ön ayaklara çok benzerler. Ancak hiç bir evrimci, arka ayakların ön ayaklardan geldiğini ya da arka ve ön ayakların ortak bir kaynaktan evrimleştiğini savunmamaktadır... Aslında, biyolojik bilgi arttıkça, canlılardaki benzerlikleri ortak atadan geldikleri varsayımı ile açıklamak daha zayıf hale gelmektedir... Evrim adına öne sürülen diğer pek çok "dolaylı delil" gibi, homolojiden gelen deliller de ikna edici değildir, çünkü çok fazla anormallikle, çok sayıda karşı-örnekle ve kabul edilmiş (evrimsel) tablo içine sığdırılamayan pek çok olguyla karşılaşılmaktadır.5 

Beş parmaklılık homolojisi konusundaki evrimci iddiaya asıl darbe ise, moleküler biyolojiden gelmiştir. Evrimci yayınlarda uzunca bir zaman savunulan "beşparmaklılık homolojisi" yanılgısı, bu parmak yapısına sahip olan farklı canlılarda, parmak yapılarının çok farklı genler tarafından kontrol edildiği anlaşıldığında çökmüştür.

Homolog organların, farklı türlerde tamamen farklı genlerce yönetildiği artık bilinmektedir. Sözde ortak bir atadan gelen benzer genler üzerine kurulmuş olan homoloji kavramı çökmüş durumdadır.

Evrimci biyolog William Fix, beşparmaklılık hakkındaki evrimci tezin çöküşünü şöyle anlatır:

Evrim konusunda homoloji fikrine sıkça başvuran eski ders kitaplarında, farklı hayvanların iskeletlerindeki ayakların yapısı üzerinde özellikle duruluyordu. Dolayısıyla bir insanın kolunda, bir kuşun kanatlarında ve bir yarasanın yüzgeçlerinde bulunan pentadactyl (beşparmaklı) yapı, bu canlıların ortak bir atadan geldiklerine delil sayılıyordu. Eğer bu değişik yapılar, mutasyonlar ve doğal seleksiyon tarafından zaman zaman modifiye edilmiş aynı gen-kompleksi tarafından yönetiliyor olsalardı, bu teorinin de bir anlamı olacaktı. Ama ne yazık ki durum böyle değildir. Homolog organların, farklı türlerde tamamen farklı genler tarafından yönetildiği artık bilinmektedir. Ortak bir atadan gelen benzer genler üzerine kurulmuş olan homoloji kavramı çökmüş durumdadır.6 

Dikkat edilirse William Fix, "beşparmaklılık homolojisi" hakkındaki evrimci iddiaların eski ders kitaplarında yer aldığını, ancak moleküler kanıtların ortaya çıkmasından sonra bu iddianın terk edildiğini söylemektedir. Ama Cumhuriyet Bilim Teknik, tam da bu terk edilmiş iddiayı gündeme getirmekte ve "beşparmaklılığın evrimi nasıl ispatladığı" (!) yönünde hikayeler yayınlamaktadır. Bu durum, bir kez daha, Türkiye'de evrim teorisini savunmak adına ortaya çıkan bazı kimselerin gerçekte çok ciddi bir bilgi eksikliği içinde olduklarını ve on yıllar önceden reddedilmiş evrimci iddialara körü körüne inandıklarını göstermektedir. Gerek CBT ekibinin gerekse tüm diğer evrimcilerin, gelişen bilimin bulgularını incelemeleri gerekmektedir. 2000'li yılları yaşadığımız şu günlerde, körü körüne savundukları "evrim" safsatasının hiçbir dayanağı kalmadığını bu sayede görebilirler.

 

DARWIN'E VERİLEN YERSİZ "BİN YILIN BİLİM ADAMI" PAYESİ

5 Şubat 2000 tarihli Cumhuriyet Bilim Teknik dergisinde, derginin bu sayısından itibaren her hafta bin yılın bilim insanlarından birinin tanıtılacağı haber veriliyordu. Ve derginin anlatmak üzere seçtiği ve kapak yaptığı ilk "bin yılın bilim adamı" ise Charles Darwin'di. Bin yılın tüm bilim insanları gözden geçirildiğinde, derginin Charles Darwin'i baş sıraya koyması ise elbetteki enterasan bir seçimdi.

Sayın A.M.C. Şengör tarafından kaleme alınan söz konusu yazının, Charles Darwin ile ilgili olarak yazılmış diğer yazılardan hiçbir farkı yoktu. Darwin'in hayatı anlatılmış ve hayatıyla ilgili türlü detaylar verilmiş, ancak Darwin'in ortaya attığı teorinin kanıtlarından kesinlikle söz edilmemişti.

Charles Darwin'i Bilim Adamı Olarak Gösterme Çabası


Charles Darwin

Taraflı bir tutumla hazırlanmış olduğu açıkça anlaşılan yazının hemen hemen tamamında Charles Darwin'in ne kadar bilime yakın, ne kadar araştırmacı bir insan olduğu ve ortaya ne kadar önemli bir kuram attığı vurgulanmaktaydı. Anlaşılan Cumhuriyet Bilim Teknik dergisi Charles Darwin'in 20. yüzyılda ağır yara alan bilimsel itibarını kendince onarmak istemişti. Ancak yazıyı dikkatle okuyan herkesin de görebileceği gibi, yazıda Darwin'in bilimselliği kurtarılamamış, aksine bilimsel olduğunu kanıtlamak gayretiyle öne sürülen örnekler, Darwin'in kendi teorisini birinci dereceden ilgilendiren temel konulara dahi ne kadar uzak ve acemi bir yaklaşımı olduğunu gözler önüne sermiştir.

Yazıda da açıkça belirtildiği üzere, Charles Darwin'in evrim kuramı için ilk adımı attığı iddia edilen Galapagos gezisine çıkarken jeoloji, botanik, biyoloji ve zooloji konusunda hiçbir eğitimi ve araştırması yoktu. Ancak Sayın Şengör, yine de kendince Darwin'in konuyla çok yakından ilgilendiği imajını vermek için olsa gerek, okuldaki botanik hocası ile sık sık çıktığı yürüyüşlerin ona büyük bir fayda sağladığını belirtmiştir. Yazara göre Darwin'i konuyla ilgili kılan ikinci husus ise, yine Beagle adlı gemiye binerken eline tutuşturulan jeoloji kitabıdır.


HMS Beagle adlı gemi

Darwin'i sürekli olarak bilgili, zeki, araştırmacı göstermeye çalışan bu yazılar aslında Darwin'in bu konudaki eksikliğini daha da vurgulamaktan öteye gitmemektedir. Oysa, hiçbir yazar hiçbir zaman Newton'un, Einstein'ın, Kepler'in, Archimed'in, Pasteur'ün veya Galilei'nin bilim adamı kimliğini ispatlamak zorunda hissetmemiştir kendini. Nitekim Darwin'le ilgili yazıdan sonraki sayfada Edison ile ilgili yazıyı okuyanlar bu yazıda böyle bir kaygı olmadığını göreceklerdir. 

Ayrıca yazının ilerleyen kısımlarında yazarın kendisi de Darwin'in Türlerin Kökeni isimli kitabında daha önce Buffon ve Lamarck tarafından ortaya atılan iddialara yeni bir ekleme getiremediğini, yazdıklarının onların bir tekrarı ve düzenlenmesinden öteye gitmediğini belirtmiştir. Bunu kendileri bile itiraf ederken, 1800'lerde yaşamış, yaşlı ve amatör bir gezginin, tamamen hayalgücüne dayanarak ürettiği varsayımları bu kadar kuvvetle benimsemenin ve bu insanı bin yılın bilim adamı olarak lanse etmenin anlamı ne olabilir?

Bunun bir tek anlamı vardır; Darwin'in hayalgücüne dayanarak ortaya attığı teori bir Yaratıcı'nın varlığını inkar etmekte, tüm canlıların başıboş tesadüfler sonucunda var olduğu yanılgısını öne sürmektedir. Bu nedenle Darwin, ateist ve materyalist çevreler tarafından böylesine sahiplenilmekte ve bin yılın en hevesli gezgini yerine bin yılın en önemli bilim adamı gibi gösterilmeye çalışılmaktadır.

Louis Pasteur

Galileo Galilei

Johannes Keppler

 

Buffon (solda) ve Jean B. Lamarck. Lamarck evrim aldatmacasını kapsamlı olarak savunan ilk kişidir. Ancak ortaya attığı teori genetik bilimi karşısında yenik düşmüştür.

Darwin'in Doğal Seleksiyon ile Yeni Türlerin Oluştuğunu Gösterdiğine İnanma Yanılgısı


Charles Lyell

Yazıda birçok çelişki ve tutarsız ifade yer almaktadır. Bunlardan biri şöyledir: Yazının bir bölümünde, Darwin'in Türlerin Kökeni kitabında türlerin değişimine ait ortaya hiçbir mekanizma koyamadığı, hatta kitabı okuyan arkadaşı Charles Lyell'in defterine "bu çeşitliliği yapan güç nedir? İşte esas mesele budur" diye yazdığı belirtilmiştir. Bu son derece yerinde ve doğru bir tespittir. Gerçekten de Darwin kitabında türlerin kökenini ve türlerin birbirlerinin atası oldukları, bazı organların bazı etkenler sonucunda değişerek ortaya yeni türler çıktığı gibi hikayeler anlatmış, ancak bu canlıları değişime uğratan, onları geliştiren mekanizmaların neler olduğuna bir cevap verememiştir.

Ne var ki, bu itiraftan bir kaç paragraf önce yazar içi boş bir eminlikle şöyle yazmıştır: "Darwin nihayet evrimin mekanizmasını bulmuştur." Söz konusu mekanizmanın ise doğal seleksiyon olduğu iddia edilmektedir. Ancak bugün çok iyi bilinmektedir ki doğal seleksiyon bir türün diğerine değişimini kesinlikle açıklayamaz. Bunun neden imkansız olduğunu kısaca açıklayalım:

Doğal seleksiyonun asıl manası şudur: güçlü ve içinde bulunduğu doğal şartlara uygun olan canlıların hayatta kalması. Örneğin aslanlar tarafından tehdit edilen bir zebra sürüsünde, daha hızlı koşabilen zebralar hayatta kalacaktır. Ama hızlı koşan zebraların hayatta kalması demek, bu zebraların bir süre sonra bir başka türe dönüşecekleri, örneğin at haline gelecekleri anlamına gelmez. Doğal seleksiyon sadece bir canlı türü içindeki sakat, zayıf ya da çevre şartlarına uymayan bireylerin ayıklanmasına vesile olan bir mekanizmadır. Bu mekanizma yeni canlı türleri, yeni genetik bilgi ya da yeni organlar meydana getiremez.

Doğal seleksiyon Darwinistler tarafından yeni canlılar yaratan sihirli bir değnek gibi anlaşılır. Oysa bu mekanizma, sadece bir canlı popülasyonu içindeki zayıf ve kusurlu bireyleri ayıklanmasını sağlamakta, yeni bir genetik bilgi üretilmesine vesile olmamaktadır. Doğal seleksiyon "evrimleştirici" değil, "muhafaza edici" bir mekanizmadır.

Harvard Üniversitesi paleontoloğu evrimci Stephen Jay Gould, doğal seleksiyonun bu açmazını şöyle dile getirmektedir:

Darwinizm'in özü tek bir cümlede ifade edilebilir: 'Doğal seleksiyon evrimsel değişimin yaratıcı gücüdür.' Kimse doğal seleksiyonun uygun olmayanı elemesindeki negatif rolünü inkar etmez. Ancak Darwinci teori, "uygun olanı yaratması"nı da istemektedir.7

Nitekim doğal seleksiyonun canlıları evrimleştirdiğine dair tek bir gözlemlenmiş delil yoktur. Kendisi de bir evrimci olan İngiliz paleontolog Colin Patterson, bu gerçeği şöyle itiraf eder:

Hiç kimse doğal seleksiyon mekanizmalarıyla yeni bir tür üretememiştir. Hiç kimse böyle bir şeyin yakınına bile yaklaşamamıştır. Bugün neo Darwinizmin en çok tartışılan konusu da budur.8

Günümüzün önde gelen evrimcilerinin dahi doğal seleksiyon mekanizmasıyla yeni türler üremeyeceğini açıkça itiraf etmelerine rağmen Sayın Şengör'ün bu konuda kesin bir üslup kullanması ve hatta kendi yazısı içinde dahi çelişmesi zannedersek konuya uzak bir alanda uzmanlaşmış olmasındandır.

Çeşitlenmeyi Evrim Zannetme Yanılgısı

Yazıda yer alan bir diğer önemli bilgi hatası ise türler içindeki çeşitlenmenin, yeni türler oluşması ile karıştırılmasıdır. Darwin konuya amatörce ve son derece eksik bir bilgi ile yaklaştığı için böyle bir kavram karmaşasının içine düşmüştür. Ancak günümüzde Darwin'i ve evrimi savunan birçok bilim adamının aynı yanılgıya düşmemeleri gerekmektedir, çünkü bugün çeşitlenmenin yeni tür oluşumu ile bir ilgisinin olmadığı bilinen bir gerçektir.

Darwin, Türlerin Kökeni ile canlılığın olağanüstü çeşitliliğini açıklayan bir teori ortaya attığını zannediyordu. "Canlılar doğal olarak kendi içlerinde çeşitlenebiliyorlar, demek ki uzun zaman dilimleri içinde bütün canlılık tek bir ortak atadan gelmiş olabilir" şeklinde aslında hiç de bilimsel olmayan bir mantık yürütmüştü.

Darwin'in "türlerin kökeni" hakkında ortaya attığı bu senaryo, gerçekte türlerin kökenini hiçbir şekilde açıklamıyordu. Genetik biliminin gelişmesiyle birlikte, bir canlı türü içindeki çeşitlenmenin hiçbir zaman yeni bir tür oluşumuna yol açmayacağı anlaşıldı. Darwin'in "evrim" sandığı olgu, gerçekte "varyasyon"du.


Charles Darwin'in Türlerin Kökeni kitabı

Darwin, teorisini ortaya attığında varyasyonların bir sınırı olmadığını sanıyordu. Loren Eiseley The Immense Journey adlı kitabında Darwin'in 1844'te yazdığı bir yazısında, "çoğu yazar doğadaki varyasyonun bir sınırı olduğunu kabul ediyor, ama ben bu düşüncenin dayandığı tek bir somut neden bile göremiyorum" dediğini yazmıştır. Türlerin Kökeni'nde de ispinozlar, inekler gibi varyasyon örneklerini teorisinin en büyük delili gibi göstermişti. Darwin'in, bu "sınırsız değişim" yanılgısını en iyi ifade eden ise, Türlerin Kökeni'nde yazdığı şu cümleydi:

Bir ayı cinsinin doğal seleksiyon yoluyla giderek daha fazla suda yaşamaya uygun özellikler elde etmesinde, giderek daha büyük ağızlara sahip olmasında ve sonunda bu canlının dev bir balinaya dönüşmesinde hiçbir zorluk göremiyorum.9 

Darwin'in bu denli hayali örnekler vermesinin nedeni, içinde yaşadığı yüzyılın ilkel bilim anlayışıydı. 20. yüzyıl bilimi ise, canlılar üzerinde yapılan benzeri deneyler sonucunda "genetik değişmezlik" (genetik homoestatis) denilen bir ilkeyi ortaya çıkardı. Bu ilke, bir canlı türünü değiştirmek için yapılan tüm eşleştirme (farklı varyasyon oluşturma) çabalarının sonuçsuz kaldığını, canlı türleri arasında aşılmaz duvarlar olduğunu ortaya koyuyordu. Yani farklı inek varyasyonlarını çiftleştiren hayvan yetiştiricilerinin sonunda inekleri başka bir türe dönüştürmeleri, kesinlikle mümkün değildi.

Suda yüzen ayılar bir süre sonra balinaya dönüşebilir mi? Bu sorunun cevabı elbette ki hayırdır. Ancak bu soruya evet cevabını veren biri vardır. Darwin, kitabında balinaların yüzmek için çabalayan ayılardan oluştuğunu iddia edecek kadar bilimsellikten uzaktı.

Dolayısıyla Cumhuriyet Bilim Teknik dergisindeki "Hayvanların bu suretle (çeşitlenme ile) zaman içinde yeni türler ürettiklerini gösteren Darwin..." ifadesi kesinlikle bilimsel bir yorum değildir ve bilimin çok açık ve kesin olarak kabul etmediği bir iddiadır.

Darwin dönemindeki ilkel laboratuvar aletleri ile ortaya atılan varsayımların  geçersizliği günümüzde ortaya konmuştur. Bu durumda o dönemin bilgileriyle ortaya atılan iddiaları savunmaya çalışmanın hiçbir anlamı yoktur.

Genetik Bilimindeki İlerlemelerin ve Mutasyonların Keşfinin Evrim Teorisini İspatladığı Yanılgısı

Yazıda dikkat çeken bir başka önemli hata ise, genetik bilimindeki gelişmelerin ve mutasyonun keşfinin evrim teorisine destek oluşturdukları ve teorinin açmazdaki noktalarına açıklık getirdikleri yönündeki iddiadır. Hatta yazar, Darwin'in döneminde kalıtım kanunları ve mutasyonlar bilinmediği için Darwin'in teorisini açıklamaktan aciz kaldığını da vurgulamaktadır. Oysa aşağıda nedenlerini kısaca özetleyeceğimiz gibi, eğer Darwin'in yaşadığı dönemde kalıtım kanunları ve mutasyonların özellikleri biliniyor olsaydı, Darwin büyük bir ihtimalle böyle bir teori üretmez ve bunu insanların bilgisine sunamazdı. Bunu yapmış olsa bile onu destekleyen bir tek kişi bile olmazdı. Çünkü:

1. Genetik bilimindeki gelişmeler evrim teorisini kanıtlamaz aksine yalanlar:


Gregor Mendel

Sayın Şengör genetik biliminin Darwin'in haklılığını ortaya çıkardığını öne sürmüştür. Ancak benzeri yazılarda olduğu gibi bu inancını hiçbir delille desteklememiş ve bunları kendince önemli zaferler olarak nitelendirmekle yetinmiştir.

Herşeyden önce genetik kurallarını ilk olarak bilim dünyasına sokan kişi evrim iddiasına karşı çıkmış olan araştırmacı-din adamı Gregor Mendel'dir. Journal of Heredity dergisinde yayınlanan "Mendel's Opposition to Evolution and to Darwin" (Mendel'in Evrime ve Darwin'e Muhalefeti) başlıklı bir makalede, "Mendel, Türlerin Kökeni'ne aşinaydı ve Darwin'in teorisine karşı çıkıyordu. Darwin, doğal seleksiyonla ortak atadan evrimleşme teorisini öne sürerken, Mendel özel yaratılışa inanıyordu"10  denmektedir.

Mendel'in ardından genetik konusunda yapılan araştırmalar da yine Sayın Şengör'ün iddiasının aksine evrimi desteklemez, hatta evrim teorisini çok daha büyük çıkmazlar içine sokar. Çünkü bu araştırmalar sonucunda –ki buna Sayın Şengör'ün değindiği DNA'nın yapısı ile ilgili önemli buluş da dahildir- canlıların tesadüfler sonucunda gelişemeyecek kadar kompleks yapılara sahip oldukları görülmüştür.

Genler dediğimiz yapılarda, yani DNA zincirinde çok kapsamlı bir bilgi şifrelenmiştir. Örneğin insan DNA'sında, 900 ciltlik bir ansiklopediyi dolduracak kadar bilgi bulunmaktadır. Üstelik bu bilgi gözle göremediğimiz kadar küçük hücrenin kendisinden kat kat daha küçük olan çekirdeğinin içine sığdırılabilmiştir. Bu mükemmel düzen ve var olan olağanüstü bilginin kaynağının ne olduğu sorusu ise canlıların bir tesadüf ürünü olduklarını iddia eden Darwinizm'i bir kez daha açıkça yalanlamaktadır.

Ayrıca bu genetik bilgi yine başka mekanizmalarca yorumlanmakta ve kullanılır hale gelmektedir. Dahası bu bilgi ile ilgili mekanizmaların DNA ile aynı anda var olmaları gerektiği yine bilimin bir keşfidir.


Evrimciler mutasyonları evrimleştirici bir mekanizma gibi göstermeye çalışırlar. Oysa mutasyonlar bir tahrip mekanizmasıdır. Herhangi bir etkiyle mutasyona uğrayan canlılarda yandakine benzer anormallikler baş gösterir.

Sayın Şengör yazısının sonlarına doğru ise Darwin'in değişikliklerin rastgele olmaları gerektiğini anladığını ve genetik biliminin onun bu görüşünü desteklediğini iddia etmiştir. Sayın Şengör sanırız ki, bu konunun uzmanı olmadığı için okuyucuya birtakım yanıltıcı bilgiler vermektedir. Çünkü genetik bilimi, Darwin'in değişikliklerin rastlantılar sonucunda meydana geldiği ve bunun sonucunda yeni türlerin oluştukları iddiasını kesin olarak çürütmüştür. Genetik bilimindeki gelişmeler canlıların var olmasında rastlantıların rol alamayacağını göstermiştir.

Örneğin Florida Üniversitesi'nden David A. Kaufman genetik bilginin kökeninin evrim tarafından kesinlikle açıklanamadığını şöyle itiraf eder:

Evrim, hücrelerle beraber dikkatlice tasarlanmış genetik kodların kökenine dair kabul edilebilir bir bilimsel açıklama getirmekten uzaktır. Ki bunlar olmazsa proteinler ve dolayısıyla hayat da olamaz.11 

Genetik bilgi, gerçekte canlıların rastlantısal değişikliklerle oluşamayacak kadar kompleks bir düzene sahip olduğunu göstermekle, evrim teorisini yalanlamakta ve yaratılış gerçeğine açık bir delil oluşturmaktadır. Ancak evrimciler, Darwinizm'e ve ateizme körü körüne bağlılıkları nedeniyle, bunu görmezlikten gelirler.

2. Mutasyonlar evrimleştirici bir mekanizma olamazlar

Mendel'in genetik keşifleri, klasik Darwinizm'i bu yüzyılın başında oldukça zorladı ve Neo-Darwinistler türlerin kökenini kendilerince açıklamak için bu sefer de mutasyonlara yöneldiler. Bu yeni Darwinist yanılgıya göre bir türün başka bir türe dönüşmesi için mutasyonlar ve doğal seleksiyon olmak üzere iki mekanizma görev görüyordu. Ancak 1960'lı yıllarda yapılan araştırmalar bu görüşün kesinlikle imkansız olduğunu ortaya koydu. Hatta 1980'li yılların bazı evrimci bilim adamları mutasyonların canlılara sadece zarar getiren bir mekanizma olduğunu ve dolayısıyla canlıları geliştiremeyeceklerini gözlemleyerek bu iddiada bulunan diğer evrimciler ile karşı karşıya geldiler.12 


Kalıtımsal bir hastalık olan Mongolizm  zihinsel ve fiziksel bozukluk meydana getirir.

Canlıları geliştiren yararlı değişikliklerin neden "rastgele mutasyonlar" olamayacağını ve dolayısıyla mutasyonların Sayın Şengör'ün öne sürdüğü gibi evrim teorisini destekleyici yönlerinin bulunmadığını kısaca özetleyelim:

Mutasyonlar, canlı hücresinin çekirdeğinde bulunan ve genetik bilgiyi taşıyan DNA molekülünde, radyasyon veya kimyasal etkiler sonucunda meydana gelen kopmalar ve yer değiştirmelerdir. Mutasyonlar DNA'yı oluşturan nükleotidleri tahrip eder ya da yerlerini değiştirirler. Çoğu zaman da hücrenin tamir edemeyeceği boyutlarda birtakım hasar ve değişikliklere sebep olurlar.

Dolayısıyla evrimcilerin arkasına sığındıkları mutasyon, hiç de sanıldığı gibi canlıları daha gelişmişe ve mükemmele götürmez, hatta onlara sadece zarar verir. Mutasyonların sebep oldukları değişikliklere ancak Hiroşima, Nagasaki veya Çernobil'deki insanların uğradığı türden değişiklikler örnek olarak verilebilir: Yani ölüler ve sakatlar...

Amerikalı genetikçi B. G. Ranganathan bunu şöyle açıklar:

Mutasyonlar küçük, rastgele ve zararlıdırlar. Çok ender olarak meydana gelirler ve en iyi ihtimalle etkisizdirler. Bu dört özellik, mutasyonların evrimsel bir gelişme meydana getiremeyeceğini gösterir. Zaten yüksek derecede özelleşmiş bir organizmada meydana gelebilecek rastlantısal bir değişim, ya etkisiz olacaktır ya da zararlı. Bir kol saatinde meydana gelecek rastgele bir değişim kol saatini geliştirmeyecektir. Ona büyük ihtimalle zarar verecek veya en iyi ihtimalle etkisiz olacaktır. Bir deprem bir şehri geliştirmez, ona yıkım getirir.13 


"Evrim, hücrelerle beraber dikkatlice tasarlanmış genetik kodların kökenine dair kabul edilebilir bir bilimsel açıklama getirmekten uzaktır."
David A. Kaufman
Florida Üniversitesi

İkinci Dünya Savaşı'nın ardından nükleer silahların sonucunda oluşan mutasyonları incelemek için kurulan Atomik Radyasyonun Genetik Etkileri Komitesi'nin (Committee on Genetic Effects of Atomic Radiation) hazırladığı rapor hakkında evrimci bilim adamı Warren Weaver şöyle diyordu:

Çoğu kimse, bilinen tüm mutasyon örneklerinin zararlı olduğu sonucu karşısında şaşıracaktır, çünkü mutasyonlar evrim sürecinin gerekli bir parçasıdır. Nasıl olur da iyi bir etki-yani bir canlının daha gelişmiş canlı formlarına evrimleşmesi-pratikte hepsi zararlı olan mutasyonların sonucu olabilir?14 

İnsan için de durum aynıdır. İnsanlar üzerinde gözlemlenen tüm mutasyonlar zararlıdır. Tıp kitaplarında "mutasyon örneği" olarak anlatılan mongolizm, albinizm, cücelik, orak hücre anemisi gibi zihinsel ya da bedensel bozuklukların ya da kanser gibi hastalıkların her biri, mutasyonların tahrip edici etkilerini ortaya koymaktadır. Elbette ki insanları sakat ya da hasta yapan bir süreç, "evrim mekanizması" olamaz.

Materyalistler Darwinizm'den Kurtulmaya mı Çalışıyorlar?

Sayın Şengör'ün yazısında dikkat çeken bir diğer nokta ise şimdiye kadarki benzerlerinden oldukça farklı olarak, komünizmin kurucusu olan Karl Marx'ın Darwin'in görüşlerine katılmadığı, hatta Das Kapital'in ilk cildini Darwin'e ithaf etmek isteyişinin gerçek olmadığı yönündeki iddiasıdır. Bu, aslında son derece ilginç bir açıklamadır. Çünkü herkes bilmektedir ki, bugün Darwinizm'in hiçbir bilimsel geçerliliği olmamasına rağmen bu kadar geniş çevreler tarafından savunuluyor olmasının ardında yatan neden materyalist çevrelerin Darwinizm konusundaki hassasiyetleridir. Dahası Marx'ın Darwin'in fikirlerine olan hayranlığı bizzat kendi eserlerinde ve mektuplarında yer alan bir gerçektir.

Öyle ki, Karl Marx, Charles Darwin'in yazdığı ve evrim teorisinin temelini oluşturan Türlerin Kökeni adlı kitap için, Engels'e yazdığı 19 Aralık 1860 tarihli mektubunda, "Bizim görüşlerimizin doğal tarihsel temelini içeren kitap budur işte." demiştir. Bu gerçek Natural Science dergisinde David Jorafsky'nin makalesinde yer almıştır. Marx Darwinizm'e verdiği önemi açıkça ifade etmiştir. Engels de Darwinizm'in kendi ideolojileri için ne derece önemli olduğunu kavramış ve Marx'a şöyle yazmıştı: "Şu anda okumakta olduğum Darwin'in çalışması muhteşem."15 


Karl Marx

Ayrıca Marx, Darwin'in teorisinin, sınıflararası mücadele ve buna bağlı olarak tarihte meydana gelen değişim iddiasını, sözde bilimsel bir zemine oturttuğunu düşünüyordu. Bu nedenle Türlerin Kökeni'ni (Origin of Species) eline alır almaz kitabın önemini anlamıştı. Marx'ın Darwin'in fikirlerini ne derece benimsediği 16 Ocak 1861'de Ferdinand Lassalle'a yazdığı mektupta açıkça ortaya çıkmaktadır:

Darwin'in kitabı (Türlerin Kökeni) çok önemli ve tarihteki sınıf savaşımını doğa bilimi açısından desteklediği için bana çok uygun düşüyor...16


Marx, Das Kapital adlı kitabının Almanca baskısına el yazısıyla şunları yazmıştı: "Charles Darwin'e ateşli bir hayranı olan Karl Marx'tan"

Sahip olduğu evrimci bakış açısı sebebiyle gerçekten de Darwin'in fikirleri Marx'a çok uygundu. Ayrıca ideolojisinin açmazlarını da bu teoriyle yamayabilirdi. Bu nedenle hiç vakit kaybetmeden Darwin'in teorisini programına aldı. Darwinizm tam istenilen zamanda gelmişti; teori ortaya çıkar çıkmaz sosyalistler Darwinizm'le kendi teorilerinin doğrulandığını ve tamamlandığını sandılar. Organik dünyada bile sürekli gelişim (sözde evrim) olduğu fikri onlara göre, Marx'ın sosyal gelişmeyle ilgili teorisinin desteklenmesi anlamına geliyordu. Marx "Bizim teorimiz evrimin teorisidir, ezberlenecek ve mekanik olarak yinelenecek bir dogma değildir."17  derken, Darwinizm'le olan sıkı bağlarını bir kez daha vurguluyordu.

Karl Marx materyalist ve ateist dünya görüşüne sahipti ve evrim teorisi onun bu idelojisini destekler nitelikteydi. Bu nedenle Marx'ın Darwinizm'e sıcak bakmadığı yönündeki iddia kesinlikle inandırıcı değildir ve hatta materyalist ve komünist ideolojilere sahip çevrelerce de kabul edilebilir değildir. Ancak Sayın Şengör'ün bu ilginç iddiası şöyle bir çağrışım yapmaktadır: Acaba evrim teorisinin çökmüş olduğunu gören bazı "ileri görüşlü" Marksistler, bu teorinin çöküşü ile kendi ideolojilerinin de tarihe gömüleceğini anlayarak, bu bilim dışı safsatadan kendilerini kurtarmaya mı çalışmaktadırlar?

Sonuç

"Bizim görüşlerimizin doğal tarihsel temelini içeren kitap budur işte"
"Şu anda okumakta olduğum Darwin'in çalışması muhteşem".
"Bizim teorimiz evrimin teorisidir, ezberlenecek ve mekanik olarak yinelenecek bir dogma değildir."
Karl Marx

Sayın Şengör'ün Charles Darwin ile ilgili yazısındaki yanılgılar, 150 yıldır süregelen evrimci yanılgılardan farklı değildir. Bu konuda yazı yazan bilim adamlarının veya yazarların şimdiye kadar evrim teorisi hakkında yazılan ve söylenenleri ezbere aktarmamaları, konular üzerinde küçük bir araştırma yapıp biraz düşünmeleri bu tür yanılgılarla dolu yazıların oluşmasını engelleyecektir.

Günümüzde internet veya diğer iletişim araçları sayesinde ülkemizde de dünyanın dört bir köşesindeki bilimsel gelişmelere anında ulaşılabilmektedir. Buna vakit bulamayanlar bu yeni gelişmelerin derlendikleri bazı eserleri takip edebilirler ve en önemlisi gelişmeleri hiçbir önyargı taşımadan değerlendirebilirler. Evrim teorisi bilimin gerçekleri karşısında çökmüştür. Evrim teorisinin temel iddialarını yalanlayan bilimsel gerçekler son derece yalın, açık, anlaşılır ve kesindir. Bu kesinliğe ve açıklığa rağmen halen bazı kimselerin aynı hataları ve yanılgıları okuyucunun karşısına getirebilmeleri pek anlaşılır bir tutum değildir. Küçük bir ilkokul çocuğunun dahi kolaylıkla kavrayabildiği konuları bilgili, tecrübeli ve son derece zeki bazı bilim adamlarımızın kavrayamamaları söz konusu olamayacağına göre, sanırız bu kimselerin tutucu ve önyargılı tavırlarından vazgeçmeleri gerekecektir.

 

CUMHURİYET BİLİM TEKNİK DERGİSİNDEKİ YANILTICI
EVRİM MESAJLARI

17 Haziran 2000 tarihli Cumhuriyet Bilim Teknik dergisinde, "Atalarımızın Sürpriz Buluşması: Homo sapiens-Neandertal rekabeti" başlıklı bir yazı yayınlanmıştır. Yazının konusu, günümüzden yaklaşık olarak 27.000 yıl önce kaybolmuş olan Neandertal ırkının göçleri, diğer Avupalı ırklarla karşılaşması ve sahip olduğu özellikler ve kültürdür. Bizim burada söz etmek istediğimiz konu ise, bu yazının aralarına yerleştirilmiş olan yanıltıcı ve çelişkili evrim mesajlarıdır.


1909 yılı çizimi (en başta)
1962 yılı çizimi (ortada)
1999 yılı çizimi (solda)
Neandertaller evrimci yayınlarda üsttekine benzer hayali çizimlerle yarı maymun-yarı insan canlılar olarak kabul ettirilmeye çalışılır. Bu çizimler bilimsel bir bulguya değil de, kişisel hayalgüçlerine dayandığı için her biri bir diğerinden farklıdır.
Üstelik son bilimsel bulgular Neandertaller'in insanın atası olmadığını, farklı bir insan ırkı olduğunu açıkça ortaya koymuştur. Bu gerçek 1 Nisan 2000 tarihli Milliyet gazetesinde de "29 bin yıllık sır çözüldü" başlıklı haber ile itiraf edilmiştir.

Özellikle son 50 yıldır, paleontoloji, mikrobiyoloji gibi bilim dallarında kaydedilen gelişmeler ve elde edilen yeni bulgular, yeryüzünde evrim diye bir sürecin kesinlikle gerçekleşmediğini ortaya koymuştur. Bugün evrimcilerin, evrimin herhangi bir aşamasına delil olarak gösterebilecekleri bir tek bulgu veya keşif bulunmamaktadır. Bu yüzden, evrim teorisinin çöküşünü -ideolojik nedenlerden ötürü- bir türlü kabullenmek istemeyenler bilimsel olmayan yöntemlerle bu teoriyi ayakta tutmaya çalışmaktadırlar. Cumhuriyet Bilim Teknik dergisindeki yazı da, bu çabanın tipik bir örneğidir.

Yakın zamana kadar evrimciler, kendi ideolojilerine yakın medyayı çok daha şiddetli evrim propogandaları için kullanıyorlardı. Ve yaklaşık 150 yıldır devam eden evrim propagandasının en önemli özelliği, geçersizliği defalarca ispatlanmış bilgi ve bulguları evrimin delili gibi sunarak anlatmaları ve bu hayali bilgileri yine hayali resimlerle süslemeleriydi. Ancak son birkaç yıldır, Darwinizm'in tüm açıklarının, sahtekarlıklarının ve hayali delillerinin deşifre edilerek, büyük kitlelere ulaştırılmasının etkisiyle, evrimciler, propagandalarında daha ihtiyatlı davranmaya başlamışlardır. CBT'deki Neandertaller'le ilgili yazıda da, doğru bilgilerin arasına sık sık evrimci yanılgılar ve gerçek dışı mantıklar yerleştirilerek bu telkin yöntemi kullanılmıştır.

Söz konusu yazıda Neandertaller'in -kendi ifadeleriyle- "tümüyle kültive olmuş bir insan türü" olduğu birçok bulgu ile desteklenerek anlatılmasına rağmen, satır aralarında Neandertaller''in, henüz Homo sapiens kadar gelişimini tamamlamamış bir hominid (yarı insan yarı maymun) olduğu aldatmacasının mesajları verilmektedir.


Neandertal kafatası

Oysa son 10-20 yılın bilimsel bulguları, Neandertaller'in günümüz insanına göre hiçbir "ilkel" yanı olmayan bir insan ırkı olduğunu ortaya koymaktadır. Hatta bu nedenle bir zamanlar Homo neanderthalensis sınıflamasına dahil edilerek Homo sapiens'ten tümüyle ayrı tutulan Neandertaller, artık evrimciler tarafından bile Homo sapiens neanderthalensis olarak anılmakta ve böylece günümüz insanının bir türü olarak kabul edildiği teyid edilmektedir.

Bu konuda önde gelen bir otorite sayılan ve CBT'deki yazıda da kendisinden alıntı yapılan New Mexico Üniversitesi'nden paleoantropolog Erik Trinkaus şöyle yazar:

Neandertal kalıntıları ve günümüz insanı kemikleri arasında yapılan ayrıntılı karşılaştırmalar göstermektedir ki, Neandertaller'in anatomisinde, ya da hareket, alet kullanımı, zeka seviyesi veya konuşma kabiliyeti gibi özelliklerinde günümüz insanlarından aşağı sayılabilecek hiçbir şey yoktur.18 

Zaten CBT dergisinde de 5 sayfa boyunca Neandertaller'in bir insan ırkı olduğu ile ilgili bilgi verilmekte, ancak yine de evrimci aldanışların getirdiği alışkanlıkla olsa gerek, arada bu insan ırkının tam gelişmemiş bir ara geçiş aşaması olduğuna dair bilimsel bir değeri olmayan imalarda bulunulmaktadır.

Evrimcilerin Asla Açıklayamadıkları "İçi Boş" Cümleler

Evrim teorisi ortaya atıldığı günden bu yana, yanıltma amaçlı kullanılan, hiçbir evrimci tarafından açıklanamayan bazı kavramlar ve cümleler evrimci yayınlarda sık sık yer almaktadır. İçi boş ve bilimsel anlam taşımayan bu tür cümleler bu yazıda da kullanılmıştır. Bu cümlelerin kullanılış amacı bilimsel ve mantıksal olarak gerçekleşmesi imkansız olan olayları, insanlara bir nevi telkin yoluyla olmuş gibi göstermektir.

Evrimcilerin bu tür telkin metodlarına bu yazıdan şöyle iki örnek verebiliriz:

İnsanoğlu günümüzden 40.000 yıl önce kültürü keşfettiğinde birden bire takı, müzik ve heykel gibi sanatsal uğraşlar da edinmişti.

Büyük "zeka patlaması" böylece ilk kez bundan 40.000 yıl önce gerçekleştiğinde, insanoğlu birden bire ince ruha sahip ressam veya alet ustası gibi beceriler edinen bir türe dönüşerek "öğrenme/kavrama isteğine ve kültüre dayalı bir devrim yaratmıştı.

Evrimciler, evrimin her aşamasını bu şekilde açıklanamaz değişimler olarak açıklarlar. Örneğin yukarıdaki cümlelerde belirtilen değişimin nasıl gerçekleştiğini, zekadan, anlayıştan, estetikten, zevkten, bilinçten ve yetenekten yoksun bir canlının nasıl olup da, düşünen, dinleyen, konuşan, sevinen, sanat eserleri oluşturan, hesap yapabilen, seven, şefkat ve merhamet duyan, heyecanlanan, şevklenen bir canlıya dönüştüğünü kesinlikle açıklayamazlar.

Evrimciler, iki mekanizmanın sözde evrime neden olduğunu iddia ederler. Bunlardan bir tanesi doğal seleksiyondur. Ki doğal seleksiyon vasıtasıyla yeni bir canlı türü meydana gelemeyeceği bugün bilimsel olarak kabul görmüş bir gerçektir. (Bu konudaki detayları Harun Yahya'nın Evrim Aldatmacası kitabında bulabilirsiniz) Evrimcilere göre diğer evrim mekanizması ise, mutasyonlardır. Yapılan araştırmalar mutasyonların canlılara daima zarar getirdiğini, onları hasta veya sakat yaptığını, asla onlara iyi bir özellik kazandıramadığını göstermiştir.


J. Hawkes

Kaldı ki, ne mutasyonların ne de doğal seleksiyon mekanizmasının, bir canlıya yetenek, zeka, ince düşünce, sanat ve estetik zevki kazandıramayacağı çok açık ve herkesin kabul edeceği bir gerçektir.

Evrimci olmasına rağmen J. Hawkes, New York Times'da yayınlanan bir yazısında evrim mekanizmaları ile ilgili şöyle bir itirafta bulunmuştur:

Kuşları, balıkları, çiçekleri vb. göz kamaştırıcı güzelliği salt doğal seleksiyona borçlu olduğumuza inanmakta güçlük çekiyorum. Dahası, insan bilinci öyle bir düzeneğin ürünü olabilir mi? Nasıl olur da tüm uygarlık nimetlerini meydana getiren insan beyni; Sokrates, Leonardo da Vinci, Shakespeare, Newton ve Einstein gibileri ölümsüzleştiren yaratıcılık "yaşam savaşımı" denen orman yasasının bize bir armağanı olsun?19

Bu tespit doğrudur; doğada var olan hiçbir canlının, şuursuz mekanizmanın veya gücün insana bu özellikleri kazandıramayacağı çok açıktır. Bunu evrimciler de dahil olmak üzere herkes görebilmektedir.

İnsanı, tüm diğer canlılar gibi Allah yaratmıştır ve insan ilk var olduğu andan itibaren "bugünkü gibi" akıl ve şuur sahibi bir varlıktır. Tarihin her döneminde maymunlar maymun, insanlar ise insan olarak var olmuşlardır. İnsanın sahip olduğu özellikleri ona veren ise onu yoktan var eden Allah'tır. Allah insanı yaratmış ve ona ruhundan üflemiştir. İşte insanı diğer canlılardan ayıran en önemli özelliklerinden biri bir ruha sahip olmasıdır. Evrim teorisinin ise, ruhun varlığını, nasıl oluştuğunu açıklayabilmesi kesinlikle mümkün değildir.

Doğada çok belirgin bir düzen ve estetik vardır. Pek çok evrimci dahi, ön yargısız olarak düşündüklerinde, bu düzen ve estetiğin amaçsız ve bilinçsiz bir "evrim" sürecinin ürünü olamayacağını anlamaktadır. Gerçekte doğa Allah'ın sanatıdır ve bizlere O'nun sonsuz güç ve aklını göstermektedir.


21. yüzyılın en önemli gelişmelerinden biri, 150 yıldır anlatılan evrim masalının sona ermesidir. Bugün evrimcilerin teorilerine delil olarak gösterebilecekleri bir tek fosil, bir tek laboratuvar deneyi veya doğada gözlemlenmiş bir olay yoktur. Evrimcilerin kendilerince evrime delil olarak gösterdiklerinin ise evrime kesinlikle delil oluşturmadıkları zaman içinde ortaya çıkmıştır. CBT'de konu edinilen Neandertal insanı da bu örneklerden biridir.

 

EVRİMCİLERİN "MAYMUN" SAPLANTILARININ ANLAMSIZLIĞI

Cumhuriyet Bilim Teknik dergisinin 29 Temmuz 2000 tarihli sayısında, Darwinist bir yazıya yer verildi. "Yok birbirimizden farkımız" başlıklı yazıda, maymunların insanlara benzer birçok davranışlarının bulunduğu öne sürülerek, insanla maymunun arasında sanıldığından daha az bir fark olduğu yanılgısı ifade ediliyordu. Sadece evrim propagandası amacının güdüldüğü açıkça belli olan yazıdaki taraflı yorumları ve çarpıtmaları sırayla açıklayalım.

Maymunların, insanlarda da görülen bazı davranışlara sahip oldukları bir gerçektir. Ancak, doğada insanla benzer davranışlar gösteren, hatta eğitimli bir insanın dahi gösteremeyeceği, zekice tavırlar sergileyen birçok hayvan vardır. Hatta bazı hayvanlarda, insanlara has şefkat, merhamet, eşine veya çocuklarına düşkünlük, fedakarlık gibi tavırları görmek de mümkündür. Ancak nedense, sadece maymunlardaki benzerlikler bazı çevreleri müthiş bir heyecana kaptırmaktadır. Oysa doğayı tarafsız ve evrimci saplantılardan uzaklaşmış bir gözle inceleyen her insan, pek çok canlının insanı hayrete düşürecek derecede zekice tavırlara sahip olduğunu görecektir.

Söz gelimi, kendisine oldukça gelişmiş teknik altyapıya sahip bir yuva ve yuvasının uygun koşullarda bulunmasını sağlayan bir baraj inşa eden kunduz, bir maymundan çok daha zekice tavırlar sergilemekte, çok daha önemli ve kompleks kararlar almaktadır.

Doğadaki pek çok canlı insanlardakine benzer davranışlar gösterir. Örneğin kunduzlar çok başarılı bir şekilde yuva kurar, barajlar (yanda) inşa ederler. İşçi arılar yavruların bakımı için olağanüstü bir fedakarlık gösterirler. Bu canlıların davranışları insanla benzerlik kurulmaya çalışılan maymunlara göre çok daha zekicedir.

Arıların ise, petek inşasındaki yetenekleri, altıgen petek seçiminin önemi, bu altıgen petekleri kusursuzca, aralarında hiçbir boşluk bırakmadan tamamlayabilmeleri, nektar bulma yöntemleri ve değerlendirmeleri her biri zeka ürünü davranışlardır. Özellikle petek inşasında yaptıkları matematik hesaplar evrim teorisinin kurucusu Charles Darwin'i bile hayrete düşürerek şunları söyletmiştir: "Arıyı, büyük matematikçilerin (peteğin yapısındaki ince hesapları) buluşlarından çok önce petek gözlerini yapmaya yönelten içgüdü için ne diyeceğiz?"


Erkek penguenler yavrularını tüylü ayaklarında koruma altına alırlar. Aksi takdirde yavrular kuzey kutbunun dondurucu soğuğunda öleceklerdir. Aylarca hiç kımıldamadan durarak yavrularını koruyan penguenlerin sahip oldukları şuurun kaynağı Allah'ın ilhamıdır.

Kuzey kutbunda yaşayan bir erkek penguenin, aylarca kımıldamadan yavrusunu ayaklarının arasında tutarak donmasını engellemesi, bu esnada dişi penguenin denize ulaşarak birkaç ay boyunca yavrusuna yiyecek bulmak için tehlikeli bir yolculuğa çıkması ve dönüşünde binlerce birbirinin aynı görünen penguen arasından eşini ve yavrusunu tanıyabilmesi de şuur gerektiren davranışlardır.

Maymunlar ise, birçok hayvanın insan davranışlarına olan benzerliğinden çok daha az bir benzerliğe sahiptir. Ancak, bir maymunun başını kaşıması, yavrusunun başını okşaması veya elini çırparak sevinç ifade etmesi evrimcileri müthiş heyecana kaptırmaktadır. Çünkü evrimciler, insanların maymunlarla ortak bir atadan evrimleştiği yalanına inanırlar, dolayısıyla maymunların insanlara benzer tavır göstermelerini sözde akrabalıklarının bir sonucu olarak görmek isterler. Ama bu esnada doğanın geri kalanını göz ardı ederler. Çünkü ne yukarıda bazı davranış örneklerini verdiğimiz kunduzları, penguenleri veya arıları, ne de karınca, örümcek, yunus, gibi diğer hayvanları, insanlara benzer birçok davranışa sahip olmalarına rağmen, insanın akrabası olarak gösteremeyeceklerini bilirler. Özellikle arı, karınca, örümcek, termit gibi böceklerin insanlar gibi akıl ürünü işler yapmaları evrim açısından çok büyük bir sorundur, çünkü bu canlılar sözde "evrimsel akrabalık" şemasında insanla tamamen bağlantısızdırlar.

Sonuç olarak maymunların insanlarla benzer davranışlar göstermeleri, bu canlıların insanların sözde evrimsel akrabaları olduğunu kesinlikle göstermez.

Canlılardaki, akıl ve bilinç ürünü davranışların ise tek açıklaması vardır. Kunduzların veya arıların kusursuz mimari yapılar inşa etmeleri, ne kendisi de bilinçsiz olan doğanın bir armağanıdır, ne de bu canlıların kendi iradeleriyle sahip oldukları özelliklerdir. Müstakil bir akla ve bilince sahip olmayan bu canlılar, kendilerini yaratan Allah'ın ilhamı ile hareket ederler. Allah, Kuran'da balarısını örnek vererek, bu gerçeği bizlere bildirmiştir:

Rabbin balarısına vahyetti: Dağlarda, ağaçlarda ve onların kurdukları çardaklarda kendine evler edin. Sonra meyvelerin tümünden ye, böylece Rabbinin sana kolaylaştırdığı yollarda yürü-uçuver. Onların karınlarından türlü renklerde şerbetler çıkar, onda insanlar için bir şifa vardır. Şüphesiz düşünen bir topluluk için gerçekten bunda bir ayet vardır. (Nahl Suresi, 68-69)

Kaldı ki, evrimcilerin iddia ettikleri gibi, mutasyonlar ve doğal seleksiyon, hiçbir maymunu evrimleştirerek bir insana dönüştüremez. Çünkü insan, bir ruha, bilince ve akla sahiptir. Bu nasıl bir mutasyon olacaktır ki, bir maymuna hissetmeyi, düşünmeyi, önemli konularda karar vermeyi, renkleri, desenleri, gölgeyi en güzel ve en uyumlu şekilde kullanarak bir sanat eseri oluşturmayı, trigonometri hesapları yapmayı, Sultan Ahmet Camisi'ni, Taç Mahal'i, Eyfel Kulesi'ni inşa etmeyi, beyin ameliyatı yapmayı, en üstün teknoloji ile donatılmış hayalet uçakları tasarlayarak uçurmayı öğretecektir?. J. Hawkes, evrimci bir bilim adamı olmasına rağmen bu önemli gerçeği şöyle açıklamıştır:

Kuşları, balıkları, çiçekleri vb. göz kamaştırıcı güzelliği salt doğal seleksiyona borçlu olduğumuza inanmakta güçlük çekiyorum. Dahası, insan bilinci öyle bir düzeneğin ürünü olabilir mi? Nasıl olur da tüm uygarlık nimetlerini meydana getiren insan beyni; Sokrates, Leonardo da Vinci, Shakespeare, Newton ve Einstein gibileri ölümsüzleştiren yaratıcılık "yaşam savaşımı" denen orman yasasının bize bir armağanı olsun?20

Kör tesadüflerin bir maymunu sanat eserleri ortaya çıkaran ya da teknolojik makinalar üreten insanlar haline getirmesi elbette ki mümkün değildir.

Evrimci Roger Lewin ise evrim teorisinin insan ruhunun oluşumu hakkında büyük bir çıkmaz içinde olduğunu şöyle itiraf eder:

Fiziksel anlamda, insanın evrimi hakkındaki herhangi bir teorinin, güçlü çeneleri ve iri kesici dişleri olan ve bizden dört kat hızlı koşan maymun benzeri bir atanın nasıl yavaş yavaş, iki ayaklı bir hayvana dönüştüğünü açıklaması gerekir. Bu güçlere aklı, konuşmayı ve ahlakı ekleyin, bunların hepsi evrim teorisine baş kaldırmaktadır.21 

Doğada, insanın sahip olduğu ruhu ona verebilecek hiçbir güç yoktur. Bu ruhu, insana Allah vermiştir. Kuran'da bildirildiği gibi Allah insana ruhundan üflemiştir. Bu, Darwinistler'in asla açıklama getiremeyecekleri ve tamamen yenilgiyi kabul ettikleri bir gerçektir. "Maymunlarla birbirimizden hiçbir farkımız yok" sloganları ile yazdıkları yazılar ise, Darwinizm'e olan körü körüne bağlılıklarını gösteren bir delil olmaktan öteye gitmemektedir.

FOCUS DERGİSİNDEN "EVRİM DÜŞLERİ"

Focus dergisinin Mayıs 2000 tarihli sayısında "Geleceğin Hayvanları" isimli bir yazıya yer verilmiştir. Derginin "Zooloji" sayfasında yer alan yazıda, İskoçyalı bir paleontolog Dougal Dixon'un Geleceğin Zoolojisi isimli kitabından örnekler verilmektedir. Söz konusu kitapta, günümüzden 50 milyon yıl sonra hayvanların ne tür değişimlere uğrayacakları, görünümlerinin, beslenme ve avlanma alışkanlıklarının nasıl olacağı, nasıl bir davranışa sahip olacakları gibi detaylı yorumlar yapılarak, adeta "kehanette" bulunulmuştur. Ayrıca 50 milyon yıl sonra var olacağı iddia edilen bu hayali varlıklar, tüm detaylarıyla resmedilerek konuya ikna edici bir görünüm sağlanmaya çalışılmıştır.

Bilimsel nitelikli bir derginin yine "zooloji" gibi bir bilim dalı ile ilgili sayfasında yer alan, ancak bilimle uzaktan yakından bir ilgisi olmayan bu yazının ve yazıya konu olan kitabın asıl amacı kuşkusuz "evrim propogandası"dır. Bu ve benzeri çalışmalarla ilgili bazı noktaların kamuoyunca bilinmesi gerektiği düşüncesindeyiz.

1. Dougal Dixon'un geleceğin hayvanları ile ilgili olarak verdiği bilgiler tamamen hayal ürünüdür ve yazar, bilimsel yöntemler kullanmadan gelecekle ilgili kehanetlerde bulunmuştur.

Focus dergisinde belirtildiğine göre Dougal Dixon Geleceğin Zoolojisi isimli çalışmasında, günümüzden 50 milyon yıl sonra hayvanların evrimleşerek büyük farklılıklar gösterecekleri gibi hayali bir senaryo anlatmaktadır. Dixon'ın bilim dışı iddiasına göre yarasalar kanatlarını yitirerek yere inecekler ve yerde yiyecek bulamayınca su altında şanslarını deneyecekler, timsahlar sözde evrimleşerek Dixon'ın bir de isim verdiği "desert shark" (çöl köpekbalığı)'a dönüşecekler, ağaçlarda yaşayan maymunlar yere inerek vahşileşecekler ve aslanların yerini alarak onlara benzer bir görünüm elde edecekler. Bunlar bilimsel olarak hiçbir değeri olmayan, Dixon'un hayali hayvan listesinden sadece bir kaçı.


Paleontolog Dougal Dixon

Dixon, gelecekte yaşayacağını varsaydığı hayvanlar ile ilgili oldukça detaylı bilgiler vermiş, hangi hayvanın hangi organının neye dönüşeceğini anlatmış, davranışlarının nasıl etkileneceğini, neyle beslenip, nerelerde yaşayacağını belirtmiş, hatta her birine bir de isim takmış; ancak bu değişimlerin nasıl meydana geleceğine dair tek bir bilimsel açıklamada bulunmamış, bunu denemeye dahi çalışmamıştır.

Oysa, bir bilim adamı, gelecekle ilgili bir tahminde bulunurken bunu mutlaka güçlü ve kesin bilimsel verilere dayandırmalı, tahminlerini tamamen bilimsel yöntemler kullanarak ortaya koymalıdır. Aksi takdirde hurafelerle uğraşan "kahin"lerden veya "falcı"lardan hiçbir farkı kalmaz.


Focus dergisinde "geleceğin hayvanları" olarak yandaki tavsirler yayınlanmıştır. Ancak bunların tümü fantezilerden ibarettir. Bilimsel yönden hiçbir değeri yoktur.

Söz gelimi bir jeolog, bir kara parçasının milyonlarca yıldır ne kadar hızla yer değiştirdiği ile ilgili tüm verileri göz önünde bulundurarak bu kara parçasının 50 milyon yıl sonra nerede bulunacağı ile ilgili bir tahminde bulunabilir. Veya, bir genetik bilimci, genler üzerine yapılan tüm araştırmaları göz önünde bulundurarak, yakın bir gelecekte, genetik kökenli hangi hastalıkların yeryüzünden tamamen silinebileceğine dair bir tahminde ve açıklamada bulunabilir.

Dixon'ın varsayımları ise hiçbir bilimsel veri ile desteklenmediği gibi, tamamen kendisinin hayalgücüne dayalıdır. Nitekim Focus dergisi de bu gerçeği itiraf etmekte ve Dixon'ın bu çalışmayı, bilimde olması gerektiği gibi bilimsel yöntemlerle değil, insani bazı özelliklerine yenilerek hayalgücünün etkisi altında kalarak hazırladığını belirtmektedir. Yazının girişindeki şu cümleler oldukça ilginçtir:

Kuşkusuz bilim kendi yöntemleri olan, aynı deneylerin aynı koşullarda aynı sonuçlar verdiği bir alan… Bu bilimselliğin sınırları içinde çalışanlar, elbette bu katı kurallara uyuyorlar. Ama, zaman zaman insan olmanın dayanılmaz hafifliğini hissediyorlar. Bu nedenle HAYAL GÜÇLERİNİ ZORLAYABİLİYORLAR. İşte "Geleceğin Zoolojisi" isimli eserin yaratıcısı İskoçyalı paleontolog Dougal Dixon da bunlardan biri… Eserinde geleceğin hayvanlarını mutlaka bilimsel bir süreçten geçiriyor, kendisinden de çok şeyler katıyor…


Bu hayali çizimlerin amacı, evrim zaten varmış ve hala devam ediyormuş gibi gerçek dışı bir izlenim vermektedir. Bilimsel temeli kalmayan evrim teorisi, propagandaya ümit bağlamıştır.

Sadece hayalgücüne dayanılarak yapılmış ve fantazi bir senaryodan öte herhangi bir anlam taşımayan bu çalışmanın, Focus gibi bilimsellik iddiası taşıyan bir derginin "zooloji" sayfasında yer alması son derece yanıltıcıdır. Okuyucular böyle bir haberi bir bilim kurgu sayfasında veya "fantazileriniz", "hayalgücünün eserleri" gibi konulu sayfalarda okuduklarında herhangi bir sakınca olmayabilir. Ancak bir kişinin hayalgücünün ürünü olan bazı garip varlıkların resimlerinin ve detaylı bilgilerinin bilim ile ilgili bir sayfada yer alması ve kullanılan manşetlerde, bu hayali canlılarla ilgili fantezilerin sanki bilimsel bir sonuç gibi aktarılması son derece yanlıştır. Burada yapılmak istenen, evrim aldatmacasına körü körüne inanan bazı bilim adamlarının "hayal güçlerini zorlayarak" uydurdukları masalların, bilimsellik görüntüsü altında kitlelere empoze edilmeye çalışılmasından başkası değildir.

Bu yöntem, aslında son derece tanıdık bir yöntemdir. Teorilerini bilimsel bulgulara dayandıramayan evrimciler sık sık bu tarz yanıltıcı haberler yapmakta, asla gerçekleşmemiş senaryoları konu ile ilgili bilgileri sınırlı kişilere gerçekmiş gibi sunabilmektedirler. Kendi ön yargılarını ve hayal güçlerini "bilim" gibi göstererek insanları aldatmaya çalışmaktadırlar. Fransız zoolog Pierre Paul Grassé, kendisi de bir evrimci olmasına rağmen, evrim teorisinin bu gibi iddiaları için şu yorumu yapmıştır:

Hayal kurmaya karşı bir yasa yok, ama bilim buna dahil edilmemelidir.22 

2. Geçmişte evrim yaşanmamıştır ki, gelecekte yaşansın.

Gerek Dixon'ın çalışmasında gerekse Focus dergisinin bu çalışmayı aktarışında, evrim teorisi, bilimsel olarak ispatlanmış bir gerçekmiş gibi sunulmakta ve "geçmişte evrim yaşandığına göre gelecekte de evrim yaşanacaktır" gibi son derece yanlış bir düşünceyle yola çıkılmaktadır. Oysa geçmişte evrim yaşanmadığı gibi gelecekte de evrim yaşanmayacaktır. Bu, modern bilimin bulgularıyla ortaya konmuş bir gerçektir.

Evrimciler, onlarca yıldır geçmişle ilgili sayısız senaryo üretmişler ve kullandıkları telkin ve propoganda yöntemleri ile bu hayali senaryoları bilimsel gerçeklermiş gibi insanlara empoze etmişlerdir. Ancak 20. yüzyılın ikinci yarısında meydana gelen bilimsel ve teknolojik gelişmeler evrimcilerin tüm düzenlerini altüst ederek, evrimin asla gerçekleşmediğini açık ve kesin olarak ortaya koymuştur.


Bu hayali çizimlerin amacı, evrim zaten varmış ve hala devam ediyormuş gibi gerçek dışı bir izlenim vermektedir. Bilimsel temeli kalmayan evrim teorisi, propagandaya ümit bağlamıştır.

Evrimin en önemli açmazlarından biri evrimleşmenin hangi mekanizmalarla gerçekleştiğini açıklayamamasıdır. Söz gelimi, Dixon bu çalışmasında, yarasaların büyük bir değişim geçireceklerini, önce kanatlarını yitireceklerini ve ardından su altında yaşamaya başlayacaklarını iddia etmekte ve bu iddiasını da hayali bir çizimle desteklemektedir. Bu çizimde görülen ise yarasaların kanatlarının yerini iki kolun aldığıdır. Dixon'ın bu iddiasının bilimsel bir nitelik kazanabilmesi için, yarasanın kanatlarının nasıl olup da bir kola dönüşeceğini, uçan bir memeli olan yarasanın nasıl olup da sualtında yaşayabilecek, nefes alabilecek, avlanabilecek nitelikler kazanacağını açıklaması gerekir.

Dixon'ın bilim dışı bu iddiasına göre yarasanın birçok organında önemli değişiklikler olacaktır ve bu değişiklikler son derece bilinçli ve amaca yönelik bir sıra izleyecektir. Tamamen ihtiyaçtan kaynaklanan bu değişimlerin mutlaka bilinçli bir mekanizma tarafından gerçekleştirilmesi gerekir. Öyle bilinçli bir mekanizma olmalıdır ki bu, havada yiyecek ihtiyacını karşılayamayan yarasanın önce kanatlarını kol haline getirip onun karada avlanmasını kolaylaştırmalıdır. Yarasanın karada da yeterli besin bulamadığını görünce  yarasaya solungaçlar ve diğer donanımla sağlamalı ve yarasayı suyun altında yaşatmalıdır.

Peki ama doğadaki bu bilinçli, akıllı, yetenekli mekanizma nedir? Evrimciler 150 yıldır doğadaki bu "olması gereken" mekanizmayı tartışmaktadırlar. Ancak doğada var olan hiçbir mekanizmanın böyle bir dönüşümü gerçekleştiremeyeceği son derece açık ve kesindir. Evrimcilerin sözde evrimleştirici iki mekanizma olarak öne sürdükleri "doğal seleksiyon" ve "mutasyonlar"ın ise aslında böyle bir süreci gerçekleştiremeyecekleri ortadadır ve bunu evrimciler dahi kabul etmektedirler. Doğal seleksiyon ve mutasyonların "yeni varlıklar" meydana getirecek mekanizmalar olmadığı bugün bilim çevreleri tarafından kabul görmüş bir gerçektir. (Ayrıntılı bilgi için bkz. Harun Yahya; Evrim Aldatmacası, Hayatın Gerçek Kökeni)

3. Dixon'ın çalışmasının ve Focus'taki haberin tek amacı "evrim propogandasıdır."


Evrimciler teorilerini destekleyen deliller bulmakta gösteremedikleri başarıyı, hayalgücüne dayalı çizimlerde sergilemektedirler.

Evrim teorisi, bundan 2 yüzyıl önce -19. yüzyılda- ortaya atılmış ve günümüzde bilimsel bulgularla geçersizliği ortaya çıkmış bir teoridir. Charles Darwin'den bu yana bilimin her alanında ve teknolojide muazzam gelişmeler meydana gelmiştir ve 19. yüzyılda inanılır gibi görünen birçok şeyin aslında imkansız olduğu anlaşılmıştır.

Ancak tüm bunlara rağmen evrim teorisi, diğer köhne teori ve fikirler gibi çöpe atılmamış, aksine büyük bir özenle muhafaza edilmeye çalışılmıştır. Çünkü evrim teorisi, yüzyıllardır, inançsızlıklarına, Allah'ı inkarlarına, başıboş ve sorumsuz insan anlayışlarına, maddeye verdikleri öneme sözde bilimsel bir kılıf olmuş ve insanların gözünde bir meşruiyet arayan çevrelere sahte de olsa bir destek kazandırmıştır. Bu nedenle bilimsel yöntemlerle büyük umutlar bağladıkları teorilerini savunamayan evrimciler, telkin, göz boyama ve propaganda yöntemleri ile bunu sağlamaya çalışırlar. Konuyu detaylı incelemeyen insanlar ise "bilimsellik" maskesi altında gizlenen gazete ve dergiler, kitaplar vs. aracılığıyla evrimin gerçek olduğuna ikna edilirler.

İşte Dixon'ın gelecekte evrim sonucunda meydana geleceğini iddia ettiği bilim kurgu filmlerinden fırlamış hayali varlıklar, bu propagandanın bir parçasıdır. Bu, evrimcilerin ilk kez kullandıkları bir yöntem de değildir. Söz gelimi yakın geçmişte, yine bir evrim savunucusu olan Richard Dawkins, "geleceğin insanı"nı çizmişti. Etkileyici bir görüntü verilmek istenen bu sözde "geleceğin insanı" da aynı amaçla ortaya atılmıştı ve hiçbir bilimsel yöntem kullanılmadan tamamen hayal ürünü olarak üretilmişti.

Evrimcilerin bu denli bilim dışı yöntemlere, adeta "çocuk kandırma" metodlarına başvurmaları, gerçekte Darwinizm'in bilim karşısında uğradığı yenilginin bir sonucudur. Hiçbir laboratuvar deneyi veya bilimsel gözlem evrim teorisini desteklemediği için, evrimci biyologlar "hayal güçlerini zorlayarak" uydurma canlılar çizmekte ve bu sayede konu hakkında bilgisi olmayan insanları etkilemeye çalışmaktadırlar. Bunlar, Darwinizm'in son çabalarıdır. İnsanlık, bilim adına utanç verici bir safsata olan bu teoriden çok yakında tamamen kurtulacaktır.

 

DARWIN ZAMANIN SINAVINI GEÇEMEDİ VE
ÇAĞDAŞ BİLİME YENİLDİ

Mayıs 2000'de Sabancı Üniversitesi tarafından evrim teorisi konulu bir konferans düzenlendi. Konferansta, beklenildiği gibi klasik evrimci argümanlar tekrarlandı ve özellikle son yıllarda bilimin evrim teorisine getirdiği eleştirilere bir tek cevap dahi verilmedi.

18 Mayıs 2000 tarihli Cumhuriyet gazetesinde ise "Darwin Zamanın Sınavını Geçti" başlıklı haberde, bu konferansta konuşmacı olarak yer alan Harvard Üniversitesi öğretim üyesi Andrew Berry'nin konuşmasının bazı bölümlerine yer verildi. Evrimcilerin içi boş cümlelerine iyi bir örnek teşkil eden söz konusu konuşmada yer alan evrimci iddialara bilimsel gerçeklerle cevap verelim.

Çağdaş Bilim Darwin'in İddialarını Geçersiz Kılmıştır

Cumhuriyet gazetesindeki yazıda Andrew Berry'nin şu sözlerine yer verilmiş ve hatta hiçbir doğruluk payı içermeyen bu sözler yazının başlığını oluşturmuştur: "Darwin'in 1859'da söyledikleri, zamanın sınavını geçmiş bilgilerdir." Berry, konuşmasının devamında ise evrimin bir gerçek olup yaşandığını ve kanıtların da bunu gösterdiğini iddia etmiştir. Ne var ki, Berry bu iddialarında yanılmaktadır.

Şu bir gerçektir ki, evrimcilerin her konuşmalarında ve her yazılarında kendilerince evrimin bilimsel bir gerçek olduğunu savunan iddialı ve kesin cümlelerine bolca rastlamak mümkündür. Ancak evrimcilerin konuşmalarında ve yazılarında eksik olan, var oldukları iddia edilen somut delillerdir. Evrimciler bu konuda çok sıkıştıklarında, bilimsel buluşlar ve gelişmeler ile geçersizlikleri defalarca ispatlanmış olan sözde delilleri öne sürerler. Oysa evrimin, bilimsel olarak geçerliliği ispatlanmış bir teori olarak kabul edilebilmesi için, aynı yerçekimi kanunu veya suyun kaldırma kuvveti gibi, bilim tarafından kesin delil ve bilgilerle açıklanabilmesi gerekmektedir.

Ancak, Berry'nin iddiasının tamamen aksine, Darwin'in 1859 yılında ortaya attığı iddiaların hiçbiri bilim tarafından ispatlanamamıştır. Aksine, modern bilim Darwin'in iddialarının kesinlikle yanlış olduğunu defalarca ortaya koymuştur. (Detaylı bilgi için bkz. Hayatın Gerçek Kökeni, Harun Yahya)

Darwin'in "Doğal Seleksiyonla Evrim" İddiasının Geçersizliği Anlaşılmıştır

Berry'nin değindiği konulardan biri doğal seçilimdir. Darwin türlerin doğal seçilim sayesinde birbirlerinden türediklerini ve geliştiklerini iddia etmiştir. Oysa bilimsel bulgular, doğal seçilimin asla bir türün başka bir türe gelişimini sağlayamayacak bir mekanizma olduğunu ispatlamaktadır. Doğal seçilim sonucunda hiçbir zaman bir canlı başka bir canlı türüne dönüşmez ve yeni bir genetik bilgi dolayısıyla yeni bir özellik veya organ ortaya çıkmaz. (Detaylı bilgi için bkz. Evrim Aldatmacası, Harun Yahya) Günümüz evrimcilerinden Stephen Jay Gould, Darwinizm'in bu büyük yanılgısı için şöyle der:

Darwinizmin özü tek bir cümleye dayanır: Doğal seleksiyon evrimsel değişimde yaratıcı güçtür. Kimse doğal seleksiyonun zayıf olanın elenmesindeki rolünü inkar etmez. Ancak Darwin teorisi doğal seleksiyonun uygun olanı yaratmasını da istemektedir.23 

Doğal seleksiyon mekanizmasıyla sadece canlı türlerindeki sakat ya da zayıf olan bireylerin ayıklanması sağlanır. Daha önce doğada var olmayan bir canlı türünü ortaya çıkaramaz. Ünlü Sanayi Devrimi kelebeklerinin durumu bu konuda iyi bir örnektir. Sanayi Devrimi ile birlikte ağaçların renkleri koyulaşmıştır. Dolayısıyla bu ağaçlarda yaşayan kelebeklerden açık renkli olanlar kuşlar tarafından daha kolay avlanmış ve dolayısıyla sayıları azalmıştır. Koyu renkli kelebekler ise ağaçların üzerinde kamufle oldukları için (üstte sağda) sayıca artış göstermişlerdir. Elbette ki bu bir evrim değildir. Çünkü yeni bir tür oluşmamıştır. Sadece nüfus oranları değişmiştir.

Evrimci C. Loring Brace ise, American Scientist dergisinde yayınlanan bir makalesinde Darwinizm'in bilimsel bulgular tarafından reddedildiğini ve doğal seleksiyonu da türleri oluşturan bir mekanizma olarak göremeyeceğimizi şöyle açıklar:

American Scientist okuyucuları, biyolojinin büyük bir kısmının ve paleontolojinin tamamının Darwin'in organik evrim hakkındaki görüşlerini reddettiğini fark etmiyor olabilirler. Doğal seleksiyon sadece "ince ayar" olarak görüldüğü için reddediliyor, adaptasyon ise pratikte kesinlikle geçerli görülmüyor.24

Evrimciler Doğadaki Kusursuz Yaratılışı Görmek İstemezler


Panda'nın Baş Parmağı adlı kitap

Berry'nin konuşmasında yer alan klasik evrimci argümanlardan bir diğeri ise, Stephen Jay Gould tarafından ünlendirilen "Panda'nın baş parmağı" konusudur. Pandanın beş parmağı dışında, bileğinden çıkan "radyal susamsı kemik" (radial sesamoid bone) olarak isimlendirilen bir kemik çıkıntısı daha bulunmaktadır.

Bu yapının evrimciler açısından önemine gelince; evrimcilere göre panda, ayı, köpek gibi hayvanların dahil olduğu etçiller sınıfındandır. Ve panda daha sonra bambu ile beslenmeye başlamıştır ve evrimci senaryoya göre altıncı parmak bambu yemeğe uyum sağlaması için sonradan çıkmıştır. Evrimcilerin bir başka iddiası ise, bu altıncı parmağın mükemmel olmadığı, doğal seleksiyonun elindeki malzemeyi kullanarak ancak bu kadarını oluşturabildiği yönündedir. Oysa bunlar, hiçbir delili ve geçerli açıklaması bulunmayan, tamamen evrimci ön yargılar ile ileri sürülen hayal ürünü iddialardır. Sırasıyla incelersek:

-Pandaların, etçil atalardan türedikleri yanılgısı

Evrimcilerin pandaları etçil sınıfına dahil etmelerinin nedeni, geniş çeneleri, dişleri ve güçlü pençeleridir. Evrimciler pandaların sözde atalarının bu özelliklerini diğer hayvanlara karşı kullandıklarını iddia ederler. Oysa pandaların tek düşmanı insanlardır, hayvanlar arasında düşmanları yoktur. Güçlü dişlerinin ve çenelerinin nedeni ise bambu saplarını kolayca koparıp çiğneyebilmeleridir. Güçlü pençeleri ise bambuların gövdelerine tırmanmaları içindir. Dolayısıyla, çoğunlukla bambu ile, zaman zaman ise meyve ve bitkilerle beslenen pandaların etçil atalardan türediklerine dair bir delil yoktur ve evrimciler de pandanın hangi hayvandan türediğine dair fikir birliği sağlayamamışlardır. Öyle ki bazı evrimciler pandaları ayılarla aynı kategoriye koyarken, bazıları da rakunlarla aynı sınıflama içine dahil etmektedir. Çünkü gerçekte bu canlıların bir başka canlı sınıflamasından evrimleştiğine dair hiçbir bulgu yoktur. Evrimciler sadece benzerliklerden yola çıkarak tahminler yapmakta, bu tahminler tamamen hayali olduğu için de birbirleri ile ihtilafa düşmektedirler.

PANDANIN PARMAĞI MÜKEMMEL BİR YARATILIŞTIR

Evrimciler yaratılışı kendilerince inkar etmek için doğada kusur ve uyumsuzluk ararlar. S. J. Gould'un pandaların baş parmakları ile ilgili iddiası buna bir örnektir. Oysa Gould yanılmaktadır. Çünkü bu kemiksi parmak sandığı gibi bir kusur değildir. Aksine hareketi kolaylaştırır ve tendonların yırtılmasını engelleyici etkiye sahiptir.
1999 yılında Nature dergisinde yayınlanan bir inceleme, pandanın başparmağının hayvanın doğal ortamı açısından son derece verimli olduğunu göstermektedir. Dört Japon araştırmacının ortak yürüttükleri çalışma, 'kompüterize tomografi' ve 'manyetik rezonans resimlendirmesi' teknikleri ile yürütülmüş ve sonuçta pandanın başparmağının 'memeliler arasında bulunan en olağanüstü yönlendirme tekniklerinden biri' olduğu sonucuna varılmıştır. (Endo, H., Yamagiwa, D., Hayashi, Y. H., Koie, H., Yamaya, Y., and Kimura, J. 1999. Nature 397: 309-310) Sağda, çalışmayı yürüten uzmanların pandanın el yapısı ile ilgili yaptıkları bilgisayar çizimi yer alıyor.

-Pandaların altıncı parmaklarının mükemmel olmadığı,  dolayısıyla tesadüfün eseri olduğu yanılgısı

Pandanın ünlü başparmağı meselesindeki asıl nokta budur. Evrimciler bu parmağın mükemmel olmadığını ama işe yaradığını söylerler. Berry de konuşmasında "mükemmel olmayan bu parmak yapılabilenin en iyisidir" diyerek bu evrimci iddiayı yinelemiştir.

Gerçekte, söz konusu altıncı parmak "radiyal susamsı kemik" olarak adlandırılan bir kemik türündendir ve bu kemik genellikle eklem yerlerinde bulunarak hareketi kolaylaştırır ve tendonların yırtılmasını engeller. Pandanın bileğinden çıkan bu kemik ise aslında bir parmak değildir, ancak parmakların bambunun gövdesini kavramasını kolaylaştıran bir destektir.25  Evrimciler bu kemiğin, parmak yerine geliştiğini, ancak parmak görevi göremediğini, örneğin filizleri ayıklayamadığını öne sürerler. Ancak kavrama işi için yeterince iyi olduğunu da belirtirler. Zaten bu altıncı kemiğin görevi budur ve pandanın diğer işlemleri kusursuzca yapmaya yetecek kadar parmağı bulunmaktadır.26 Bu yapının en ideal şeklinin gerçekte tam bir "parmak" olması gerektiği, evrimcilerin ön yargı ile öne sürdükleri dayanaksız bir iddiadır. Söz konusu kemik, mevcut haliyle canlı için son derece uygundur.

Evrimcilerin doğada uyumsuzluk veya kusur aramalarının tek nedeni, Allah'ın kusursuz yaratışını inkar etmek için kendilerine sözde delil aramalarıdır. Ancak bu çabaları, pandanın parmakları konusunda da olduğu gibi her zaman sonuçsuz kalmıştır. Aslında her çağda, doğada kusur aramak inkar edenlere ait bir özellik olmuştur ve Kuran'ın Mülk Suresi'nde böyle boş bir çaba içine girenler şu şekilde haber verilmiştir:

O, biri diğeriyle 'tam bir uyum' (mutabakat) içinde yedi gök yaratmış olandır. Rahman (olan Allah)ın yaratmasında hiçbir 'çelişki ve uygunsuzluk' (tefavüt) göremezsin. İşte gözü(nü) çevirip-gezdir; herhangi bir çatlaklık (bozukluk ve çarpıklık) görüyor musun? Sonra gözünü iki kere daha çevirip-gezdir; o göz (uyumsuzluk bulmaktan) umudunu kesmiş bir halde bitkin olarak sana dönecektir. (Mülk Suresi, 3-4)

Sonuç olarak pandanın altıncı parmağı, panda için en kullanışlı yapıdır. Canlıların tüm diğer özellikleri gibi, üstün bir güç ve akıl sahibi olan, şefkatli ve merhametli Allah tarafından kusursuzca yaratılmıştır.

"Bilim ve Din Birbirlerinden Ayrı Düşünülemez."


Albert Einstein inançlı bir bilim adamıydı

Andrew Berry'nin bu sözleri son derece dikkat çekicidir. Bilim ve dinin ayrı düşünülemeyeceği kesinlikle doğrudur. Ünlü bilim adamı Albert Einstein bir sözünde şöyle der:

Derin bir imana sahip olmayan gerçek bir bilim adamı düşünemiyorum. Bu durum şöyle ifade edilebilir: Dinsiz bilime inanmak imkansızdır.27 

Çünkü din, Allah'tan bize ulaşan bilgiye dayanır. Bilimin konusu olan evren ve doğayı da Yüce Allah yaratmıştır. Dolayısıyla, her ikisi arasında bir çelişki olması imkansızdır. Ancak, kendilerince din ahlakını ortadan kaldırmak isteyenler, özellikle son iki yüzyıldır dini ve bilimi karşı karşıya getirmeye çalışmışlardır. Ancak bu çabaları boşunadır. Kuran Allah'ın vahyidir ve hiçbir değişikliğe uğramamıştır. Bilimsel hiçbir bulgu Kuran ayetleri ile çelişmez. Aksine atom altı parçacıkları, anne karnındaki üç karanlık bölge, demir filizlerinin yeryüzüne göktaşları ile gelmesi ve kıtaların kayması gibi geçtiğimiz yüzyılda keşfedilen bilgiler, 1400 yıl önce vahyedilmiş olan Kuran'da bildirilmiştir. (Detaylı bilgi için bkz. Kuran Mucizeleri ve Kuran Bilime Yol Gösterir, Harun Yahya)

Ancak, Berry'nin bu açıklaması Cumhuriyet gazetesinin hoşuna gitmemiş olacak ki, bu cümlenin hemen ardından Berry'nin evrim teorisinin kesin doğru olduğu yanılgısıyla ilgili cümleleri eklenmiştir.

Bundan 1400 yıl önce vahyolunan Kuran'da o dönemde bilinmeyen pek çok bilimsel gerçek haber verilmiştir. İnsanın yaratılışı, dünyanın atmosferi, evrenin yaratılışı ya da yeryüzünün yapısı gibi konular hakkında Kuran'da bildirilen ve o dönemin teknolojisi ile insanlar tarafından tespit edilmesi hiçbir şekilde mümkün olmayan detaylar Kuran'ın Allah sözü olduğunu ispatlar.

 

Gerçekten o (Kuran) Alemlerin Rabbinin bir indirmesidir.
(Şuara Suresi, 192)

Sonuç

Yazının girişinde de söz ettiğimiz gibi, ortada Berry'nin iddia ettiği gibi evrimi kanıtlayan, şaibesiz, bilimsel yöntemlerle ortaya konan tek bir delil dahi yoktur. Evrimciler yıllardır, geçersizliği defalarca bilimsel olarak gösterilmiş sahte delilleri insanların önüne tekrar tekrar getirirler. Konuyla ilgili detaylı bilgi sahibi olmayan insanlar, bilim adamı sıfatı taşıyan bu insanlara güvenir ve anlattıklarını sorgulamazlar. Ancak çok küçük bir araştırma yapan biri dahi, evrimcilerin yıllardır aynı hikayeleri anlatarak insanlara bir tür hipnoz yapmaya çalıştıklarını görebilir. Bilimin evrim teorisini yalanladığını aslında evrimcilerin kendileri de çok iyi bilmektedirler. Ancak, dinsizliğin ve materyalizmin tek dayanağı olan evrim teorisini ayakta tutabilmek için, bu gerçeği insanlardan gizlemektedirler. Ottowa Commonwealth Biyolojik Kontrol Enstitüsü Başkanı W.R. Thompson evrimcilerin bu tutumunu şöyle ifade eder:

Bilim adamı olmayan kişilerin dikkatini, evrimle ilgili anlaşmazlıkların üzerine çekmek uygun ve doğru olacaktır. Fakat bazı evrimcilerin son görüşleri bunu makul bulmadıklarını gösteriyor. Bilimsel olarak tanımlayamayacakları bir doktrini savunmak için biraraya gelen bilim adamlarının zorlukları göz ardı ederek ve eleştirileri gizleyerek inançlarını halkın gözünde devam ettirme girişimi bilimsel açıdan anormal ve istenmeyen bir durumdur.28

Ülkemizde de evrim teorisinin açmazları çok güçlü delillerle ve hemen herkese ulaşacak şekilde gözler önüne serilmiştir. Bu nedenle ülkemizdeki evrimci bilim çevrelerinin çok daha büyük bir ivedilikle bilimsel açıdan yanlış ve tutucu tutumlarını bırakarak, gerçek ve saptırılmamış bilimsel verilere göre düşünmeleri gerekmektedir.

 

PROF. DR. ASLI TOLUN'UN EVRİM TEORİSİ HAKKINDAKİ
ÖNEMLİ YANILGILARI

Sayın Prof. Dr. Aslı Tolun'un, 2 Temmuz 2000 tarihinde Hürriyet Gazetesi'nin Pazar ekinde yayınlanan röportajında ve aynı günün gecesi telefon bağlantısı ile katıldığı Kanal 7 televizyonunda yayınlanan "Siyah Beyaz" isimli programda, İnsan Genomu Projesi hakkında yaptığı açıklamalarda birçok bilimsel yanılgı bulunmaktadır. Kendisi ülkemizin saygın profesörlerinden biri olduğu için, yorumlarındaki önemli yanılgıların ve bilgi hatalarının düzeltilmesi gerektiği kanaatindeyiz.

Sayın Prof. Tolun'un Evrim Teorisini İspatlanmış Bilimsel Bir Gerçek Sanma Yanılgısı

"Siyah Beyaz" programına konuk olarak katılan iki değerli bilim adamının, evrim teorisinin kesinlikle bilimsel bir teori olmadığına dair açıklamalarına ve gösterdikleri bazı delillere karşılık olarak, Prof. Tolun, programa telefonla bağlanmış ve evrim teorisinin kesinlikle tartışmaya açık olmadığını, ispatlanmış bilimsel bir gerçek olduğunu öne sürmüştür.

Öncelikle şunu belirtmemiz gerekir ki, evrim teorisinin "tartışmaya açık olmayan kesin olarak bilimsel açıdan ispatlanmış bir teori" olduğu iddiasını, günümüzde dünyanın en önde gelen, en ateşli evrim otoriteleri dahi ileri sürememektedir. Sn. Tolun'un bu konuda bu kadar emin ve kesin konuşabilmesinin nedeni, muhtemelen güncel gelişmeleri ve bu konuda dünya çapındaki literatürü detaylı olarak takip edememesinden ve 1960'ların 70'lerin bilgilerini kullanarak görüş bildiriyor olmasındandır. Çünkü eğer evrim teorisi ile ilgili gelişmeleri yakından takip ediyor olsaydı, teorinin "ispatlanmış gerçek" olduğu yanılgısına düşmezdi.


Jacques Monod

Günümüzde, ilgili hiçbir bilim dalında, evrim teorisine delil oluşturabilecek bir bulgu veya deney bulunmamaktadır. Örneğin evrim teorisinin canlıların birbirlerinden türediklerini gösteren bir tane bile ara geçiş formu yoktur. Bugüne kadar evrimcilerin delil gibi sundukları sözde ara geçiş formlarının her birinin geçersizliği teker teker anlaşılmıştır.

Sayın Tolun'un uzmanlık alanı olan genetik konusu ise evrim teorisi için başlı başına bir muamma ve çıkmazdır. Hayatın tesadüfler sonucunda meydana geldiğini iddia eden evrimciler, bu konuda hiçbir bilimsel açıklama getirememektedirler. Nitekim bunu en ateşli evrim savunucuları dahi bu şekilde itiraf etmektedirler. Örneğin Nobel ödülü sahibi evrimci J. Monod, "Tek hücreli basit hayatın evrimle oluşma ihtimali sıfırdır" diyerek bu itirafı yapmıştır.29 

Paris Üniversitesi'nden Schutzenberger ve diğer bilim adamları ise evrim teorisinin karşı karşıya olduğu matematiksel olasılık problemleri ile ilgili bir konferansta şöyle demişlerdir:

Sonuç olarak, neo-Darwinist evrim teorisinde çok büyük bir boşluk olduğuna ve bu boşluğun, mevcut biyolojik bakış açısı ile doldurulamaz olduğuna inanıyoruz.30 

(Burada yer verdiklerimiz evrimcilerin itiraflarından yalnızca bir kaçıdır. Bu konudaki detaylı bilgiye Harun Yahya, Evrimcilerin İtirafları isimli kitaptan ulaşabilirsiniz.)
Nitekim Sayın Tolun da, konunun uzmanı olmasına rağmen, canlılığın nasıl evrim sürecinde oluştuğuna dair televizyon programı esnasında da hiçbir açıklama getirememiş, ilgisiz konuları tekrar ederek, konuyu cevapsız bırakmıştır. Bir bilim adamı olarak Sayın Tolun da çok iyi bilmektedir ki, bir teori için birkaç bilim adamının ağız birliği ederek "bu teori kesin bir gerçektir" demeleri yeterli değildir. Bunun için bilimsel delillere, gözlem ve deneylere ihtiyaç vardır.

Sayın Tolun'un, Genetik Benzerliklerin Evrimin Delili Olduğunu Belirtmesi Önemli Bir Yanılgıdır

Aslında Sn. Tolun'un da çok iyi bildiği gibi genetik benzerlikler evrime delil oluşturamaz. Canlıların genetik yapılarında benzerlikler olduğu doğrudur ve bu çok doğaldır. Sonuçta canlılığı oluşturan malzeme aynıdır. Ancak bunun canlılar arasında sözde evrimsel bir akrabalık olduğuna dair delil olduğunu söylemek çok büyük bir yanılgıdır; özellikle de bir genetik bilimci açısından. Çünkü, birbirinden çok farklı türler arasında dahi, büyük genetik benzerlik mevcuttur. Genetik benzerliğin evrimin delili olamayacağı ile ilgili detayları "Sayın Yalçın Doğan'ın Darwinizm Hakkındaki Yanılgıları" başlıklı konuda bulabilirsiniz.

Sayın Tolun'un Tesadüflerin Kusursuz Bir Yapıya Sahip Canlıları Oluşturduğuna İnanma Yanılgısı

Sayın Tolun, Hürriyet Gazetesi'ndeki röportajında şu açıklamalara yer vermiştir:

Evrim aşamasında belli bir şekilde oluştuk, buna fazla müdahale edilemez, çünkü sistemimiz kaldırmaz. Ama belli bir dokuya gen eklemek mümkün...

... Diyelim ki, domuzun eti çok yağlı, bu nedenle sağlığa zararlı. Eti az yağlı bir domuz üretilirse insan sağlığı için çok yararlı bir iş yapmış olacaklardı. Hayvanı değiştirmeye çalıştılar. Domuzlardaki çalışmalar başarısız oldu. Yağsız et üretmeye çalışırken başka hastalıklar çıktı. Çünkü her organizma, insanlar da dahil, evrim sürecinde belli bir yolda ilerlemiş. Üç metrelik bir insan yaratmak istediğinizde bu kez dolaşım sistemi yetmeyecek buna. O nedenle bence çok da kolay değil insanı değiştirmek. İnsan için bunu yaparlar mı? Bilmiyorum. Bu da hangi amaçla yapılır onu da bilmiyorum. Ama insanla pek oynanmayacağını sanıyorum.


Prof. Dr. Aslı Tolun

Sayın Tolun'un da sözlerinde belirttiği gibi, her canlı son derece kompleks ve hassas bir dengeye sahiptir ve her canlı kusursuzca inşa edilmiştir. Böyle kusursuz, kompleks ve hassas bir yapının tesadüfen meydana gelen mutasyonlar ve doğal seleksiyon gibi bilinçsiz bir mekanizma tarafından oluşturulması ise kesinlikle imkansızdır.

En azından Sn. Tolun, kendisinin çok yakından tanıdığı DNA'nın tesadüfler sonucunda nasıl oluşabileceği üzerinde düşünebilir. DNA gibi gözle görülemeyecek bir yerde, milyarlarca bilgiyi barındıran bir yapının tesadüfen oluşması kesinlikle imkansızdır. DNA'da bulunan bilginin 500'er sayfalık 900 ciltten oluşan bir ansiklopedideki bilgilerle eşit olduğu hesaplanmaktadır. En basit canlılar olarak kabul edilen tek hücrelilerin dahi genetik bilgisi olağanüstü derecede detaylıdır.

Peki bu genetik bilgi nasıl oluşmuştur? Bu bilginin, nükleotidlerin (yani DNA basamaklarının) tesadüfen dizilmesiyle oluşmasının imkansızlığı çok açıktır. Evrimci Fransız bilim adamı Paul Auger şöyle demektedir:

Rastgele kimyasal olaylar sayesinde nükleotidler gibi karmaşık moleküllerin ortaya çıkışı konusunda bence iki aşamayı net bir biçimde birbirinden ayırmamız gerekir; tek tek nükleotidlerin üretilmesi -ki bu belki mümkün olabilir- ve bunların çok özel seriler halinde birbirine bağlanmaları. İşte bu ikincisi, olanaksızdır.31 

Uzun yıllar moleküler evrim teorisini savunan Francis Crick bile DNA'yı keşfettikten sonra, böylesine kompleks bir molekülün tesadüfen, kendi kendine, bir evrim süreci sonucunda oluşamayacağını itiraf etmiş ve şöyle demiştir:

"Bugünkü mevcut bilgilerin ışığında dürüst bir adam ancak şunu söyleyebilir: Bir anlamda hayat mucizevi bir şekilde ortaya çıkmıştır."32


DNA molekülü

Evrimci biyolog Prof. Dr. Ali Demirsoy da, DNA'nın kökeni hakkında şu itirafı yapmak zorunda kalır: "Bir proteinin ve çekirdek asitinin (DNA-RNA) oluşma şansı tahminlerin çok ötesinde bir olasılıktır. Hatta belirli bir protein zincirinin ortaya çıkma şansı astronomik denecek kadar azdır."33 

Bu noktada çok ilginç bir paradoks daha vardır: DNA, yalnız protein yapısındaki bir takım enzimlerin yardımı ile eşlenebilir. Ama bu enzimlerin sentezi de ancak DNA'daki bilgiler doğrultusunda gerçekleşir. Birbirine bağımlı olduklarından, eşlemenin meydana gelebilmesi için ikisinin de aynı anda var olmaları gerekir. Hayatın kökeni araştırmalarının tanınmış bir ismi olan John Horgan bu ikilemi şöyle açıklar:

DNA, katalitik proteinlerin ve enzimlerin yardımı olamadan yaptığı işi, yeni DNA üretmek de dahil olmak üzere, yapamaz. Kısacası DNA olmadan proteinler var olmaz, ama DNA da proteinler olmadığı durumda oluşmaz.34 

Evrim teorisinin savunucularından Jacques Monod da konuyu şu şekilde açıklamaktadır:

Şifre (DNA ya da RNA'daki bilgi), aktarılmadıkça anlamsızdır. Günümüz hücresindeki şifre aktarma mekanizması en az 50 makromoleküler parçadan oluşmaktadır ki, bunların kendileri de DNA'da kodludurlar. Şifre bu birimler olmadan aktarılamaz. Bu döngünün kapanması ne zaman ve nasıl gerçekleşti? Bunun hayali bile aşırı derecede zordur.35 

Bu durum, canlılığın rastlantılarla oluşması senaryosu bir kez daha çökertmektedir. Amerikalı biyokimyacı Jacobson, bu konuda şöyle der:

İlk canlının ortaya çıktığı zaman, üreme planlarının, çevreden madde ve enerji sağlamanın, büyüme sırasının, bilgileri büyümeye çevirecek mekanizmaların tamamına ait emirlerin o anda ve birarada bulunmaları gerekmektedir. Bunların hepsinin kombinasyonu tesadüfen gerçekleşemez.36 

DNA eşlemesi sırasında (a) DNA polimeraz kompleksi adındaki enzimler ana DNA çift sarmalını bir fermuar gibi açar ve her iki zinciri de kopyalar. Kopyalardan biri örnek olarak kullanılır: polimeraz kompleksi mesajcı RNA ile başlayan küçük bir parça sentezler (1). Bundan sonra ikinci küçük parçaya geçer (2). Polimeraz ikinci bölümü bitirir bitirmez, mesajcı RNA aradan çıkar ve iki parça DNA ile birleştirilir.

Yukarıdaki ifadeler, James Watson ve Francis Crick tarafından DNA'nın yapısının aydınlatılmasından iki yıl sonra yazılmıştı. Ancak bilimdeki tüm gelişmelere rağmen, bu sorun evrimciler için hala çözümsüz olmaya devam etmektedir. Bu nedenle Alman biyokimyacı Hofstadter şöyle demektedir:

Nasıl oldu da genetik bilgi, onu yorumlayan mekanizmalarla (ribozomlar ve RNA molekülleri ile) birlikte ortaya çıktı? Bu soru karşısında kendimizi bir cevapla değil, hayranlık ve şaşkınlık duyguları ile tatmin etmemiz gerekiyor. 37


RNA sarmalı

San Diego California Üniversitesi'nden Stanley Miller'in ve Francis Crick'in çalışma arkadaşı olan evrimci Dr. Leslie Orgel ise, 1994 tarihli bir makalesinde aynı gerçek karşısında şöyle demektedir:

Son derece kompleks yapılara sahip olan proteinlerin ve nükleik asitlerin (RNA ve DNA) aynı yerde ve aynı zamanda rastlantısal olarak oluşmaları aşırı derecede ihtimal dışıdır. Ama bunların birisi olmadan diğerini elde etmek de mümkün değildir. Dolayısıyla insan, yaşamın kimyasal yollarla ortaya çıkmasının asla mümkün olmadığı sonucuna varmak zorunda kalmaktadır.38


Dr. Leslie Orgel

"Yaşamın kimyasal yollarla ortaya çıkmasının imkansız olması" demek, "yaşamın tesadüfen ortaya çıkması imkansız" demektir. Dolayısıyla yaşamın kökenini tesadüfle açıklamaya kalkan evrim teorisi, daha bu ilk noktada çökmektedir.

Yaşamın kökeni tesadüf olmadığına göre, bilim açıkça göstermektedir ki, yaşam bilinçli bir şekilde yaratılmıştır. Yalnızca ilk canlılık değil, yeryüzündeki tüm farklı canlı sınıflamaları ayrı ayrı yaratılmışlardır. Nitekim fosil kayıtları bu hususu doğrulamakta, tüm türlerin yeryüzünde bir anda ve özgün yapılarıyla ortaya çıktıklarını, arkalarında hiçbir evrim süreci olmadan yaratıldıklarını göstermektedir.

Dolayısıyla Sayın Tolun'un telaffuz ettiği "evrim aşamasında bir şekilde oluştuk" şeklindeki iddia, bilime aykırı bir yanılgı ve batıl inanıştır. Ne insan ne de bir başka canlı "evrim aşamasında bir şekilde" oluşmamış, hepsini Allah yoktan yaratmıştır.

Sonuç


Bir mağaraya girdiğinde, içeride bir kitap bulan insan ne düşünür? Elbette ki kendisinden önce bu mağaraya giren ve kitabı bırakan birilerinin olduğunu anlar. Hiçbir zaman için aklına bu kitabın mağarada zaman içinde kendi kendine oluştuğu gibi bir ihtimal gelmez. Böyle bir düşüncenin mantıklı olmayacağını her insan bilir. Ancak canlıların genetik bilgisinin rastlantılarla oluştuğunu düşünen ve bunu ısrarla savunan evrimcilerin iddiaları bundan farklı değildir.

Sonuç olarak, DNA'nın tesadüfen oluştuğuna inananlara aşağıdaki soruları soralım:

Bir dağ başındaki mağaraya girdiğinde, 500 sayfalık bir tarih kitabını bulan bir adamın, bu kitabın bir yazarı olamayacağını, kitabın bu mağarada yağmurların, rutubetin, fırtınaların, yıldırımların etkisiyle oluştuğunu iddia etmesi mantıklı mıdır?


Fred Hoyle

Bir hurda yığınına isabet eden kasırganın savurduğu parçalarla tesadüfen bir Boeing 747 uçağının oluştuğunu iddia eden bir adam ne derece inandırıcıdır? (Bu örnek, İngiliz matematikçi ve astronom Sir Fred Hoyle'un, 12 Kasım 1981'de Nature dergisine verdiği bir demeçte, hücrenin tesadüfen oluşmasının imkansızlığını anlatmak için verdiği bir benzetmedir.)

Bir basımevinde meydana gelen patlama sonucunda şans eseri bir ansiklopedinin "bir şekilde" basılıvermiş olduğuna inanan kişinin akıl sağlığından şüphe edilmez mi?

Bu şekilde daha pek çok örnek sıralayabiliriz. Burada anlaşılması gereken özetle şudur: Tesadüfün kusursuz bir yapıya sahip DNA'yı oluşturduğuna inanan insan yukarıdakilere de inanmak zorundadır çünkü DNA'nın tesadüfen oluşması yukarıda saydıklarımızdan çok daha zordur. Madem Sn. Tolun, cansız maddelerin tesadüfler sonucunda canlılığı meydana getirdiğini düşünüyor; öyle ise bir deney düzenlediğimizi farz edelim ve kendisine soralım:

"Bugünkü mevcut bilgilerin ışığında dürüst bir adam ancak şunu söyleyebilir: Bir anlamda hayat mucizevi bir şekilde ortaya    çıkmıştır."
Francis Crick (DNA'nın yapısını keşfeden bilim adamı)

Tüm evrimci bilim adamları bir araya gelerek, bir varilin içine, canlılık için gerekli gördükleri tüm atomları doldursunlar. Hatta onlara, bu varilin içine canlılık için gerekli olan aminoasitleri de eklemelerine izin verilsin. Daha da ileri gidilsin ve evrimciler istedikleri malzemeyi bu varile koymakta serbest olsunlar. Hatta, uzaydan dahi istediklerini getirtip bu varile koyabilsinler. Sonra bu varili ister ısıtsınlar, ister üzerine yıldırımları göndersinler, istedikleri kadar elektrik şoku versinler. Kısacası bu deneyde her istediklerini yapabilsinler. Zaman problemleri de olmasın, nöbeti birbirlerine devrederek, varilin başında milyarlarca yıl beklesinler. Acaba bu varilin içinden, bütün evrimci bilim adamları biraraya gelerek, tek bir canlı hücreyi çıkartabilirler mi? Veya bu varilden, tavşanları, kedileri, ceylanları, gülleri, orkideleri, çam ağaçlarını, begonyaları, karpuzu, çileği, palmiye ağaçlarını, kuş kanatlarını, sincapları, tavuskuşlarını, kuğuları, genetik yapısını inceleyen profesörleri, Mozart gibi bestekarları, Leonardo Da Vinci gibi ressamları çıkartabilirler mi?

Kuşkusuz, bu sorulara "evet" yanıtını vermekle evrim teorisine inanmak aynı şeydir. Çok az da olsun düşünmek, tutucu davranmamak ve gerçeklerden kaçmamak bu açık gerçeğin görülmesini sağlayacaktır.

Fred Hoyle hücrenin tesadüfen oluşamayacağını vurgulamak için şöyle bir örnek vermiştir: Bir hurda yığınına isabet eden kasırganın savurduğu parçalar tesadüfen biraraya gelerek Boeing 747 uçağı oluşturamazlar. Aynı şekilde hücrenin de tesadüflerle ortaya çıkması imkansızdır.

 

1- Scientific American, Aralık 1992

2- Elaine Morgan, The Scars of Evolution, New York: Oxford University Press, 1994, s. 5

3- Michael Denton, Nature's Destiny, s.228

4-Coates M. 1991. New palaeontological contributions to limb ontogeny and phylogeny. In: J. R. Hinchcliffe (ed.) Developmental Patterning of the Vertebrate Limb 325-337. New York: Plenum Press; Coates M. I. 1996. The Devonian tetrapod Acanthostega gunnari Jarvik: postcranial anatomy, basal tetrapod interrelationships and patterns of skeletal evolution. Transactions of the Royal Society of Edinburgh 87: 363-421

5- Denton, Michael, Evolution: A Theory in Crisis (Bethesda, MA: Adler &Adler, 1985), p. 151, 154

6- Fix, William, The Bone Peddlers: Selling Evolution (New York: Macmillan Publishing Co., 1984), s. 189

7- Stephen Jay Gould, "The Return of Hopeful Monsters", Natural History, cilt 86, Temmuz-Ağustos 1977, s. 28

8- Colin Patterson, "Cladistics", Brian Leek ile Röportaj, Peter Franz, 4 Mart 1982, BBC

9- Charles Darwin, The Origin of Species: A Facsimile of the First Edition, Harvard University Press, 1964, s. 184

10- B.E. Bishop, "Mendel's Opposition to Evolution and to Darwin," Journal of Heredity 87 (1996): pp. 205-213; ayrıca bkz. L.A. Callender, "Gregor Mendel: An Opponent of Descent with Modification," History of Science 26 (1988): s. 41-75

11- SBS Vital Topics, David B. Loughran, Nisan 1996, URL: http://www.rmplc.co.uk /eduweb/sites/sbs777/vital/evolutio.html

12- Gary Parker, Creation: The Facts of Life. San Diego: CLP Publishers, 1980

13- B. G. Ranganathan, Origins?, Pennsylvania: The Banner Of Truth Trust, 1988

14- Warren Weaver, "Genetic Effects of Atomic Radiation", Science, Cilt 123, 29 Haziran, 1956, s. 1159

15- "Evolution, Marxian Bıology and the Social Scene",  Zirkle Conway, University of Pennsylvanıa Press, 1959, s. 527

16- Karl Marx-Friedrich Engels, Seçme Yazışmalar 1, 1844-1869, Sol Yayınları, 1. Baskı, Kasım 1995, s. 141

17- Karl Marx-Friedrich Engels, Seçme Yazışmalar 2, 1870 - 1895, Sol Yayınları, Birinci Baskı, Ekim 1996, Ankara, Çev.: Yurdakul Fincancı (Kitabın orjinali Moskova 1975 basımı), s. 214

18- Erik Trinkaus, "Hard Times Among the Neanderthals", Natural History, cilt 87, Aralık 1978, s. 10; R. L. Holloway, "The Neanderthal Brain: What Was Primitive", American Journal of Physical Anthropology Supplement, Cilt 12, 1991, s. 94.

19- J. Hawkes, "Nine Tentalizing Mysteries Of Nature," New York Times, no.33, 1957

20- J. Hawkes, "Nine Tentalizing Mysteries Of Nature," New York Times, no.33, 1957

21-- John Peet, The True History of Mankind, www, pages.org/uk/org/bcs

22- Pierre Paul Grassé, Evolution of Living Organisms, Academic Press, New York, 1977, s.103

23- Stephen Jay Gould "The Return of Hopeful Monsters", Natural History, vol. 86 (Haziran/Temmuz 1977), s. 22-30

24- C. Loring Brace, review of Species, Species Concepts, and Primate Evolution, edited by William H. Kimbel and Lawrence B. Martin (Plenum Press, 1993, s. 560), American Scientist, vol 82 (Eylül/Ekim 1994), s. 484-486

25- http://www.athro.com/evo/pthumb.html

26- http://www.users.bigpond.com/rdoolan/panda.html)

27- Einstein, Science, Philosophy, And Religion: A Symposium, 1941 ch. 13

28- Charles Darwin, Origin of Species kitabının Everyman's Library baskısının Önsözü, 1956

29- W.R. Bird, "The Origin of Species Revisited", Nashville, 1991, s. 301

30- Schutzenberger, Algorithms and the Neo-Darwinian Theory of Evolution, in Mathematical Challenges to the Neo-Darwinian Interpretation of Evolution, s.73-75

31- Paul Auger, De La Physique Theorique a la Biologie, 1970, s. 118

32- Francis Crick, Life Itself: It's Origin and Nature, New York, Simon & Schuster, 1981, s. 88

33- Ali Demirsoy, Kalıtım ve Evrim, Ankara: Meteksan Yayınları, 1984, s. 39

34- John Horgan, "In the Beginning", Scientific American, Cilt 264, Şubat 1991, s. 119

35- Jacques Monod, Chance and Necessity, New York: 1971, s.143

36- Homer Jacobson, "Information, Reproduction and the Origin of Life", American Scientist, Ocak 1955, s.121

37- Douglas R. Hofstadter, Gödel, Escher, Bach: An Eternal Golden Braid, New York:Vintage Books, 1980, s. 548

38- Leslie E. Orgel, "The Origin of Life on Earth", Scientific American, Cilt 271, Ekim 1994, s. 78